Suna Kılı Atatürk Devrimi

Bir Çağdaşlaşma Modeli; Dünyadaki Anamalcı ve Marksist Çağdaşlaşma Modellerine karşı alternatif üçüncü bir çağdaşlaşma modeli olarak Atatürkçü Çağdaşlaşma Modelinin tarihçesi, esasları, uygulanması, toplum ve devlet hayatında yarattığı değişikliklerin incelenmesi.
Anamalcı Gelişme Modeli (Kapitalizm); serbest piyasa ve fiyat mekanizması ilkeleri bu modelin özünü oluşturur. Devlet ekonomik hayata karışmaz, fiyatların oluşumuna el atmaz ve girişimci olarak ekonomide, sanayicilikte ve işletmecilikte yer almaz. Kısacası ekonominin temel sorunları olan, nelerin, ne kadar, kimler için üretileceği, üretimde hangi yöntem ve tekniklerin kullanılacağı, sermaye ve emek ilişkisinin nasıl oluşacağı, üretim sonunda sağlanacak gelirin, nasıl bölüştürüleceği gibi sorunların serbest piyasa ve serbest rekabet koşullarında çözüldüğü, “iyelik hakkının” esas olduğu modeldir. Ancak bu model, emeğin sürekli sömürülmesi, küçük sanayi ve el emeğine dayalı zanaatların ortadan kalkması, işsizliğin çoğalması, kartel-tröst-tekellerin ortaya çıkması gibi olumsuzlukları da bünyesinde barındırmaktadır.
Marksist Gelişme Modeli; bir Batı düşünce sistemi olarak Karl Marks’ ın kuramına dayalı gelişme modelidir. Marks’ a göre toplumlar sırasıyla, ilkel, köleci, feodal ve kapitalist toplumsal evrelerden geçmişlerdir. Bu evrelerin belirleyicisi, üretim yöntemlerinin ve üretim araçlarının neler olduğudur. Üretim yöntem ve tekniklerinin değişmesi, yeni güçlerin ortaya çıkmasını sağlarken, ortaya çıkan bu yeni güçler eskilerle çatışır ve bunun sonucu olarak yeni örgütler, yeni oluşumlar doğar. Üretilen bir malın değeri onun üretimi için kullanılan emekle saptanır ve bu emeğin sayısal karşılığı üretilen malın piyasadaki değişim değerini oluşturur. Ancak Marks’ın “artı değer” teoremine göre kapitalistler kar oranlarını yüksek tutmak için çalıştırdıkları işçilere ancak fiziksel varlıklarını sürdürebilecek düzeyde ücret ödeyerek işçiyi sömürmektedirler.
Gelişmiş ve Gelişmemiş Ülkelerin Ortak Yönleri; gelişme konusunu araştıran siyasal bilimcilere göre toplumlar altı önemli krizle karşılaşacaklar, bunları çözümleyerek gelişmelerini tamamlayacaklardır. Buna göre gelişmenin zorunlu aşamalarını oluşturan krizler sırasıyla şunlardır,
Ulusal Kimlik Bilinci- Özdeşlik,
Yasallık- Meşruiyet,
Etkin,Güçlü,Girişken Devlet,
Katılan Toplum,
Örgütleşme- Toplumsal Dengeleşme,
Dağılım-Bölüşüm,
Ulusal Model Arayışları; anamalcı gelişme modelinin kurucuları sömürgeci ulusların, yüzyıllarca egemenliğinde yaşayan ve sömürülen uluslar için en önemli şey özgürlük ve ulusal bağımsızlıktı. Ancak gerek savaşlarda, gerekse az da olsa siyasi yollarla ulusal bağımsızlığını kazanan bu toplumlar, farkına vardılar ki ulusal bağımsızlıklarını kazandıkları zaman her şey onlar için yeni başlıyordu. Tam bağımsızlık için siyasi bağımsızlık ilk koşuldu ancak gerekli ve yeterli tek koşulda değildir. Siyasi bağımsızlığın yanında eğer mali, ekonomik, adli, askeri, ve kültürel alanlardaki bağımsızlık mevcut değilse tam bağımsızlıktan söz etmek mümkün değildir. İşte bu alanlarda bağımsızlık kazanmak için yapılacak şey çağdaşlaşmak ve kalkınmaktır.
Osmanlı Toplum ve Devlet Yapısı; Atatürk devriminden önceki toplumun ve devletin yapısını, sorunlarını irdelemek, bu dönemde yapılan düzeltimler, yenileştirme çalışmalarını, düşün akımlarını incelemek, bunların niçin Osmanlı İmparatorluğu’nu kurtaramadığını araştırmak Atatürk Devrimi’nin, ulusal bağımsızlık eyleminin önemini ve Atatürkçü ideolojinin ana nedenlerini ortaya çıkaracaktır.
Devlet düzeni; Osmanlı Devleti’nin düzeni din kurallarına ve geçmiş devlet yönetimi deneyimlerine dayanmaktadır. Osmanlı Devletine kadar hükümdarlar tanrının yeryüzündeki gölgesi olarak kabul edilmişlerdir. Osmanlı Devletinde de böyle bir anlayış hakim olup, Yavuz Sultan Selim Mısır’ı ele geçirdikten sonra İslam dünyasının halifeliğini üstlenince düzen daha da dinselleşmiştir.
Toprak Düzeni; İslam inanışına göre yeryüzünün sahibi Tanrı’dır, toprak Tanrı’nındır. Yeryüzündeki, tanrının elçisi, vekili halife ise toprağı yönetmek, işlettirmek hakkına sahiptir. Toprak has zeamet, tımar denilen dirliklere ayrılmış, bu dirlikler devletin örgütünde yer alan ve yükümlülükleri olanların kullanımına verilmiştir. Ancak bu toprakları dirlik sahipleri küçük bir kira karşılığında “reaya”ya vermek zorundadır. Dirlik sahibinin köylüyü kovmak hakkı yoktur. Köylüde bu toprağı işlemek dirlik sahibine kira, devlete ise vergi ödemek zorundadır. Bu toprak düzeni devlet zayıfladıkça bozulmuş köylüler, beylerin güçlü aile ve kişilerin baskısı altında ezilmeye başlamışlardır.
Ekonomik yapı; toplumda sanayileşme yoktur, kentlerde el sanatları işlikleri, savaş için ordunun silah, araç ve gereçlerinin yapıldığı küçük işletmeler vardır. Üretim hemen tamamıyla tarıma dayalıdır. Devletin en önemli gelir kaynaklarından biri de savaşlardan elde edilen ganimetlerdir.
Toplumsal yapı; üç kıtaya yayılan imparatorluk, yayıldığı ülkelerde Türkleştirme, İslamlaştırma siyaseti gütmemiş, oraları gelir sağlayan, ürün veren, vergi ödeyen ülkeler, topluluklar olarak görmüştür. Dil, din, kültür yönünden ele geçirilen ülkelerin insanları özgürdür.
İmparatorluğun çöküşü; İmparatorluğun çöküşünün temel nedenleri şunlar olarak gösterilebilir; geleneksel feodal toplum yapısından ulusal devlete geçişle birlikte ulusal ekonomilerde oluşmaya başlamış, bu ekonomilerin ana kaynaklarını da İngiltere, Fransa, İspanya, Portekiz, Hollanda, Belçika daha sonraları Almanya’nın deniz aşırı ülkelerdeki sömürgelerinden hem pazar, hem doğal kaynak, hem de insan gücü bakımından kendi ekonomilerine soktukları kaynaklar oluşturmuştur. İmparatorluğun parçalanıp küçülmesine yol açan bir başka önemli etken de Fransız Devrimi’nin başlattığı ulusçuluk akımının imparatorluk sınırları içindeki kavimsel toplulukları uluslaşmaya itmesidir. Osmanlı İmparatorluğunun çöküşüne yol açan siyasal, ekonomik, dinsel nedenler de vardır. Fakat bu etkenler içinde en önemlisi geleneksel Osmanlı Devleti’nin ulusal devlete yönelip, onun gereklerine göre toplumu, yönetimi, ekonomiyi, devlet ve toplum yaşamıyla ilgili tüm kurumları laik bir çerçeve içerisinde yeniden düzenleyememesidir. İmparatorluğun yıkılışına yol açan nedenlerden diğerlerini ise toprak düzeninin bozulması, artan dış borçlar, kapitülasyonlar nedeniyle birikim sağlanıp yatırımlara gidememeyi, sanayileşmeye geçememeyi, imparatorluk yurttaşı olan Hristiyan toplulukların devlete karşı çıkmalarını, toprak kaybetmekten doğan daralmanın bu daralma içinde devlet giderlerini karşılayamamanın payı da büyüktür.
Düşünsel arayış ve akımlar; Osmanlı Devleti’nin çöküntüye hızla yaklaştığı yıllarda devleti kurtarmak, devletin varlığını sürdürmek için düşünce alanında bazı akımlar geliştirilmiştir. Bunlardan sonuç alınacağı sanılmıştır. Bu akımlar şunlardır:
Osmanlıcılık; bu akım Osmanlı Devleti’nin kurtuluşunu imparatorluk sınırları içinde yaşayanların hangi soydan, hangi dinden olursa olsun kaynaştırılarak bir “Osmanlı Ulusu” yaratmakta görür.
İslamcılık; İmparatorluğun yıkılışının nedenini, din kurallarının bütünüyle uygulanmamasında gören bu düşünce akımı, kurtuluşun da dolayısıyla din kurallarının bütünüyle uygulanması ile sağlanabileceğine inanırlar.
Türkçülük; bunlara göre Devlet, ancak dili, dini, soyu, ülküsü bir olan topluma dayanarak ayakta durabilir. Turancılığı savunan bu akım sahipleri bütün Türklerin aynı bayrak altında toplanmasını amaçlamaktadırlar.
Batıcılık; kurtuluşu Batı ordularına benzer ordular kurmakta, asker yetiştirmede bulan bu düşünce sahipleri taklitçi ve yüzeysel düşüncelerin ötesine geçememişlerdir.
Kişisel Girişimcilik- Yönetimde Federalcilik; İmparatorluğun kurtuluşunu kişisel girişimcilik ve yönetimde merkeze bağlı olmamakta görmüşlerdir. Başlarında Osmanlı prenslerinden Sabahattin’in bulunduğu bu aydınlar kesimine göre Osmanlı Devleti, çok büyük, yönetimi zor bir ülkeye, çeşitli soylardan dinlerden toplulukların yaşadığı bölgelere sahip bir imparatorluktur, Osmanlı ülkesi bölgelere ayrılmalı, her bölgeye tam bağımsızlık değil, saptanacak ölçüler içinde özerklik verilmelidir. Böylece İmparatorluk içindeki budunsal topluluklar ve azınlıklar rahatlayacak, bu topluluklardaki bireyler zenginleşecek, gelişecek, kalkınacak, devlet de güçlenecek ve varlığını koruyup sürdürecektir.
Sosyalist Eğilimler; bunlar ancak sosyalist düzenle Türk ulusunun Batı’ya ulaşacağını yaymaya çalışmışlardır.
Devrimin Başlangıcında Türkiye’nin Durumu; çağdaşlaşma ve kalkınma eylemlerinin, devrimlerin başarılı olup olmadığını saptayabilmek için değişmenin nereden nereye ulaşabildiğini görmek gerekir. Bu nedenle Atatürk Devrimi’nin başlangıcında Türkiye’nin durumunu, ekonomik özelliklerini, sanayi kuruluşlarını, nüfusunun bileşimini ana çizgileriyle belirtmek yararlı olacaktır. 19 Mayıs 1919‘da Mustafa Kemal Samsun’a çıktığında başlayan, kongreler dönemini geçirdikten sonraki süreçte farklı düşünsel yapıya sahip gruplarla çalışmak zorunda kalmıştır. Bu grupların değişik fikirlerine rağmen milli mücadeleyi hedefinden saptırmalarına ve değişik doğrultuya yöneltmelerine ise akılcı politikalar uygulayarak izin vermemiştir. Bu farklı düşünsel gruplar şöyle özetlenebilir.
İttihatçılar,
Yeşilorducular,
Komünistler,
Müdafa- Hukuk 2nci Grup
Atatürk Devrim Modeli; Türk ulusunca Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirilen devrim modeli, anamalcı yada Marksist gelişme modellerinin kopyası değildir. Kuşkusuz bu modellerden esinlenmiş, bunların toplumun değişmesini sağlayacak yönleri benimsenmiştir. Devrimi oluşturan, devrim sürecinde alınan her karar, her uygulama, her düşünce ulusal boyutlarda ele alınmış, ulusal çözümler olarak düşünülmüştür. Bu niteliği ile Atatürkçü gelişme yöntemi kendine özgü ulusal bir model olmuştur.
Modelin Amaçları; her sistemin, değişim modelinin bir amacı olduğu gibi Atatürk’ün devrim modeli de bir amaca yönelik olarak oluşturulmuştur. Modelin amaçları çağdaşlaşmak ve kalkınmaktır. Böylece “çağdaş uygarlık” düzeyine çıkılacaktır.
Çağdaşlaşmak; çağdaşlaşma, kaynakları akılcı bir biçimde kullanarak, çağdaş bir toplum kurmayı amaç edinen bir eylemdir. Çağdaş toplum ise teknoloji, toplumsal dayanışma, kentleşme, okuryazarlık, toplumsal hareketlilik ve ulusal kimlik bilinci gibi öğelerin yaygın olduğu bir toplum olarak tanımlanabilir. Çağdaşlaşma olgusu hem devletin ve hem de toplumun geniş çapta dinamikleşmesini öngörür. Çağdaşlaşma yalnızca sanayileşme değildir. Çağdaşlaşmanın üç temel unsuru vardır. Bunlar; sanayileşme olgusunu ön plana alacak, temel bir ekonomik hareket yaratılması, geleneksel davranışların ve kişisel bakış açılarının değişmesine yol açan toplumsal ve psikolojik değişim yaratılması ve siyasal yapının ve kurumların farklılaştırılması, siyasal katılımın genişlemesi, ulusçuluğun yeşermesinin ve büyümesinin sağlanmasıdır.
Kalkınmak; kalkınma, ekonominin kısa süreli gelişmelerinin, ulusal gelir artışlarının ötesinde uzun dönemler için kullanılır ve ulusal verimin, üretimin, gelirin,kazancın artmasını, bu artışın yanında ulusal gelirin daha adaletli dağılımını ve toplum bireylerinin bolluk, refah içinde yaşayıp yoksulluktan kurtulmalarını yansıtır. Günümüzde çağdaşlaşmak, kalkınmak çabasındaki toplumların büyük bir çoğunluğu kalkınmak için anamalcı ekonomi sisteminin dışında çözümlere yönelmiş ve sosyalist ekonominin kendi koşul ve sorunlarına uygun gelen yönlerinden esinlenerek karma yöntemler oluşturmuşlardır.
Modelin Sorunsal Aşamaları; Atatürk’ün Devrim Modeli bir bağımsızlaşma, bir çağdaşlaşma örneğidir. Bu devrim de diğer devrimler gibi “Birlik”, “Otorite”, “Eşitlik” sorunlarıyla karşılaşmış bunlardan ilk iki aşamayı başarı ile aşmış eşitlik sorununun çözümüne yönelmiştir. Mustafa Kemal “Birlik” ve “Otorite” sorunlarını çözerken adımlarını daima aklını, mantığını kullanarak, toplum koşullarını ve gerçeklerini düşünerek neyi, nasıl, ne zaman, ne biçimde yapacağını, o koşullar içinde neyin yapılmayacağını hesaplayarak yürümüş, karar almış, uygulamaya koymuştur.
Modelin Strateji ve Taktiği; siyasal bilimcilere göre reformcular için iki strateji vardır; ilk başta gerçek amaçların tümünü ortaya koymak ve bunları aynı anda zor kullanarak gerçekleştirmek ve kapıyı aralamak, ayağını kapının aralığına koyup sırayla, yapılabilirlik ölçüsüne, kabul oranına ve yetkisine göre aşama aşama amaçları gerçekleştirmektir. Mustafa Kemal bu yöntemlerden ilkini seçmemiştir, başarılı olmasının da asıl nedeni budur. Mustafa Kemal saltanatı, hilafeti yıkan, Cumhuriyeti getiren önderdir. Ancak Samsun’da veya Amasya’da bu düşüncesini söylemiş olsaydı, herhalde Erzurum Kongresine hiç katılamaz tutuklanıp İstanbul’a gönderilirdi. Saltanatı kaldırırken siyasal sorunu dinsel sorundan ayırmayı yeğlemiş, hilafeti bir süre daha tutmayı yararlı görmüştür. Her ikisini birden kaldırmayı istemiş olsaydı belki de mecliste çok daha büyük engellerle karşılaşacak, saltanatı bile kaldırma olanağı bulamayacaktı. Mustafa Kemal dal-budak salarak güçlenerek aşamalı uygulama yöntemini benimsemiş, fakat bu genel uygulama içinde birdenbire, beklenmedik uygulamalara da yer ayırmıştır.
Önderliğin ve Parti Sisteminin İşleyişi; Mustafa Kemal’in devrimi çoğulcu, özgürlükçü, demokratik bir siyasal sistemi amaçlamıştır. Ancak bu amaca ulaşmak, öbür amaçlarını da gerçekleştirilmesini sağlamak için başlangıçta benimsediği güçlü bir tek parti sistemidir. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurtuluştan sonra Cumhuriyet Halk Partisine dönüştürülmüş ve bu partiye toplumun çağdaşlaştırılmasında görev verilmiş, izlencesi bu doğrultuda oluşturulmuştur.
Modelin Toplum ve Devlet Yapısına Uygulanışı;
Birliği Sağlamaya Yönelik Atılımlar; Atatürk’ün çağdaşlaşma ve kalkınma modelinin toplum ve devlet yapısına uygulanışına bakıldığında, Atatürk Devriminin birliği sağlamaya yönelik olarak çok önemli adımlar attığı ve atılımlar gerçekleştirdiği görülecektir. Bu adımlar, saltanatın kaldırılması, hilafetin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması, 1924 Anayasasının kabulü, Tevhid-i Tedrisat Kanunu, Türk Medeni Kanunu,Türk Borçlar Kanunu, Türk Ticaret Kanunu, İcra İflas Kanunu gibi modern kanunların çıkarılması, Latin Alfabesinin kabulü, Türk Tarih ve Türk Dil Kurumlarının kurulması olarak sayılabilir.
Otoriteyi Kurmaya Yönelik Atılımlar; Atatürk Devriminin atılımlarının birlik sağlamaya yönelik uygulamalarının bir bölümü aynı zamanda çağdaşlaşma eyleminin otorite sorunuyla da ilgilidir. Önceki kesimde incelediğimiz hilafetin kaldırılması, eğitimde birlik, 1924 Anayasası, tekke, zaviye ve türbelerin yasaklanması, çağdaş yasaların çıkarılması, Anayasa’ nın laikleştirilmesi ulusal birliğe katkıları oranında sistemin otorite sorununa da çözüm getirmektedir.
Eşitliği Gerçekleştirmeye Yönelik Atılımlar; her devrimin aşılması en güç sorunu eşitlik konusudur. Yapılacak tüm çağdaş uygulamalara karşın eğer bir toplumda kişi ekonomik yönden bağımsızlaştırılıp, mutlu özgür yurttaş düzeyine ulaştırılamazsa, haklar ekonomik içerikle güçlendirilemezse o sistemde birlik sorunu da, otorite sorunu da bütünüyle aşılmış olmaz.
Atatürkçü İdeoloji ve İlkeleri; Atatürk Devrim modelinin uygulama aşamaları olan “Birlik”, “Otorite”, “Eşitlik” ile Atatürk İlkeleri arasında sıkı bir bağlantı ve ilişki vardır. Bu ilkeler her aşamanın nedenini oluşturmuş, o aşamaların uygulama sürecinde oluşmasına, güçlenmesine olanak sağlamıştır. Atatürk Devrim modelinde aşamalarla ilkeler arasındaki bağlantıyı, hangi ilkelerin hangi aşamaların doğrultusunda kullanıldığı, hangi ilkenin hangi aşamaya yardımcı olduğu konusunda vardığımız sonuçlar şunlardır. Birlik; Ulusçuluk, Halkçılık, Laiklik, Devletçilik. Otorite;Cumhuriyetçilik, Ulusçuluk, Laiklik. Eşitlik; Cumhuriyetçilik, Ulusçuluk, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik, Devrimcilik.
Görüldüğü üzere altı ilke Atatürk Devrim Modelinin “Birlik”, “Otorite”, “Eşitlik” sağlama, devleti güçlü, toplumu çağdaş düzeye ulaştırıp mutlu kılma amaçlarına yöneliktir.
Atatürk İlkelerini kısaca tanımlayacak olursak;
Cumhuriyetçilik; Atatürk siyasal yönetim biçimi olarak “Cumhuriyet”i benimsemiştir. Siyasal “otorite” bu yönetim biçiminde oluşturulacak, yasallığını ulusun kayıtsız, koşulsuz egemenliğinden, bu egemenliği uygulayabilmesinden alacaktır. Siyasal otorite kaynağını, ulusta, halkta arayacaktır.
Ulusçuluk; ulusçuluk anlayışı geleneksel Türk toplumunun “ümmet” olarak yaşama inancını reddeder ve çağdaşlaşmanın en önemli öğeleri olan “ulus” ve “yurttaş” olarak yaşama gereğini ve gerçeğini benimser.
Halkçılık; halkçılık ilkesini siyasal yönden tanımlayacak olursak siyasal yönetim biçiminin halklaşması olarak tanımlanabilir. Atatürk “ayrıcalıksız,sınıfsız bir ulus” derken halkçılık anlayışını yansıtmıştır. Halkçılık herhangi bir sınıfın egemenliğini reddeden, ılımcı toplumculuğu öngören, her türlü sömürüye karşı bir dünya görüşünü ifade eden bir ilkedir.
Devletçilik; devletin ekonomide etkinliğinin var olmasını öngören bu ilke resmi bir siyasa olarak 1931 yılında benimsenmiştir. Özel girişime 1923-1930 yılları arasında atılım yapması için olanak tanınmış ancak özel teşebbüs ekonomik kalkınmada güçlü ve yeterli bir etkinlik gösteremeyince devletçilik politikası benimsenmiş, özel sektörün girmediği veya yetersiz kaldığı alanlarda devlet teşebbüsçülüğünün geliştirilmesine yönelik bir politika ilke edinilmiştir. 1933 yılında Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı uygulamaya konularak bu ilke ile ilgili en somut adım atılmıştır.
Laiklik; Atatürkçü çağdaşlaşma modelinin en temel ilkesi laiklik ilkesidir. Atatürkçülükte laiklik ilkesi devlet ve dinin ayrılığı, devletin dinsel kurallara dayanmamasıyla tam olarak açıklanamaz. Laiklik ilkesi aynı zamanda kişiye din konusunda özgürlük tanıması ve bu özgürlüğün korunmasıdır. Dinsel inancından dolayı kişinin ayrıcalıklı davranışlarla karşılaşmamasıdır. Yasalar önünde kişilerin dinsel farklılıklar güdülmeksizin eşit olmasıdır.
Devrimcilik; çağdaşlaşma bilinçli olarak yeniliğe yönelmektir. Atatürkçülük çağdaşlaştırıcı bir ideoloji olarak yeniliğe açık olmuş, yeniliğe sürekli olarak yönelmeyi ilke edinmiştir. Bu ilke devrimcilik ilkesidir.
Atatürk Devrim sürecinin genel bir değerlendirmesi yapıldığında, devrimin çok büyük aşamalardan geçtiği görülecektir. Ulusal birlik yaratma, otorite kurma ve eşitlik sağlama temellerine dayalı Atatürk Devrimi, geçmişinde zaman zaman büyük sorunlarla karşılaşmış bazen çarpık uygulamalarla hızını kaybetmiş bazen de karşı devrimci atılımlar karşısında duraklamıştır. Devrim sürecinde eşitlik sorununun çözülememesi, ulusal birliği sarsıcı otoriteyi zayıflatıcı ortamların yeniden doğmasına neden olmuştur. Ancak diğer ülke ve ulusların çağdaşlaşma eylemleriyle karşılaştırıldığında, Atatürk Devriminin çok daha uzun ömürlü, çok daha sorunsuz ve çok daha etkili olduğu görülecektir.
Son yıllarda ülkemizi karanlığa taşıyacak siyasal İslam’a, devrini tamamlamış bir imparatorluk düzenine, Osmanlılığa, hatta Sevr’i desteklemeye kadar uzanan ve ülkemiz aydınlıktan uzaklaştırmaya çalışan görüşler ve örgütlenmeler mevcuttur. Bunlar Atatürk’ün yarattığı özgür ve demokratik rejim ve ortamın bütün nimetlerinden faydalanırken yer altındaki illegal çalışmalarını sürdürmekte, ideolojik ajitasyon ve propagandalarla kendilerine her kesimden yandaş toplamaya uğraşmaktadırlar. Bu karanlık emel sahiplerinin yanında ve en az onlar kadar tehlikeli olan iki kesim daha vardır. Bunlar cumhuriyetimize numara verme çabasındaki kesim ile tümüyle küreselleşme ve globalleşmeyi benimseyen kesimlerdir. Kendilerini ikinci Cumhuriyetçiler olarak tanımlayan kesim, Cumhuriyetimizin dayandığı temel görüşleri Atatürkçü düşünce sistemini devre dışı bırakmak asgari müştereklerde birleşen bir toplum olmak yerine, çok kültürlülüğü, ayrıcalıkları kurumsallaştırmak, Osmanlının son dönemindeki gibi rejim anlayış farklılıklarının sergilendiği bir düzen amaçlamaktadır. Oysa böyle bir anlayış ülkeyi zayıf, istikrarsız bir konuma düşürür ve yabancı ülkelerin olabildiğince iç işlerimize karışmasına fırsat verir.
Küreselleşme akımına gelince bu olgu sanki yeni bir siyasa gibi öne sürülüyor. Gerçekte küreselleşme özünde 19.yüzyıl emperyalizminin günümüz koşullarına uyumlaştırılmış şeklidir. Küreselleşme gelişmiş ekonomilerin gelişmiş teknolojilerin çağrısıdır. Şimdiki uygulamasıyla küreselleşme zengin devleti, zengini korur. Küreselleşme yandaşları ve Cumhuriyetimizi numaralayanlar, Atatürkçü düşünce sisteminden kurtulmak istemektedirler. Ancak bu olguları kullanarak amaçlarına ulaşmak isteyen ülkeler için bu akımlar yeterli değildir. Çünkü bu gruplar tabana, toplumun alt kesimlerine nüfus edebilme şansına sahip değildirler. Onun için “Ilımlı İslam” olarak tanımlanan bazı tarikatlar ve bunların önderleri desteklenmektedir. Ve yine onun içindir ki “Ilımlı İslam” olarak tanımlanan bu siyasal amaçlı kesimle “İkinci Cumhuriyet” düşüncesinde olanlar ve küreselleşme yandaşları bir çok konuda dirsek teması içindedirler. İşte tüm bu nedenlerle Atatürkçü düşünce sahipleri, laik, demokratik,sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine yöneltilen bu tehditler karşısında Cumhuriyetini, Atatürk Devrimini sonsuza değin yaşatmak için savaş vermelidir. Bu hem görevimiz hem de çağdaş uygarlıklar düzeyine ulaşmamızın teminatıdır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>