Halide Edib Adıvar Sinekli Bakkal

“Kâinatta ne varsa hepsi vehim ve hayal, yani aynalara akisler veyahut gölgeler,Bu dar arka sokak bulunduğu semim adını almıştır: Sinekli Bakkal. Evler hep ahşap ve iki katlı. Köhne çalılar; karşıdan karşıya “birbirinin ustu ne abanır gibi ulanmış eski zaman saçaklara Ortada baştan başa uzanan bir aralık kalmış ol­masa, sokak üstü kemerli karanlık bir geçit olacak. Doğu­da batıda, bu aralık, renkten renge giren bir ışık yolu olur. Fakat sokağın yanları her zaman serin ve loştur. Köşenin başında durup bakarsanız: Her pencerede kırmızı toprak saksılar ve kararmış gaz sandıkları. Saksı­larda al, beyaz mor sardunya, küpe çiçeği, karanfil. Gaz sandıklarında öbek öbek yeşil fesleğen Ta kölede bir mor salkım çardağı, altında civarın en işlek çekmesi. Bü­tün bunların arkasında tiyatro dekorunu andıran beyaz, uzun, ince minare.

Sürülü kafeslerin arkasında kocakarı balları dizili. Arada dikişlerini bırakır pencereden bağıra bakıra dedi­kodu yaptılar. Sokakta, ayağı takunyalı, başı yazma ör­tülü, eli bakraçlı kadınlar çeşmeye gider gelirler. Saçları iki örgülü kız çocukları kapı eşiklerinde sakız yırlık, yalınayak, batı kabak oğlanlar kırık taşlar alaşımdaki su birikintileri etrafında çömelmiş kâğıttan ge­mi yüzdürür

Burası dünyanın herhangi yerindeki bir fukara ma­hallesinden çok farklı değildir. Bir geçitten ziyade toplan­tı yeri gibidir. Mahalleli orada muhabbet eder konuşur, kavga eder, eğlenir. Hayatın orada geçmeyecek bir safhası yok gibidir, ihtiyarlar, vaktiyle çeşme başında doğuran kadın bile olduğunu gülerek rivayet ederler

Eğer bir yabancı durur, su dolduran kadınlarla ah­baplık ederse bir kınalı parmak ona mutlak iki yer gösterirler. Biri Mustafa Efendi’ nin İstanbul Bakkaliyesi” öteki, arka pencereleri çekmenin üstüne açılan İmam’ın evi. Bi­rincisi sokağın ortasındaki evlerden birinin altına kara. bir kovuk gibi gömülen dükkân, öteki sokağın biricik üç kat­lı binası. Gerçi kapısı öteki sokağa açılır, fakat küçük Sinekli Bakkal onu benimsemek ister. Çünkü zengin fakir bütün civar halkı, ölüm, doğum, nikah gibi hayati mese­lelerde o eve gelmek mecburiyetindedir. Mustafa Efendi herhangi meddahın tarif etliği hasis, tiryaki bir mahalle bakkalı. İmam Şöyle bir bakılsa her­hangi bir mahalle imamına benzer, fakat hakikatte o ken­dinden başka kimseye benzemez. Kirpi kılları gibi ayakta duran iki kalın kaş, içeriye çökmüş, kömür gibi siya h, kor gibi yakıcı, burgu gibi kes­kin iki ufak gözü. Burun uzun ve tilkivâri. Kara sakal hayli kırlaşmış. Boyu kısa, vücudu cılızdır. Fakat beyaz sarığın kallaviliği, geniş yenli Iâtanın içinde ağır ağıt sallana sallana yürüyüşü ona hususî bir heybet verir. İri yarı erkeklerin bile gıpta edeceği gür, kalın bir se­si vardır, Vaazeder gibi şedit bir lalâkatla konuşur,Gündelik lâkırdıları bile Kuran okur gibi tecvitle söyler her elif onun ağzından “dallin”dekî elif miktarı çekilir

Defin ilmühaberi nikâh izinnamesi almak icin çe­kişe çekişe onunla pazarlık edenler ona pinti imam, hasis imam der geçerler. Fakat küçük mescitte vaaza devam edenler, huzurunda biraz korku, biraz da rahatsızlık hissederler .Eğer Sinekli Bakkal İmamı İkinci Abdülbamid’in tehdiş devrinde gelmeyip de on dördüncü asırda gel­seydi, gözlerinin ateşi, akidesinin korkunçluğu, bilhassa üslûbunun kudretiyle sürüleri başında toplayıp herhan­gi bir fikir peşinde sürükleyecek softa tiplerden biri olabilirdi.

Cemaate telkin etmek istediği naslar bıçak gibi keskindir İnsan için hayatta İki yol vardır: Biri cennete, bin cehenneme çıkar Vaazlarında imam ikinci yolu daha parlak, daha canlı olarak anlatır. Cehennemin bilmediği köşesi, ukubetin tarif edemeyeceği şekli yoktur. Ona güre cehennem yolcuları zevke, cümbüşe düşkün gafillerdîr Bunu öyle anlatır ki cemaatin genç tarafından derhal bu gafillere iltihak etmek hevesi uyanır. Cennet yolcuları bambaşka insanlardır. Gülmezler, oynamazlar, rahat etmezler ve kimseye rahat vermezler. Onlar için zevk ve neşe veren her şey günahtır. Oyun ve eğlence zihniyetiyle işlenen her fiil kebâirdendir Bunlar suratları açık, kalpleri elem içinde, her an ahreti düşüncesiyle meşguldürler. İyilik, kötülük düşüncesiyle, yoksullara yardım, yalan söylememek, kalp kırmamak gibi ahlâkî kaidelerle İmam, vaazlarında hemen hiç meşgul olmaz. Onun dünyaya öğretmek istediği bir şey vardır. Hazza ve sevince, umum hayat tecellisine karşı dinmeyen bir kin, affetmeyen bir düşmanlık. İşte bunun için yolunun üs­tünde tebessümler dudaklarda donar, kahkahalar kısılır, çocuklar çil yavrusu gibi dağılır.

Sinekli Bakkal sokağında daimî bir ahret havası ya­ratmak isteyen İmam, insanların günah temayüllerinin*3′ karşısında kendini âciz buldu. Mahalle halkı neşeli, gü­rültülü, bidüziye Allah yolundan şeytan yoluna kayan insanlardı. Fakat o meyus olacak hilkatte değildi. İmam karısını genç kaybetti ve bir daha dünya evine girmedi. Emine adlı bir kızından başka kimsesi yoktu. Bu, beyaz gergin tenli, pembe yanaklı, fare kapanı gibi sımsıkı kapanan ince dudaklı, küçük kara gözlü bir kızca­ğızdı. Temizdi, hamarattı, titizdi, mahalle çocuklarıyla oynamaya tenezzül etmezdi. Suratsızdı, gülmezdi, İmam’ın akidesinin biricik timsali gibiydi. Fakat insanları ummadıkları yerden vuran aksi talih, İmam’a Emine’nin eliyle en acı bir darbe indirdi. Kız on yedi yaşında iken mahallede haylazlığı ile meşhur zenne rolüne çıkan “Kız Tevfik” lâkaplı bir delikanlıya kaçtı. Esasen münase­betleri mektep sıralarında başlamıştı. İki çocuk aynı rahle önünde diz çökmüşler, aynı kalfa peşinde mektebe gitmişler ve başlanma alaylarında “Sol cennetin ırmakla­rı” ilâhisini bir ağızdan söylemişlerdi. Dışı ve içi hiç birbi­rine benzemeyen bu iki çocuğu, tabiat, hesaba, mantığa sığmayan hikmetiyle*3′ birleştirivermişti.

Tevfik ta o zamanlarda uzun bacaklı, gürbüz, kesta­ne rengi gözleri bir kız çocuğu gibi tatlı, kırmızı dudakla­rı durmadan söyler, yaramaz, maskara bir oğlandı. Yürüyüp söylemeye başladığı andan itibaren herke­sin taklidini yapmış bütün mahalleyi güldürmüştü. Dul annesiyle dayısı bakkal Mustafa Efendi’nin evin­de yatar kalkardı. İhtiyarın bütün ısrarına rağmen ne bir yere çırak oldu, ne de bir sanata girdi. Başıboş, İstanbul sokaklarında sürter dururdu. Bütün havailikle beraber gene İstanbul’un hudaî nabit yetiştirdiği halk sanat­kârlarının hususiyetlerini de gösteriyordu.

Sanatkârlık şöhreti pek erken, dayısının bahçesinde Ramazan geceleri Karagöz oynatırken başladı. Bu işten oğlana cep harçlığı çıkacağını hesap eden Mustafa Efendi itiraz etmedi. Memulünden çok kolay kopardığı izni alır almaz, Tevfik, tavan arasından eski mukavva kutula­rı sırtladı, indirdi; dükkândan beş on renkli kalem aşırdı; bir hafta mütemadiyen kesti, biçti, boyadı; bir alay ka­ğıttan sanatkâr ortaya attı. Hatta Karagöz takımına bir iki yeni sima bile ilâve etti.

Başkaları Mustafa Efendi’ye benzeyen bakkal, İmam’a benzeyen, yerden bitme, koca sarıklı bir ihtiyar Kılığının, lâkırdısının İstanbul’dan başka olmasını bu defa bütün acılığı ile duyuyordu. İstanbul’dan birdenbire nefret duyuyor, Manastır’ı mukaddes bir kıta hatırlıyor ve bu kibirli Şehir’ e Manastır ‘ın ne mal olduğunu göstermeye kendi kendine yemin ediyordu. Bununla beraber ona bu kadar acı veren sokakta gene her gün do­laşıyordu. Bakkal kızla, gözden göze birbirlerine ilânı harp et­miş gibi bakışıyorlardı. İkisi de birbirinin konakla müna­sebetini bilmiyorlardı.

Bir akşam üstü, Sabiha Hanım’a gül getirmek için bahçeye çıkan Rabia, Bilâl’i fidanlıkta buldu. Rabia’yı orada görünce şaşkınlıktan parmağına batır­dığı gül dikenini emmeye çalışan Bilâl de oldukça şaşırdı Bakkal kızın konak halkındanmış gibi konuşucu, Bayram Ağa’nın yeğenini düşündürdü. Sakın, uşakların hayranlıkla bahsettikleri hafız kız bu olmasın Gülleri kesti, demet yaptı. Sonra bir tek sarı gül ko­pardı. Utancından yüzü pancar gibi, kıza bakmaya cesa­ret edemeyerek, gülü uzattı.
Rabia’nın ilk hissi, gülü ayağı altında ezmek, Bilâl’”1 suratına fırlatmaktı. Fakat sarı gülleri o kadar severdi bilâl ihtiyar Bilâl’ın uzattığı gülü burnuna götürdü, kokladı…

Tevfİk, Kabasakal Kıraathanesinde perdesini kurdu, Fakat perdeye aksettirdiği gölgeler seyircileri hem düşündürüyor, hem güldürüyordu. Oyun eski oyundu ve her vakit padişahın ömrüne dua ile başlar, dua İle biterdi. Kâğıt kuklaların kıyafetle­rinde de zahirî bir tahavvül yoktu. Fakat ruhları de­ğişmişti. Meselâ “Mirasyedi” o an manevî aptal züppe, küçük bey değildi. Dalkavukları parasını alıp onu maska­ra etmiyorlardı. Tevfik’in “Mirasyedi”si becerikli ve kur­nazdı. Parası hiç tükenmiyordu.
Abdülhamid’in mürteşî azılı büyük memurların­dan pek farklı değildi, hatta vaktiyle Gelibolu Mutasarrı­fı1 ‘ olan zamanın Dahiliye Nazın Zâti Bey’e benzemi­yor değildi. Arnavut rolüne çıkan kâğıt kukla zamanın Tüfekçi Başısını çok hatırlatıyordu. Kıyafet, üslup, ifa­de hep eski fakat “semboller yeni idi. Yalnız bunu o ka­dar sanatkâr bir karışıklıkla, mantığa sığmaz vakalar fasında gösteriyordu ki onu yakalayıp şunun bunun ka­rikatürünü yapmakla itham etmek çok müşküldü

ihbarları üzerine mahdum bendelerinin münasebette bulunduğu bilcümle eşhas göz hapsi al­tındadır. Bunlar arasında Fransız postahanesine sık de­vam eden piyano muallimi Peregrini’nin posta haneden çıkarken üstündeki evrak, elindeki paket yankesiciler ta-’ rafından çalınmıştır. Vak’aya şimdilik âdi bir zabıta vakıa süsü vermek için merkumun^ saati de aşırılmıştır. Şikâyeti üzerine bulunacağı vaadedilmiş, biraz sonra iadesi takarrür etmiştir. Mektuplar bir Fransız musikişinasından; paketteki kitap İtalyancadır. Dante is­minde bir herifin cehennem hakkında bir risalesi olduğu anlaşılıyor. Evrak ve kitap takdim ediliyor. Takibat esna­sında ecnebi mümessil ve müesseseleriyle bir güne me­sele çıkarılmayacağı, kapitülâsyonlar ahkâmının^ nazar-ı itibara ^ alınacağı arz edildi.
Arkasına iki sivil memur konulmuş, firara teşebbüs ettiği takdirde derhal tevkifi emredilmiştir. Beyrut’ta kimlerle münase­bette bulunduğu tetkik edilecek, muhaberatı sıkı bir teftişe tâbi tutulacaktır. Mütecasirlerin beş on güne kadar ele geçirileceği arz ve…”

Paşa’nın Padişah nezdinde^6′ eski itibarını kazandığı o kadar aşikârdı ki bunu Sabiha Hanım da anladı. Fakat buna rağmen hâlâ yüzü endişeliydi, dalgındı. Bilhassa^7′ karısına karşı muamelesi çok garipti. Sabiha Hanım’la yüz yüze gelince başını çeviriyor, gözlerine bakmaktan çekiniyordu. Bu vaziyet Beyrut’tan ilk şifreli telgrafı alıncaya kadar sürdü. Sonra biraz açıldı. Hilmi ilk günleri kimse ile temas etmemişti. Gerçi oğlunun hıyaneti tebeyyün ederse herhangi bir Genç Türk’e yapacağı cezayı hat­ta ziyadesiyle ona yapacaktı. Bununla beraber oğlan bu işten alnı açık çıkarsa Eyüp Sultan’a kurban kesecekti. Bu iyi ihtimal gün geçtikçe kuvvetleniyor ve Paşa ümitleniyor, ferahlanıyordu. Hatta, o akşam çoktan ter­lettiği eski bir âdeti ihya etti. Karısının odasında kah­ve, nargile içmeye geldi. Rabia ile şakalaşacak, ona bir iki söyletecekti.

Bulunduğu semtin adını almış olan bu dar. sokak, Sinekli Bakkal ‘dır. Dünyanın herhangi bir yoksul mahallesinden pek farklı o] mayan, bir genç çitten çok bir toplantı yeri gibidir. Bu sokakta oturanlardan biri de ma­halle imamıdır. Onun kızı Emine. Kız Tevfik diye anılan bir halk sanatçısıyla evlenir. Bu Tevfik, orta oyunu, karagöz gibi peylerle vakit geç­irir. înadım ve iradesini anasından, yeteneklerini ise babasından alan bir kızları dünyaya gelir. Rabia Emine, Tevfik’le birlikte sokaktaki İstanbul Bakkaliyesini işletmektedir. Babası imam ise, Rabia’yı biraz büyütüp. hafif yapar. Mahallenin kibar konağı da vardır: Selim Paşa konağı Bu konak, babına bir âlemdir. Selim Paşanın hanımı, dünyanın tadını çıkarıp, yaşlandıkça ölüm korkularına kapılmış, teselliyi nerede buluğ çağını aşırmış bir kadındır. Oğlu Hilmi ise, Jön Türklerle ilgisi olan birr ihtilalcidir. Büyüklük pepeşinde bir hayal adamı. Konağa giren çıkan pek çoktur. Peregrini adındaki bir italyan piyanist, Vehbi Dede adında Mevlevi dervişi bunların başlıca l an arasındadır.

Rabia, mevlit ve Kur’an okumaktaki şöhretiyle Selim paşa konağına kapılanır. Peregrini ‘yı orada tanır. Bu parası bol, aklı kıt sanatçıyla anlaşırlar. Vehbi Dede’den musiki dersleri alır. Mahallenin cücesi Rakım Amca, İstanbul Bakkaliyesinin sürekli müşterilerinden Tevfik’in en yakın arkadaşlarındandır. Tevfik, fırsat buldukça karagöz oynatır Ama başka işlerde görür. O zaman Fransız postanesi bizimkinden ayrı olduğu ve feslilerin öyle yerlere girmesi kuşku uyandıracağı için Hilmiy’le Paris’ten gönderilen sakıncalı gazete ve kitapları, Tevfik, orta oyundaki ustalığı sayesinde kadın kılığına girip almakta, Hilmi’ye götürmektedir. Bir gün, bu kılıkla yabancı postahaneye girdiği saptanır ve yakalanır. Tevfik’in yakalanmasına neden, kayınpederi olan imamdır,

Çünkü imam, bu günah işleyen soytarıyı hiç sevmez, önü haber verir. Tevfik,zaptiye dairesinde Göz Patlatan Hakkı adındaki zorbanın sıkı işkenceleriyle sorguya çekilmesine karsın; dayanabildiği kadar, Hilmi’nin adını vermez. Sürgüne yollanır. İs anlaşıldığı için Paşanın oğlu Hilmi de, Zaptiye Nazın olan babasının emriyle, sürgünler arasındadır. Tevfik’le aynı yere, Şam’a sürüleceklerdir.

Tevfik yokken Rabia, Rakım Amcanın yardımıyla dükkanı idare eder, Vehbi Dede ve Percgrini de kendisine arkadaşlık ederler. Ama ba­bası sürgüne yollandığından sonra bir daha Selim Paşa konağına ayağı­nı basmaz. Konakta pek sevdiği bir cariye vardır. Kanarya Hanım. Bu Kanarya Hanım da aslında evlenip çırak çıkmıştır. Rabia, ramazanlarda camileri gezer, mukabele okur, ara sıra mevlitlere çağrılır. Şehzade Nihat Efendinin yalısında da, mevlit okumaya davet edilir. Rabia yalıya gittiği zaman iç salonun kapıları açılarak Sinekli bakkal mescidinin büyük bir toplantı yeri hâline getirildiğini görür.

Renkli papatya başlarına benzeyen yüzlerce başı örtülü kadın dinleyicisi vardır. Bu duygulu kalabalığa yanık ve dokunaklı sesiyle mevlit okuduktan sonra, salonun sonunda çok güzel bir mermer heykele benzeyen sarışın bir kadın görür. Bu, Kanarya Hanımdır. İki eski dost, çığlık çığlığa birbirlerinin boynuna atılırlar.

Peregrini, Rabia’nın okuduğu mevlide; karakterine, olgunluğuna hayrandır Sonunda, tasarısını Vehbi Dede’ye açar. Onun da uygun bulması üzerine Rabia ile evlenmek için dinini değiştirir, Osman adını alır.

Gerçi Vehbi Dede de, hiç kimseye bir şey sezdirmediği hâlde Rabia’vj içten içe sevmektedir. Ama onunki maddî bir sevgiden çok dervişçe bir sevgidir. Yani Rabia’da güzelliğini bulan Tanrı sevgisi..

İmam da, Emine de Ölmüş oldukları için Osman’la Rabia evi alırlar. Dükkanın üstüne yerleşirler. Rabia’nın gebeliği çok sıkıntılı geçmektedir. Sonunda İstanbul’da ilk defa yapılan bir sezaryen ameliyatıyla kurtulur Bir oğlu olur. Bu mutlu olayı izleyen yıllarda 1908 Meşrutiyeti Sürgünler yerlerine dönerler. Geri gelen sürgünler arasında Tevfikd1 vardır. Rabia, Osman, Rakım Amca, mahallenin kibar tulumbacısı Sabit Bey, bütün Sinekli Bakkal, Tevfîk’i karşılamaya giderler. Vaktiyle padişah haini diye sille tokat istanbul’dan sürülenlerin hepsi, şimdi birer özgürlük kahramanı olarak dönmektedir.

Tevfik’in bu gibi politik görüşlerle hiç ilişiği yoktur. Vapur rıhtıma yanaşıp da sürgünler çıkınca karşılama törenleri başlar. Sabit Bey bire-mir verince Sinekli Bakkal takımı, Tevfik’i bile ürkütüp saklanacak yer aralan bir coşkunlukla gösterilere başlar. Sinekli Bakkal delikanlıları, şişmanca bir adamı omuzlarına alırlar. Tevfik’in mahalleye dönüşü do­layısıyla ateşli bir Özgürlük nutku çeken bu adamı Tevfık hemen tanır: bu zaptiye dairesinde kendisine işkence eden Göz Patlatan Muzafferdir. Vehbi Dede ile Osman, Tevfik’in koluna girerler, ona bir torunu olduğu­nu haber verirler.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>