Metin Aydoğan Bitmeyen Oyun

Türk halkı 50 yıldır hemen tüm partileri denedi ve onları değişik oran ve sürelerde iktidara getirdi, ancak hiçbir dönemde sorunlarına çözüm bulamadı. İktidara gelen her parti söylediğinin tersini yaptı ve uyguladığı politikalarla halkın sorunlarına yeni sorunlar ekledi. Değişen ve gelişen altmış yıllık olumsuz bir süreç sonunda Türkiye, çok kısa bir süre içinde büyük başarılar elde etmiş olan Kemalizm’den hızla uzaklaştırıldı.

Türkiye siyasi partileri bugün, adları ve proğramları ne olursa olsun, birbirlerinden farkları olmayan ortak bir politik-ekonomik çizgi izlemektedirler. Onları birleştiren ortak payda, artık her alanda belirleyici hale gelmiş olan ve karar süreçlerini yabancıların belirlediği, küresel politikalardır. Bu anlamıyla Türkiye’de bir tür tek parti rejimi yaşanmaktadır.

Bugün, kendi ülkelerinde devleti sürekli büyütenler, Türkiye gibi azgelişmiş ülkelerden, zaten küçülmüş olan devletin daha da küçülmesini istiyorlar. Türkiye’ye ve tüm az gelişmiş ülkelere kredi açmak için tarım desteklerinin kaldırılmasını şart koşanlar, kendi tarımlarına büyük fonlar ayırıyorlar. ABD’nde tarıma verilen devlet desteği 1980 yılında 2.7 milyar dolarken, bu miktar 1986 yılında 25.8 milyar dolara çıkmıştı. AB üyesi ülkeler bu desteği aynı süre içinde 6.2 milyar dolardan 21.5 milyar dolara çıkarmışlardı. Az gelişmiş ülkelerde ulusal sanayi ve tarım yok olurken, gelişmiş ülkeler, yalnızca tarım ürünü ihraç edebilen bu ülkelere tarımsal ürün satıyorlar.

Kamu düzenini işlemez hale getirecek olan personel indirimi, kredi alabilmenin neredeyse önkoşulu haline getirilmişti. Oysa söylenenler doğru değildi ve azgelişmiş ülkelerin ulus – devlet yapılarını güçsüzleştirmeyi amaçlıyordu.

İletişim alanında küçük bir hissenin bile yabancılara geçmesi, ABD’nde “Ulusal güvenliği tehdit eden bir unsur” olarak görülürken; Türkiye’de bu alan yabancıların denetimine terk ediliyor.
Telekom Yasası, Meclis’ten geçerken Kamuran İnan’ın şu sözleri durumu en iyi açıklayan sözlerdir: “ Bir tek bu Telekom Yasası bile bu meclisin toptan Yüce Divan’da yargılanması için bir nedendir.
Sevr Anlaşması’nda, İngiltere, Fransa ve İtalya’dan oluşan Komisyon yalnızca, gümrükler genel müdürünü atama yetkisini almıştı, şimdi ise hemen tüm stratejik alanlar yabancıların dolaysız yönetimine veriliyor. Yapılacak işlere çıkarılacak yasalara yabancılar karar veriyor.

Türkiye, emperyalizmin küresel sömürü ağına yakalanmış durumdadır. Ekonomik, politik ve küresel yapısı; sürüklendiği kaotik ortam içinde, bozulma ve çözülme sürecini yaşıyor. Ulusal güçler örgütsüz ve dağınık. Buna karşın işbirlikçiler, mali ve teknolojik olanaklara sahip büyük organizasyonlar içindeler. Eğitimsizlik ve yoksulluğun yarattığı bilinçsiz ortam; bağımsızlıkçı tepkileri körelten gizli işgal, değiştirilen tüketim alışkanlıkları ve kültürel yozlaşmayla Türkiye, Osmanlı’nın son günlerinden belki de daha ağır toplumsal sorunlarla karşı karşıya…Kemalizm’in varlık nedeni tam bağımsızlık, günlük yaşamdan gerçekten çok uzaklarda. Her yer Atatürk’çülüğü yok eden “Atatürk’çülerle” dolu.

Mustafa Kemal 1 MART 1922 Meclis açış konuşmasında; köylünün kalkındırılması ekonomi politikanın temel hedefidir. Tarım endüstrisi canlandırılacak ve tarım ürünlerimiz benzer yabancı ürünlere karşı korunacaktır. Ulusal sanayi girişimleri desteklenecek ve yerli sanayi Avrupa’ya karşı rekabet edebilir hale
getirilecektir. Kapitülasyonlar artık yoktur ve hiçbir zaman olmayacaktır. (Kapitülasyonlar o tarihte henüz uluslar arası bir anlaşmayla kaldırılmamıştı.) Ormanlara, yeraltı ve yerüstü doğal zenginliklerine sahip çıkılacaktır. Toplumun genel yararını doğrudan ilgilendiren alanlardaki kuruluşlar ile ekonomik alandaki teşebbüsler devletleştirilecektir. İşçilerin yaşam düzeyinin yükselmesini sağlayacak olan Zonguldak İşçi Kanunu ile diğer sosyal güvenlik kanunları çıkarılacaktır. Gümrük kanunu, yerli mallarımızın korunmasını sağlayacak biçimde hazırlanacak ve ithalat vergileri arttırılacaktır. İhtiyaç duyulan alanlarda yabancı sermaye yatırımlarına, ülke yasalarına uymaları koşuluyla izin verilecek, ancak bu tür yatırımların, yerli üreticilere ve işçilerin genel yararlarına aykırı sonuçlar doğurmasına izin verilmeyecektir. Ekonomik yaşamda canlılığı sağlamanın temel araçları olan Taşıt araçları, Karayolları, Demiryolları ve Limanlar, “Kamu kuruluşlarınca” işletilecektir. Kolay tahsil edilen gelir kaynakları “Devlet tekeline” alınacaktır. Konuşmasını şöyle bitirir:
“Efendiler; herşeyden önce ulusal amacımız olan bağımsızlığımızı sağlamaya ulaşmaktan başka bir şey düşünemeyiz…Bugünkü uğraşımızın amacı, tam bağımsızlıktır. Tam bağımsızlık ise ancak mali bağımsızlık ile gerçekleşebilir.

“Modern tarihin en ciddi krizi ile karşı karşıyayız. Karar direktiflerini Washington’dan alan IMF ve Dünya Bankası’nın sorumlu olduğu bu kriz öyle bir kriz ki, ulusal ekonomiler büyük bir hızla çöküyor. Bu çöküşten kurtulmak isteyen ülkeler, öncelikle sanayilerini koruma altına almalı, ithalat vergilerini yükseltmeli, ulusal ekonomiyi koruma altına alarak yerli üretimi arttırmalı ve IMF ‘nin dayattığı “Serbest piyasa ekonomisinden” kendilerini kurtarmalıdırlar.

Bugün, aydınların temel ve acil görevi, tüm ulus güçlerinin birliğini sağlamaktır. Bu görev günümüz koşullarında aydın olmanın da temel belirleyicisidir. Ulusal birlik temelindeki tam bağımsızlık mücadelesinde emperyalizme ve yerli uzantılara karşı tavır almayanlar, kendilerine ne ad verirlerse versinler aydın ya da demokrat olamazlar. Türkiye’nin bugün yeni bir Kurtuluş Savaşı’na gereksinimi var. Bunun için bize gerekli olan ideolojik birikim ve mücadele geleneğine sahibiz.

“En önemli kurtuluş ilkesi; Halkın örgütlenmesidir. Örgütlenmeyen bir halk saray karşısında, sömürgeciler karşısında yenilir, ezilir. Öyle ise genç aydınlar! Halkın önüne düşeceksiniz. Ulusal bilicin ateşini yakacak ve Türk halkını Bağımsızlık savaşımızın halkasında örgütleyip, birleştireceksiniz.

Uluslararası para fonu (IMF) ve Dünya Bankası, 2 nci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyaya verilecek yeni biçimin ekonomik aygıtları olarak, 1945 ve 1946 yıllarında kuruldular. “Ülkeler arası bütünleşme”, “Dünya ticaretinin geliştirilmesi”, “Bölgeler arası dengesizliklerin giderilmesi” gibi “insani” maddelerle doluydu. Zengin ülkeler fakirlere yardım edecek, bu yardım onların kalkınmalarını sağlayacaktı. Kalkınan ülkelerin alım gücü artacak, bunun sonucu dünya ticareti büyüyecek ve “Bilgi çağının” yarattığı değerlerden tüm dünya yararlanacaktı. 2 nci Dünya Savaşı’ndan sonra geliştirilen yeni düzenin bu yöndeki propagandalarına, pek çok azgelişmiş ülke inandı ve toplumsal düzenlerinde kalıcı bozulmalar yaratacak olan, karışıklıklarla yüklü bir yola girdiler.

Türkiye, Kemal’ist devrim ilkeleriyle temelden çelişmesine rağmen 2 nci Dünya Savaş’ından sonra kurulan tüm uluslararası örgütlerde olduğu gibi, bu iki kuruluşa da üyelik için ilk başvuran ülkeler içinde yer aldı; 11 MART 1947’de IMF, 14 ŞUBAT 1947’de de Dünya Bankası’na üye oldu.

IMF ve Dünya Bankası politikaları, hükümetleri ve temsil ettikleri ülkeleri artık kıpırdayamaz hale getirmeyi başarmıştır.

“Dünya Bankası ve ikiz kardeşi IMF, dünyayı fethe çıkan sermayenin müfreze kolu durumundadır.”

Bu iki kuruluşla ilişki kurup kredi sözleşmeleri yapan azgelişmiş ülkeler içinde, durumu kötüye gitmeyen ülke yok gibidir.

1980 yılına başbakan olarak giren Süleyman Demirel, başbakanlık müsteşarlığına getirdiği Turgut Özal’a yeni bir “Ekonomik istikrar” programı hazırlattı. Görünüşte Özal’a ait olan, ancak gerçek hazırlayıcısının IMF olduğu bu programa göre; Türkiye tek taraflı ve tam olarak yabancı sermayeye açılıyor.
“24 OCAK Kararları”, 1980’den 2000’e dek 20 yıl boyunca adım adım uygulandı ve Türkiye’de mali sermaye spekülatörleri, kara para sahipleri ve uluslararası şirket ortağı büyük holdingler dışında, halinden memnun olan hiç kimse kalmadı.

Kamuoyunda “Kabile devleti” olarak adlandırılan Tanzanya, Uganda, Ruanda gibi Afrika ülkelerinde bile gelir dağılımı Türkiye’den daha adil durumda.

IMF yetkilileri, Türkiye’nin içine düştüğü acıklı durumun nedeninin kendileri olmalarına karşın, garip ve alaycı açıklamalarla hasta adam diyebiliyorlar.

Türkiye, IMF-Dünya Bankası programlarını uyguladıkça güçsüzleşiyor, güçsüzleştikçe de bu örgütlere teslimiyet oranı artıyor. Politik liderler, hangi partiye bağlı olurlarsa olsunlar hepsi, IMF reçetelerini uyguluyor. Türk halkına sürekli olarak “Başka bir yolun” olmadığı söyleniyor.

Amerikalı Ekonomi Profesörü IMF ve Dünya Bankası hangi ülkenin işine burnunu soksa, bu ülkelerin ekonomileri mahvoluyor ve sonuçta alevler içinde kalıyorlar. Bir ülkeyi sıkıştırdığınızda ve o ülkenin ekonomisini mahvettiğinizde, sokaklarda ayaklanma olması doğaldır. Ayrıca bu olmazsa bile buralarda ayaklanmalar planlanıyor. Eğer sokakta ayaklanma olursa, sonuçta o ülke kaybediyor ve IMF’ye yeni şartlar koşması için imkan yaratıyor.

“İnsanlardan vergi alıyorlar. Hükümetler yaratıyorlar. Bu hükümetler topladıkları vergileri IMF ve Dünya Bankasına transfer ediyor. Bu el değiştirmeyi yapmak için, politikacıların İsviçre hesaplarına milyarlarca dolar gönderiyorlar. Bunu herkes biliyor ama bilmiyor gibi davranıyorlar.

Türk- Kürt, Alevi-Sünni, inanan-inanmayan, laik-antilaik, sağ-sol ayrımları planlı bir biçimde gündemde tutuluyor. 78 yıllık Cumhuriyet yönetimi için “Başkanlık sistemi”, “Eyaletçilik” gibi “yeni” öneriler getirilmeye başlanıyor.

Türkiye kendini bu girdaptan kurtaracak siyasi yöneticilere sahip değil. Türk devriminin hiçbir ilkesi uygulanmıyor, ama herkes “Atatürkçü”.

8 nci Cumhurbaşkanı Turgut Özal, “Federasyon ve yerel yönetimlere yetki devri” ni, 9 ncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel eyaletçiliği gündeme getirebiliyor.

Cumhuriyetle kurulan ve büyük başarı elde ederek dünyaya örnek olan birçok tarımsal kurum ve işletme, 1980’den sonra ya kapatıldı, ya satıldı ya da işlevsizleştirildi. 1984 yılında Türk tarımına can veren Ziraat İşleri Genel Müdürlüğü, Zirai Mücadele Genel Müdürlüğü, Hayvancılık Geliştirme Müdürlüğü, Su Ürünleri Genel Müdürlüğü ile toprak ıslah ve erozyonla mücadele konusunda üst düzeyde nitelikli hizmetler veren, Toprak-Su Genel Müdürlüğü kapatıldı,; Süt Endüstrisi Kurumu, Et Balık Kurumu, Zirai Donatım Kurumu özelleştirme adıyla elden çıkarıldı.

Batı’nın Türk düşmanlığına en iyi yanıtı, başardığı anti-emperyalist eylemle Mustafa Kemal vermiştir.

Lloyd George “Arkadaşlar, yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğe bakın ki bu dahi, çağımızda Türklere nasip oldu ve benim karşıma o çıktı.”

“Bu ülkeyi yönetmek isteyenler, ülkenin içine girmeli ve bu milletle aynı koşullar içinde yaşamalıdır ki ne yapmak gerektiğini ciddi olarak hissedebilsinler.

“Azınlık, çoğunluğun bilgisizliğinden çıkar ararsa, genel felaket kesindir. Şimdiye dek izlenen yöntem ne yazık ki, azınlığın çıkarlarını sağlamaya yönelikti. Millet, memleket beş on kişinin mutluluğu ve zenginliği için, beş on kişinin zevk ve eğlencesi yüzünden bu duruma gelmiştir.” “Memleket işlerinde, millet işlerinde, gerçek işlerde duyguya, hatıra, kardeşliğe ve dosluğa bakılmaz.” “Memleket tam bir birliğe muhtaçtır. Sıradan politikacılıkla milleti bölmek ihanettir.”

İngilizler; kuzey Irak ve Güneydoğu Anadolu’yu kapsayan bir Kürt Devletini Sevr’de kabul etmişler, ancak Türk devrimcileri bu oyunu, üstelik Anadolu’da yaşayan Kürtleri de yanlarına alarak Lozan’da bozmuştu.

“Eğer bugün İngilizler, dünya tarihinde önce Kürtlere karşı adalet sağlanması gerektiğinden ve gerçek Kürdistan’ın kurulmasına yardımın zorunlu olduğundan dem vuruyorsa, doğrusu bu adaletin fazlasıyla petrol ve kan koktuğunu söylemek gerekir.”

Bölücülük ve gericilikle uğraşan Türkiye’yi sürekli olarak “İnsan hakları” nı ihlal etmekle suçluyorlar.

Tartışma, politik sistem sorununa geldiğinde, insan haklarını bu biçime sokan “Demokratik” Batı’nın “İlkeli demokratları”; konu, ulusal bağımsızlık direnci henüz tükenmemiş olan Türkiye olduğunda, “Katıksız demokratlar” haline gelirler ve kişisel özgürlüklerin, kendi ülkelerindeki sınırların da ötesinde uygulanmasını isterler. Çifte standartı bu tutuma, “Batı’nın demokratik normlarının yakalanmasını istemek” adını verirler.

“Ezilen ulusların dostu gerçek bir demokrat” olarak tanıtılan ve 14 maddelik “prensipleriyle” ünlenen ABD Başkanı Wilson, 1902 yılında şunları söylüyor : “Amerikan Kapitalizmi’nin temel hedefi, bütün zayıf ülkelerin hammaddeleri ve ulusal pazarlarını kendisi için açık birer kapı olarak tutmaktır. Bunun için diplomasi ve gerekirse zor kullanılmalıdır.

20.yüzyıl içindeki çok sayıda operasyon ile son on yıldaki Panama, Irak, Yugoslavya ve Afganistan müdahaleleri bunun açık örnekleridir.

“Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma” adıyla bir ikili anlaşma imzaladı. Anlaşmanın 5. maddesine göre; “Komisyon, dördü T.C.vatandaşı ve dördü ABD vatandaşı olmak üzere 8 üyeden oluşacaktır. ABD’nin Türkiye’deki diplomatik misyon şefi komisyonun fahri başkanı olacak ve komisyonda oyların eşit olması halinde kararı, komisyon başkanı verecektir.”

Özellikle 1945’den sonra bu yönde önemli “başarılar” elde ettiler. 50 yıllık bir süreçten sonra 21. yüzyıla gelindiğinde Türkiye artık; ekonomik kalkınma, savunma, maliye, milli eğitim, sosyal güvenlik konularında ulusal politikalar yürütemez hale gelmişti. IMF, Dünya Bankası, NATO, GATT, OECD ve Avrupa Gümrük Birliği anlaşmaları zayıf ekonomik yapısıyla Türkiye’yi, kendi başına hareket edemeyen karar ve uygulama inisiyatiflerinden yoksun, yarı- bağımsız bir ülke durumuna sokmuştur.

Mustafa Kemal Atatürk, yarattığı eylemle, yalnızca eylemle, yalnızca Ortadoğu’da değil, dünyanın her yerinde ulusal Kurtuluş hareketlerine örnek oldu; yalana ve haksızlığa dayanan emperyalist politikaları başarısız kıldı. Bu nedenle batı tarafından hiç affedilmedi. “Türk Devrimi” nin uluslararası önemini, 1921 yılında söylediği şu sözlerle dile getirdi: “Bana göre, Türkiye, doğu ve batı dünyasının sınırındaki coğrafi konumuyla ilginç bir rol oynuyor. Bu durum bir yanı ile yararlı iken, diğer yandan tehlikelidir. Batı emperyalizminin doğuya yayılmasını durdurabileceğimiz için Türkiye’yi öncü olarak gören bütün doğu halklarının sevgisini kazanmış bulunuyoruz. Diğer yandan bu durum bizim için tehlikelidir. Çünkü doğuya yönelen saldırıların bütün ağırlığı öncelikle bizim üzerimizde yoğunlaşmış bulunuyor. Türk halkı bu konumu ile gurur duymakta ve doğuya karşı bu görevi yerine getirmekten mutlu olmaktadır.

Kredi için IMF’ye başvuran ülke müthiş bir darboğazın içinde değilse bile, böyle bir darboğazın eşiğinde demektir.

Dış borca bağımlı hale gelen azgelişmiş ülkeler, yeniden borç istediklerinde; yerine getirilmesi istenilen ekonomik, siyasal ve sosyal yeni isteklerle karşılaşırlar. Şarta bağlı krediler dönemi başlar. Artık krediler yalnızca faiz gelirleri için değil, hükümetleri her yönden “teslim” almak için kullanılacaktır.

Osmanlı imparatorluğu ilk dış borcu 1854 yılında aldı ve yirmi iki yıl gibi kısa bir süre sonra 1876’da, dış borç miktarı bütçe gelirlerinin % 76.5’ini oluşturur hale geldi. Daha sonra borç faizlerini bile ödeyemez duruma düşürüldü ve tekel, gümrük gelirleri, balıkçılık, damga resmi gibi devletin kolay elde edilir gelir kaynaklarına el konularak, Osmanlı imparatorluğu bir yarı – sömürge durumuna düşürüldü.

Bu gün Türkiye’nin durumu pek farklı değil. Bütçede, borç faiz ödemelerine ayrılan pay, aynı orana ulaşmış durumda. Düyunu Umumiye İdaresinin yerini IMF aldı. IMF, bugün lise olarak kullanılan Düyunu Umumiye binasına yerleşmedi ama, Türkiye maliyesini Washington’dan o yönetiyor.

Atatürk ölene dek ülkesini ve halkını düşünmüştür. Bundan daha iyi bir örnek herhalde gösterilemez.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>