ismail Kadare Canavar

Canavar’da Tiran ve Turuva kentleri arasında, roman kahramanları Gent ve Lena ile efsanenin kahramanları Paris ile Helena’nın aşkları arasında bir paralellik kuruluyor. Sayfa sayfa yoğunlaşan bir terör ve kuşku ortamında kim kazanacak? İyi duygular ve aşk mı? Yoksa kıskançlık, cinayet ve şiddet mi?
Truva’nın düşmana ve işbirlikçilerine karşı direnmesi gerektiğini savunan ve bunu hayatıyla ödeyen efsane kahramanı Laokoon içiin muhteşem bir ağıt Canavar…

CANAVAR

Kentin göbeğinden birkaç kilometre uzaktaki dış mahallelerden birinde, çıplak bir arazi üstünde, terk edilmiş koca bir yük vagonu duruyordu. Madeni bölümleri uzun süreden beri sökülmüş, geriye, sıkı sıkıya kapalı ağaçtan kasası kalmıştı. Yere çakılmış oldukça kısa dört kazık üstünde duruyordu. Anlaşılan kasanın alt bölümünü çamurdan ve toprağın neminden korumak için yerden yükseltmişlerdi. Açık havalarda bu yük vagonu kentin yüksek yerlerinden ya da yapıların üst katlarından net olarak seçiliyordu, ama ovaya gece indiğinde ya da sis bastığında çizgileri silikleşiyor ve orada yokmuş gibi yitip gidiyordu.
Aslında onu orada görmeye başlayalı çok olmamıştı ve başlangıçta hiç kimsenin, onun nereden çıktığından, oraya kimin koyduğundan haberi yoktu. Uzun süre farkına varmamıştık, fakat bir ilkyaz günü bir piknik sırasında (hani üzerinden zaman geçtikçe canlılığı ve anısı belleklerde giderek büyüyen pikniklerden), içimizden bazıları , bu terk edilmiş vagonun, kafalarında bozguncu düşünceler taşıyan insanları barındırdığından kuşkulandılar.
Bir ekim gününde, yaşadığı mevsimin insanı yaşamının en önemli mevsimi olduğunu düşünmeye iten o günlerden birinde, Sovyetler Birliği ile Arnavutluk arasında doğan gerilim ortamı sonucu Moskova’dan ülkesine dönen Felsefe öğrencisi Gent Ruvina , edebiyat fakültesinin ikinci sınıfında okuyan bir genç kızla tanıştı. Adı Lena olduğu halde herkes ona Helena diyordu, doğup büyüdüğü küçük ova kasabasında, Truva Atı’nın gösteriminden sonra kasabanın delikanlıları, adı Lena olan sarı saçlı kızların hepsine Truvalı Helena demeyi adet haline getirmişlerdi.
Birbirlerini, öğretim yılının başında düzenlenen danslı bir gecede tanıdılar; Tiran Üniversitesi öğrencileri bu geceye, yakınlık ve dayanışma duyguları içinde, öğrenimlerini yurt dışında sürdürme olanakları kalmayan talihsiz arkadaşlarını da çağırmışlardı. –Prag’dan dönenlere Pragcılar, Varşova’dan dönenlere Varşovacılar, vb. diyorlardı- Hem de onlardan sık sık yaka silktikleri halde, çünkü yeni gelen bu arkadaşlar aşırı özgür ve hüzünlü havalarıyla kızların akıllarını çeliyor, onları boyuna ellerinden alıyorlardı.
Gent Ruvina, daha gecenin başlangıcında, ona Moskovalı bir kız arkadaşını anımsatan Lena’nın sarı saçlarına kendini kaptırmış, sonra dansa kaldırıp daha yakından incelemeye fırsat bulduğunda –gözlerinin derinliklerinde bir giz saklıyormuş izlenimi vermesine karşın- anlatılmaz tatlılıkta bakışları olan bu ince uzun kızı giderek daha baştan çıkarıcı bulmuştu.
Okumakta olduğu yabancı üniversiteden alınmış, tanımadığı bir ortama itilmiş öğrenci olmasını kendisine kazandırdığı üstünlükten de yararlanarak –yitik bir yeni kuşak çocuğu, orkestranın hüzünlü bir müzik çaldığı salonda ne yapacağını bilmeyen bir sürgün- ona, sözcüklerini sayıyormuşçasına yalnızca birkaç söz etti, sanki ağzından değerli taşlar dökülüyordu; daha sonra onu ikinci kez dansa kaldırdığında, dans bitince hava almak üzere dışarı çıkıp ekim mehtabını birlikte seyretmeyi önerdi. Kız, sanki deminden beri bu öneriyi bekliyormuş gibi, onu büyük bir şaşkınlık içinde bırakarak, hiçbir şey söylemeksizin salondan dışarı çıktı. Gent, birlikte dışarı çıkar çıkmaz, kolay kazanılan başarıdan yüreklenerek elini onun omzuna koyup saçlarını okşamaya başladı. Garipti; kız, başını kaçırmaya kalkmadı ve hiç yabancı gibi davranmayan bu yabancı erkeğin kendisini öpmeye izin verdiği bir yana, ona sarılıp öpüşlerine karşılık verdi.
Bu kolay başarıya şaşıran Gent, kendi kendine, “Allah, Allah, ben dışarıdayken ülke kızları ne büyük gelişme göstermişler!” dedi. Kızı yeniden öptü, ama bu kez aldığı öpücükte adını koyamadığı garip bir şey olduğunu sezinledi; acı, pişmanlık ya da kırgınlığa benzer bir şey.
İçinden kopup gelen ve çıkardığı sesten çok, donuk altın sarısı saçlarında yaptığı titreşimlerle kendini belli eden o hıçkırığı sanki daha derinden duymak istercesine, Lena’nın yanağına yapıştırdığı başını eliyle tuttu. Ve birden, bu gözyaşlarının, bu üzüntünün kendisiyle ilgisi olmadığını, o anda onun yanında bulunmasının da rastlantıdan başka bir şey olmadığını ve altın pırıltılı bu başın bundan böyle kendisine yabancı kalamayacağını anladı.
O güne, kuşku dolu başka günler eklendi. Gent’in aklına sık sık Lena geliyordu. Fakülteden bir arkadaşından Lena’nın nişanlanacağını öğrendi. Gent, Lena’nın nişanlısına aşık olup olmadığını öğrenmeye çalıştı. Arkadaşıysa omuzlarını silkerek bu konuda kuşkusu olduğunu sezdirdi – bazı ailelerin, kızları üniversiteye gittiğinde önlem olarak başvurdukları mantık birleşmesine benziyordu.
Daha sonra Lena’nın ve nişanlısın düzenlediği bir partiye gitti. Oraya vardığında herkesin dans etmekte olduğunu gördü ve davet edilen birçok öğrenci arasında, neredeyse kimse onu tanımadı. Yalnızca Lena, göz kamaştıran, her zamankinden çok daha güzel haliyle ona uzaktan gülümsedi.
Daha sonra olanlarda hem düşsel, hem de gülünç bir şeyler vardı. Lena’yla dans ederken, erkek arkadaşlarından biri –okul arkadaşıydı kuşkusuz-, çakırkeyif bir delikanlı, bağırdı:
Ah, Lena, Truvalı Helena!
Lisede seni böyle mi çağırıyorlardı? Dedi Gent, şaşırarak.
Başıyla “evet” karşılığını verince de sözü sürdürdü:
Bundan hoşlanıyor muydun?
Onun yerinde bir başka kız olsaydı olumsuz cevap verirdi ya da safça kahkahayı basardı, oysa o, gülümsemeksizin, hoşlandığını belirtmekle yetindi.
Gent, onu o gece öpüşünü anımsadı; o gece, dünyanın dışında bir yerde, aydaydılar sanki.
Kaçırılmayan bir Truvalı Helena düşünülebilir mi? Dedi, gülerek.
Lena’nın yüzünde hüzünlü bir gülümseme belirdi.
Biliyorum, ama ben yalnızca Lena’yım…
Helena olmak ister miydin?
İyi ama, beni kaçıracak o erkek nerede?
Lena öfke dolu bakışlarını salonda şöyle bir dolaştırdı. Hüzünlü bir gülümseme kondu dudaklarına.
Ben varım, eğer istersen, dedi Gent.
Lena, gülmeye başladı, inanmamıştı.
Sahi mi?
Emin olabilirsin.
Gent, o gece Lena’yı kaçırdı. Yeni bir yaşama adım akmışlardı. Yaşadığı ilişkiden ve o günlerde ülkenin içinde bulunduğu durumdan dolayı Gent aklını bir türlü toplayamıyordu. Gent Ruvina giderek daha sık olarak Truva’da geçen olayları, olup bitenleri ve özellikle Tahta At’ı düşünüyordu. Savaşın aşamalarıyla ilgili tarihten günümüze gelen bilgileri sorgular oldu. Kurulan kuramların üstüne yeni kuramlar kurdu. Truvalı Helena’nın başından geçenler, Truva At’ının savaşı sonuçlandırmasındaki etkileri ve Laokoon’un sonuyla ilgili düşünceler sarmıştı bütün benliğini.
Truva At’ının esrarına kendini kaptıran yalnızsa Gent değildi. Lena’nın eski nişanlısı Maks ve kendisi gibi hayatı başarısızlıklarla dolu, kendilerini toplumun dışına itmiş ve topluma karşı kinle dolu bir grup arkadaşı Truva At’ının gücünü kendilerinde buluyor. Üç bin yıl önce olan ve bir savaşın büyük bir hile ile sonuçlanmasına giden Truva At’ının kendilerinde vücut bulduğuna inanıyorlardı. Hastalıklı düşüncelerle dolan bu insanlar, herkesin düş dünyasını harekete geçiren boş arazideki vagonun esrarına kendilerini kaptırıp ve onu At olarak kurgulayıp şehirde terör estirme hesapları yapıyorlardı. Maks’ın şehre nefreti aslında Lena’ya olan nefretiydi.
Issız ovada öylesine yerleştirilmiş tahta vagonunda kendilerini sarıp sarmalayan hayal dünyalarında dünyayı yeniden şekillendirme düşünceleriyle doluydular. Onların atı, tarihte süregelen insanlığa karşı fiziki ve düşsel tehditlerin tek başlarına yapamayacakları kadar büyük bir karmaşa ve zafer kazanacaktı.
Şehrin insanlarının kendilerine doğru gelecekleri ve kendilerine karşı duydukları kinlerini boşaltacakları anın özlemiyle yanmaktaydılar. Şehirle tek bağlantıları Acamante idi. Acamante’nin kendilerine getirdiği gazeteler, anlattığı olaylar onların düşsel dünyasında yeniden şekilleniyordu. Maks ise Acamante’nin şehir hakkında söyledikleriyle değil de Lena hakkında getirdiği bilgilerle ilgileniyordu. Vagonun bir kenarına astığı eski mızrağı Lena’nın göğsüne batıracağı zamanın hesaplarını yapıyordu.
Gent’in yaşamı Truva At’ının etrafında dönüyordu. Düşle gerçek arasında gidip gelmeler. İlliada destanın saklı kalan yerleri, Homerosun anlatmadıkları ve Truva’nın büyük komutanı Laokoon’un hazin ve bilinmeyenlerle dolu sonu. Lena ile olan ilişkisine destanı sorgulamanın kendisine verdiği soruları taşıyordu.
Lena, yaşamında yaptığı keskin bir dönüşün kendisine verdiği kırılganlıkla hareket ediyordu. Gent kadar olmasa da, kendisi de yaşadığı yeni aşkını ve kendisine bu aşkın verdiği şeyleri ve kendisinden alacaklarını düşünüyordu. Gent’in tezine bu denli yoğun bir şekilde kendini kaptırmasına ve kendisine bu tezinin verdiği düşsel yaklaşımlarıyla ilgili garip sorular yöneltmesini çözmeye çalışıyordu. Gent’in kendisine olan sevgisine her geçen gün inancı artıyor ve Gent’le beraber efsaneyi sorguluyordu.
Şehrin dışında tahta yük vagonun yakınlarında bulunan iki sevgilinin cesedi bulunmuştu. Polis memurları olay yerine geldiklerinde çevrede hiçbir şey bulamadılar. Yalnızca uzaklarda ıssız ovanın ortasında eski bir yük vagonu gözüküyordu.
Ekimin yarısı geçmişti. Gent Ruvina, Lena’yla kentin çevresinde gezerken, üstünde yürüdükleri ovanın kendisine yabancı gelmediğini birden fark etti. Şu işe bak. Geçen yıl ki o büyük pikniğin yapıldığı yedeyiz tam! Diye bağıracaktı neredeyse. İşte, şurada da terk edilmiş, yük vagonu duruyor. Belediye işçileri onu hala götürmemiş.
Lena, diye bağırdı. İşte tahta at.
Yirmi adım kadar ilerde, mevsimin son çiçeklerini topluyordu Lena. Geri dönüp Gent’in gösterdiği yöne aktı. Sonra, yeniden eğilip çiçek toplamayı sürdürdü. Gözlerine hüznün gölgesi düşmüştü; burada genç bir çiftin öldürüldüğünü duyduğu günden beri böyleydi: Bu cinayetin eski nişanlısı tarafından işlendiğinden emindi; Sarı saçlı kızı karanlıkta kendisi sanmıştı kuşkusuz.
O, elindeki demeti zenginleştirmeyi sürdürürken Gent de ağır adımlarla yük vagonuna yöneldi. Rüzgar, bir bölümü hâlâ okunabilen başlıkların bulunduğu gazete parçalarını su birikintisinin üstünde sürüklüyordu. Yük vagonu şu anda kendisinden oldukça uzaktaydı. Gent, adımlarını daha da ağırlaştırdı. Gözü, yerde duran bir şişeye takıldı. Eğildi, şişeyi yerden aldı, yük vagonuna doğru elinde şişe ile ilerlemeyi sürdürdü. Bir süre sonra durdu. Ovanın üstünde tek başınaydı. Kolunu havaya kaldırdı ve elindeki şişeyi var gücüyle yük vagonuna fırlattı. Şişe, vagonun tahta kaplamalarında parçalanırken, içerden hurda demirini andıran boğuk bir ses yükseldi. Çiçek topladığı yerden doğrulup ona doğru şaşkınlıkla bakan Lena’yı fark etti, ama söylediklerini duyamadı; Lena ona o kadar uzaktaymış gibi gelmişti ki! Ufuklarında canavarların belirip kendisini cezalandırmaya koşmalarını beklideiği uçsuz bucaksız ovanın ortasında yapayalnız olduğunu duyumsuyordu şimdi. Çamurların içinden sürüne sürüne ona doğru yaklaşmaktalar. Olduğu yerde taş kesilmişti sanki; uzaklardan yükselen uğultunun ortasında mermerden bir heykele dönüşmüş, tıpkı Laokoon gibi. O anda Louvre Müzesi’nde, Londra’da, Madrid’de durmakta, çevresinde sayısız meraklı, turist. Sesleri, bakışları, fotoğraf makinelerinin deklanşör sesleri onu her yanından kuşatıyor. Bu burgaç başını döndürüyor. İnsanlar birbirlerine, canavarın yüzünde açtıkları yaraların izlerini gösteriyor. Ağzını açıp onlara her şeyi olduğu gibi anlatmak istiyor, ne var ki içine hapis olduğu mermer engelliyor bunu.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>