Hüseyin Rahmi GürPınar Billur Kalp

Kadınların çalışma hayatında yer alması gerektiği savı üzerine kurulu roman, birbiriyle uzaktan uzağa bağlantılı iki bölümden oluşur. Birinci bölümde savaş zengini Semih Atıf, düşük ahlaklı arkadaşlarıyla birlikte çapkınlık yolları aranır. Paravan yazıhanesine katibe alacağı ilanın gazetelerde bastırır ve çalışmaya muhtaç genç kızları ağına düşürür. Bu kızlardan Şehremenili Hüsniye durumu fark edecek, Semih Atıf’ın karısını bulup her şeyi ona anlatacaktır. Mutsuz serüvene kapılıp gitmiş, katibe adayı Mürüvvet ise intihar edecektir. Toplumu yönlendiren bazı karanlık kişiler yüzünden, hanımların çalışma hayatındaki bu ilk tecrübeleri trajik bir sonla noktalanır.

İkinci bölümdeyse, eski paşalardan birinin kızı olan, maddi durumu sarsılmış Sema, çok sevdiği Muhlis’le evlenmek üzeredir. Sema bir yandan da çalışmakta, nakış işi yapmaktadır. Yine karanlık kişiler, Sema’yı ağlarına düşürmek isterler. Genç kız suçsuzluğunu, Muhlis’e inandıramaz. Muhlis, modern hayattan yana Jale’yle evlenir ve günün modası “dans humması” onları da etkisi altına alır. Bu arada İstanbul’da bir nakış-biçki-dikiş fırtınası estiren hanımlar grubu söz konusudur. Sema, Erenköy’ deki harap köşklerinde tezgahlar kurdurmuş, kendisi gibi yalnız ve mutsuz hanımlarla önemli iş düzeni kurmuştur. Hayatının boşluğunu ve hiçliğini anlayan Muhlis, Sema’ ya sığınmak ister. Ama Sema ‘Billur Kalbi’ yle çalışanların, emek verenlerin yanında, kim bilir ne zamana kadar sürüp gidecek bir yalnızlığı tercih eder. Aşağıdaki (Tahir Nejat Gencan’ ın sadeleştirmesiyle) 1. Parçada Semih Atıf’ ın karısı, çocukları ve dadı Kamile, İstanbul sokaklarından otomobille, olayların , içyüzünü öğrenmeye gitmektedir; 2. Parçada ise Semayla Muhlis’ in Erenköy’ündeki yeni çalışma yurdunun bahçesinde son kez karşılaşmaları dile getirilmektedir.

Araba, uçan camlı bir köşk gibi hafif sarsıntılarla ve köşe başları dönemeçlerinde, içlerindekileri sağa, sola biraz yaslandırarak koşa koşa köprüyü geçti. Kalabalık yollarda kaynaşan insanları, siyah köpüklü bir deniz üzerinden giden bir vapur gibi, iki yanına fırlatarak engel tanımaz bir inatla yollara saldırıyordu. Banka önünden geçtiler. Şişhane Karakolu dönemecinde, otomobil yokuşlara atılırken Mihriban, annesinin iki dizi arasına sokularak şakaklarından sızılan hafif bir ter ve her saniye artan baygın bir çehre ile:

-Anneciğim…
-Ne var yavrum?
-Çişim geldi…
-A a sırası mı?
-Ama pek geldi…
-Tut kendini bir parça… Şimdi arabadan ineceğiz… İşte o zaman…
-Anneciğim… Tutamayacağım… Tutamıyorum… Ay işte tutamadım!…
Turgut aynı ter, aynı solgunluk ve titrek sesle Kamile’ ye sarılarak:
-Dadı… Ediyorum…

Hanımefendi – A bu nedir canım? Ayıp değil mi koskoca çocuklarsınız.

Kamile – Hanımefendiciğim, bu iki çocuğun karınlarından birbirine telgraf mı vardır nedir? Bir türlü anlayamadım. Ne vakit birisi, böyle bir sıkıntısı olduğunu söylerse, arkasından hemen öteki de başlar.

Şaka değil, evde Hanımefendinin baygınlık kargaşalığı sırasında, boğazlarına düşkün bu iki yaramaz, altmışar grama yakın müshil şekerlemesi tıkınmışlar. Basan hararet üzerine sokağa çıkmazdan önce birer bardak da su çekmişlerdi… Şekerlemelerdeki yumuşatıcı madde, şimdi mide ve bağırsaklarını gevşetmiş… Zavallıları o yaşta çocukların değil; demir gibi pehlivanların karşı koyamayacağı bir duruma getirmişti. Fakat bu oburluktan kimsenin haberi yoktu. Bu vız vızlamaları, bu iki yaramazın böyle anlarda her zamanki sıkıştırmalarına benzer birer densizlikleri sanıyorlardı.

Bu pis olayın gittikçe tehlikesi artıyordu. Kız, anasının dizlerine serildi. Oğlan, Kamile’nin kucağına kapandı… Arabanın içini penceresi kapalı bir hela kokusu sardı. Aynı zamanda anne ile dadı gövdelerinin çocuklara dokunan kesimlerinde sıcak bir ıslaklık duydular.

Sinirli Hanımefendi, sinirlerinin bütün taşkınlığıyla haykırdı:

-A a kız benim kucağıma küçüğünü, büyüğünü salıverdi.

Kamile – Sus Hanımefendiciğim sus! Yarı belimden aşağısı o kadar ıslandı ki bu küstahlığı eden ben miyim; yoksa çocuk mu? Ayırt edemeyecek bir duruma geldim…

Hanımefendi, çocuğunu tartaklayarak:

-Kız bu nedir ettiğin?. Yeni baştan kundakta bebek mi oldun? Bu kadar kirlettiğin yeter…Tut kendini; yoksa şimdi seni arabadan aşağı atarım alimallah!…

Mihriban, bu azara karşılık vermedi. O, sergin, sanki baygındı. Yalnız tartaklanma sırasında midesinde sulanan şeylerin bir kısmı ağzından taşmaya başladı. Yine o anda oğlan da Kamile’nin kucağına kusuverdi.

Hanımefendi sinirli şaşkınlık içinde:

-Bu olağan bir durum değil; bunlara ne oldu kuzum?…

Kamile tiz bir sesle;

-Onlara ne olduğunu bilmiyorum. Fakat biz, herhalde onlardan daha berbat olduk…
Arabanın her sarsıntısından çocuklar ağızları açık kalmış birer tulum gibi yukarıdan, aşağıdan boşanıyorlardı.
-Kamile, oğlanı hemen belinden kavradı. Başını otomobilin penceresinden dışarı verdi. Boşanan bu iki delikten birinin akıntısını olsun dışarıya atmak, uğradıkları bu kirli kazaya karşı, herhalde yine az çok koruyucu bir yol sayılır.

Sonra Hüsniye’ye haykırdı:

-Sen de Hanımefendinin kucağından kızı kap, arabanın öbür penceresinden başını dışarı çıkar da deliğin biri içeri boşanıyorsa, hiç olmazsa öteki sokağa aksın…

Hızır Kadın, hemen söze uydu. Şimdi arabanın iki yan penceresinden sokağa uzatılmış iki çocuk başı, hızın verdiği itici güçle iki üç metre öteden geçenlerin suratlarına kadar kusuyorlardı. O aralık Beyoğlu’nun dar sokaklarından geçmek talihsizliğinde bulunan süslü, temiz madamlar, şık mösyöler suratlarından aşağı bu pis kokulu şarapneli yedikçe haykırışıyorlar; otomobil kazasının hiç de bu türlüsüne uğramamış olduklarını birbirlerine yana yakıla anlatıyorlardı.

Otomobilin iki yanından, kaza kurbanlarının iğrenme sesleri çoğaldı. Kimi bu kusmuk saldırısını, o yana bir tükürük savurmakla geri çevirmiş oluyor; kimi yumruklarını sıkarak otomobilin arkasından yirmi otuz adım koşmakla kendini öç almış sanıyor… Git gide halkın tiksintisi o dereceye geldi ki, iki yanına kusarak koşan bu iğrenç arabayı durdurmak için sokaklarda bağırmayan, sövüp saymayan kalmıyor gibiydi… Fakat kimi durdurur, kimi tutarsın?… Şoförler, sinek ezer gibi, bir insanı devirip üzerinden geçiyorlar; bir saniye ince ayakta gezen bir canlı, kıymam makinesinden geçmiş et yığınına dönüyor; kaldırımlar al kana boyanıyor da şoförler yine durmuyorlar…

Bir şoförün iyi kullanamayışı; daha doğrusu fazla koşmak keyfine, hevesine kapılması yüzünden bir suçsuz, ölüm cezasına uğruyor. Öyle ki şu uygar çağın hiçbir kanunu, böyle şiddetli bir cezayı, en kötü suçlu hakkında bile uygulayamaz. Ve tüyleri diken diken eden bu ölüm tehlikesi zihnini biraz düşünceye kaptırıp sokakta dalgınca giden her zavallı yolcu için düşünülebilir. Sokaklarımızda tekerleklerinin lastiklerine böyle dikkatsizlik cinayetinin kanı bulaşmamış pek az otomobil vardır. Bu öldürücü arabaların tekerlekleri altında can verenlerin cesetleri ayrıca bir mezarlığa gömüleydi; Şunun bunun, otomobillerde hızlı koşmak sefasına kurban gidenlerin çokluğu önünde gözlerimize dehşetler dolardı. O zaman bizden yılda otuz kırk nüfus üzerinden vergi alan vebaya kolera ya teşekkür ederdik. Öldüren otomobillerin, çok kez durdurulamadıkları bir sokakta, kusanın küstahlığına ceza düşünen olur mu? Şoför, kalpağını, sağ kulağını suratından büsbütün silecek bir caka ile yana eğmiş; o gün arabasının yol ücretinden başka, havadan vurduğu elli liranın neşesiyle arkasından sapan taşı yetişmez bir hızla ve içleri gevşemiş çocukların etrafa saçtıkları pisliklerden habersiz uçuyordu.

Yine ağustosa rastlayan parlak bir ışıklı gece… Dolunay, gökten bütün değirmi yüzünü göstererek gülüyor; ortalık nur içinde… Deniz, ayı bin parça etmiş göğsünde kalbur gibi çalkalıyor.

Sema Hanım, bahçede işçileriyle geziniyor. Onlara hep:
-Kızım, Yavrum…
Hitaplarıyla yarın yapılacak işlerle ilgili birçok şeyler anlatıyor.
Gece epey ilerledi. Yorgun kızlar, birer ikişer odalarına çekildiler. Ortada birkaçı kaldı.

İşyurdu’nun hanım müdürü, bu aydın gecenin durgunluğu ve sessizliği içinde kendi kendini dinlendirmek için kızlardan biraz ayrıldı. Küçük korunun kenarındaki yeşil kanepe, sanki onu çekti. Oturdu. Dirseğini arkalığa, çenesini avucuna dayadı. Varlığını içli bir dalgınlık sardı.

Doğa, onu okuyup incelemeyi bilenler için daima açık bir kitapmış… Ne var ki sayfaları, içindekileri, konusu, üslubu durmadan değişen bir eser… Okuyanın ruh hallerine göre durmadan değişen bir bukalemun kitap… Sen ne isen, doğada onu görüyorsun. Şen isen şenlik, üzüntülü isen üzüntü… Sema Hanım üç yıl önce yine böyle… Ay, yukarıdan geçenin siyah yüzünü düzgünlerken yine bu kanepenin üzerinde Muhlis’le diz dize, gelecekleriyle ilgili tatlı konuşmalar yaparak oturuyorlardı. Oh geçmiş ömürlerle düşler o kadar birbirlerine karışıyorlar ki hangisine doğru hangisine hangisine hayal seçilemiyor. Yalnız bugüne geçmişe bağlayan bir anlam, bir anı zinciri var. İçinde yaşadığı an, insana avutamazsa çocuklarımızın, yakındığımız boşluğu dolduramazsa hemen geriye dönüyoruz. Bugünden ziyade geçmişin içinde yaşıyoruz. “Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer” atasözü buradan çıkıyor. Sema Hanım o gecenin mehtabında değil; üç yıl önceki ayın nurlu gülümseyişleri içinde yaşamaya uğraşıyordu. O zaman gönlü, zihni, sevgiler, umutlarla dolu, dünyada mutluluğun varlığına inanmış şen bir kız idi. Şimdi siyahlara bürünmüş üzgün bir rahibe… Mutluluğun insana, kendi benliğinin dışında bir yerden gelmeyeceğini anlamıştı. O geçen, tatlı demleri artık düşlerinde görüyor; kimi kez de böyle uyanıklık gerçeği içinde etrafında bir hayal evreni yaratarak, geçmişin ruh okşayan anılarına bürünüyordu.

Düş, Hülya, hayali tasarı… işte yoksunluk içinde yaşayanların kendilerine yapmaya uğraştıkları sisten, pusarıktan cennetler… Yaşadığımız güzel, mutlu anlara bir kerecik dönebilse!… İnsan geçirdiği denemelerden yararlanarak kaçırdığı mutlu günlerinin bu kez kökleşmesine belik bir çare bulabilirdi. Bu sırada Sema Hanımın “manevi” kızlarından biri, yanına yaklaşarak telaşlı, kesik bir söyleyişle:

-Hanım, şurada, havuzun arkasındaki büyük ağaca dayanmış bir gölge gördük. Hık mık ediyor. Hıçkırık mı tutmuş. Ne olmuş anlayamadık… Sonra uzun boyuyla bu yana doğru yürüdü. İşte geliyor. Korkuyoruz. İçeri kaçalım…

Sema’nın siyah elbisesi içinde yüzü, soluk bir ayva gibi sarardı. Fakat bu değişiklik gecenin mehtaplı örtüsü altında pek seçilemedi.

Başını çevirdi. Yaklaşan uzun boylu gölgeyi gördü. Bu üç yıl önce, yine buralarda dolaşan gönüllü bekçinin hayaline benziyordu.

Kızlara:
-Haydi yavrularım, siz çekiliniz. Ben anlayayım. Bakayım bu kimdir? Ne istiyor?

Kızlar, Müdür Hanımlarının bu korkmazlığına şaşarak köşke doğru kaçıştılar.

Sema ayağa kalktı. Gece yolculuğunda batıya yönelen ay, Meryem Ana heykeli gibi yüzünü gümüşlüyorken, hareketsiz, ağırbaşlı, durgun, geleni bekledi. Üç yıldır görevine gelmeyen bekçi, bu nur yüzlü siyah heykelin ta karşısında durdu. İkisi bir süre birbirini ayın üzgünlük veren ışıkları içinde birer hayalet gibi süzdüler. Dönülmesi olanaksız sanılan yıllar bir gece düşü biçiminde aralarında canlanıyordu. Birkaç dakika sonra gece ziyaretçisi, üzüntüsünün şiddetinden ayakta duramayacak bir hale geldi. Alnını bir ağaca verdi. Boşalan bir dolu testinin gulu guluları gibi küçük hıçkırıklarla içindeki acıları taşımaya başladı. Heykel, öğüt verircesine, sağlam bir tutumla başını kaldırarak dile geldi:

-Muhlis ağlama… Mutluluğumuzun yıkılan binası, artık göz yaşlarımızla onarılamaz bir hale gelmiştir.

Ayın saçtığı çiyli nurlar içinde şu cevap titredi:

-Sema bir rahibe olmuşsun… Bende bir pişmanlık yangını…

-Aldanıyorsun, şimdi burada, üç yıl önce dolaşan sevdalı Muhlis’ le Sema yok. Onların aşk cehenneminde bayağı duygulardan, isteklerden temizlenmiş, arınmış ruhları var…

-Gönlüm hiçbir vakit bayağı duygu ve isteklerle çarpmamıştır Sema!…

-Tartışma boşunadır. Biz öldük. Şimdi ruhlarımız geçmişin üzgün bir düşünü yaşıyor… Ben artık bireysel hayattan çıktım. Bütün insanların hemşiresi oldum. İyilik görmediğim bu dünyada iyiliğe çalışmakla avuntu arayacağım.

Muhlis yine hıçkırarak:

-Ah Sema!…

Bana Hemşire! de

-Bu benim için çok acı; fakat öyle olsun… Hemşire insanlara adadığın iyiliklerden beni ayrımı tutuyorsun?

-Hayır, dünya yüzünde benim kimseye düşmanlığım hıncım yoktur. Ayrılık gözetmeden bütün insanların hemşiresiyim.

-O halde beni affet…

-Neyi affedeyim? Sana yüreğimde bir güceniklik saklamadım ki… Sen çoktan affedilmiş sin kardeşim. Gönlün rahat etsin… mutlu ol…

-Sema… Oh… Hayır hemşire, sensiz mutluluk benim için bomboş bir sözcüktür.

-Kardeşim, mutluluğunu bir başkasından bekleme… kendi gönlünde ve vicdanında yaratmaya uğraş… Ben böyle yaptım. İnsanlardan merhamet, sevgi. Vefa dinlemekten kurtuldum.
-Mutlu musun?
-Sanırım ki…
-Bu sandığın mutluluğun sürüp gideceğine inanmıyor musun?
-Onun en sarsılmaz biçimini bu yolda buldum.
Muhlis, yüzü iki avucunun içinde yine hıçkırarak:

-Hemşire! seni mutlu bilmekle biraz avunmuş olacağım. Lakin nasıl mutluluk Allah’ ım!… Nasıl mutluluk!… Rahibe mutluluğu!… Kendine işkence etme mutluluğu!… Çile çekenlerin mutluluğu’… Hayatı, vücudu, ruhu aşkı işlenmiş bir günahın “kfaret’ine adanmış bir genç kız… Hayır Sema… hayır, kutlu, kutsal hemşire! sen zerrece günah işlemedin. Sen arınmışsın ve yücesin… Günahı işleyen yalnız benim!… Sen. bu genç yaşında her duygunu öldürerek bu çile hayatına dökülmek için ne kötülükte bulundun, ne günah işledin?!
-Günahım büyük…
-Nedir? Ah söyle…
-Vaktiyle seni sevdim. Bütün içtenliğimle saf bir aşkla sevdim. Şimdi cezasını çekiyorum.
-Evet, seni de, kendimi de mutsuz eden benim. Vaktiyle gözlerim körmüş; billur kalbini seçememişim. Şimdi onun elmas saydamlığını, bütün göz kamaştırıcı pırıltılarıyla görüyorum… İçinde bütün güzellikler, bütün yücelikler parlıyor; orada yalnız ben yoğum. O kadar yüksek melekçe duygular arasına bayağı, bu aşağı varlığım nasıl sığabilir?

Bu sevda günahlısı, cismini ve ruhunu hakka ve insanlığa adayan bu genç hemşire önünde, alçak gönüllülükle dize gelerek, derin pişmanlığı, sesinde titreye titreye:

-Sema, müsaade et… Yüksek adını, önünde son defa tekrarlayayım… Sana layık bir eş olamadım. Seni gözümden kıskanırken şimdi bütün insanlığa terk ederek gidiyorum.
-Pek az süren büyük zevkleri, büyük lezzetleri daha büyük acılar izliyor. Biz sonsuz ve bitip tükenmek bilmez mutluluklar arayalım…
-Ah Sema… Aşk için yaratılmış senin ki kadar körpe bir ağza, bu tasavvufla ilgili derviş sözleri yaraşmıyor.
-Haydi kardeşim, Allah selamet versin. Tabiatın hazineleri sınırsızdır. Doğrulukla, içtenlikle arayan her gönül, orada avunabilir.
-Sen nasıl ruhunu ve cismini Hakka adıyorsan ben de seni hayallerinle baş başa bırakarak, sonsuz gönül işkencemi çekmeye gidiyorum. Bana bundan sonra senin aşkından kurtuluş yoktur… İşitirsin… Allah’ a ısmarladık hemşire.

Bahçenin ta ileri sınırında Muhlis’ in narin gölgesi eriye eriye kaybolurken, Sema’nın mavi gözlerinde iki damla parladı.

Ay süzgün, üzüntülü batıya iniyor; süzüle süzüle bir umut gibi sönüyordu…

Hüseyin Rahmi GürPınar Billur Kalp” üzerine bir düşünce

  1. ceren

    bence biraz dağnık olmş çünkü özetlerde bildiğim kadarıyla bi konuşma yer almaz ben bir türkçe öğrtmeniym ama yine çokk güzel tebrikler teşekkürler :)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>