Etiket arşivi: ZBIGNIEW BRZEZINSKI eserleri

Zbıgnıew BRZEZINSKI Büyük Satranç Tahtası

Beş yüz yıl kadar önce, kıtalar siyasi olarak karşılıklı etkileşime başladıklarından bu yana, Avrasya dünya iktidarının merkezi olmuştur. Yirminci yüzyılın son on yılı, dünya olaylarında büyük bir kaymaya tanıklık etmiştir. Tarihte ilk kez, Avrasyalı olmayan bir ülke, Avrasya güç ilişkilerinde en üstün güç olarak ortaya çıkmıştır.

            İşte, küresel olarak üstün bir Amerika’nın, karmaşık Avrasya güç ilişkileriyle nasıl baş edeceği ve özellikle düşman bir Avrasyalı gücün ortaya çıkmasını önleyip önleyemeyeceği sorunu, Büyük Satranç Tahtası’nın ana meselesini oluşturmaktadır.

Kitap, “Yirminci yüzyıl sona ererken, ABD dünyanın tek süper gücü olarak ortaya çıkmış bulunuyor. Başka hiçbir ulus benzeri bir ekonomik ve askerî güce sahip değil. Dünyadaki bu istisnaî rolünü sürdürebilmesi için ABD’nin küresel stratejisi ne olmalıdır?” sorusuna cevap arayan bir incelemedir.

Yazara göre Avrasya geleceğin “Büyük Satranç Tahtası”dır. Amerika’nın bu satranç tahtası üzerindeki öncelikli oyuncu olarak görevi; Avrupa, Asya ve Orta Doğu’daki anlaşmazlıkları, başka herhangi bir rakip süper gücün Amerikan çıkarlarını tehdit edecek biçimde ortaya çıkmasını engellemek üzere yönlendirmektir.

Kitapta, ABD’ye bu yönde yapması gereken stratejik çalışmalar teklif edilmekte bölge bölge uygulanacak Amerikan politikası önerilmektedir. Bu inceleme ve teklifler yedi bölüm halinde ele alınmıştır.

                   (2)     Birinci Bölüm “ Yeni Tür Bir Hegemonya”         :

Amerika’nın küresel üstünlüğü ele geçirmesinin kısa öyküsü anlatılmakta ve ABD’nin tarihte ortaya çıkmış olan zamanının süper güçleri ile mukayesesi yapılmaktadır. ABD’nin tarihteki diğer süper güçlerle olan farkının küresel güç olmakta yattığı belirlenmektedir. ABD’nin küresel gücün belirleyici dört alanı olan “askerî, ekonomik, teknolojik ve kültürel” alanlarda üstün olduğu, bu sebeple de Amerika’nın rakipsiz bir cazibeye sahip olduğu ve tüm dünyada ABD’ye tabi olmak isteyen birçok devlet bulunduğu belirtilmiştir.

Yazar tarafından, “Amerika, küresel gücün belirleyici dört alanında üstün durumdadır: askeri olarak eşiti olmayan bir küresel erişime sahiptir; ekonomik olarak, Japonya ve Almanya (her ikisi de küresel iktidarın diğer niteliklerinden haz etmezler) tarafından bazı bakımlardan meydan okunsa da küresel büyümenin ana lokomotifi olmaya devam etmektedir; teknolojik olarak, yenileşmenin bıçak sırtı alanlarında genel öncülüğü elinde bulundurmaktadırlar ve kültürel olarak, bazı kabalıklara karşın, özellikle dünya gençliği arasında rakipsiz bir cazibeye sahip bulunmaktadır. Tüm bunlar Amerika Birleşik Devletleri’ne başka hiçbir devletin ulaşamadığı bir siyasi etki sağlamaktadır. Bu dördünün birleşimi Amerika’yı yegâne kapsamlı süper güç yapmaktadır. “ şeklinde ifade edilmiştir.

 Kültürel egemenlik, Amerikan gücünün az değerlendirilen bir yönü oluşmuştur. Amerikan kitle kültürü, özellikle dünya gençliği üzerinde manyetik bir çekim oluşturmaktadır. Bu çekim gücü, onun yansıttığı hazza dayalı yaşam biçiminin niteliğine dayandırılabilir, ama küresel cazibesi inkâr edilemez. Amerikan televizyon programları ve filmleri küresel pazarın yaklaşık dörtte üçünü kaplamaktadır. Amerika’nın geçici hevesleri, yemek alışkanlıkları ve hatta giysileri dünya çapında giderek taklit edilirken, Amerikan popüler müziği aynı derecede baskındır. İnternet’in dili İngilizcedir ve küresel bilgisayar sohbetlerinin büyük bölümü de Amerikan kaynaklı olup küresel söyleşilerin içeriğini etkilemektedir. Son olarak, Amerika, yaklaşık yarım milyon yabancı öğrencinin ülkeye akın etmesiyle ve bunların en yeteneklilerinin bir daha ülkelerine geri dönmemeleriyle ileri eğitim arayanların Kâbe’si haline gelmiştir. Amerikan üniversitelerinden mezun olanlara her kıtadaki hemen her hükümette rastlanmaktadır.

Amerika’nın bu kadar büyük siyasî gücü ve cazibesi olması, dolayısıyla diğer devletler ABD’deki aynı etnik veya dinî kimlik taşıyan grupları harekete geçirerek lobicilik faaliyetleri ile Amerika’nın dış politikasını etkileyerek, bu gücü kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışmaktadır. En etkili lobiler Yahudi, Yunan ve Ermeni lobileridir.

                   (3)     İkinci Bölüm “Avrasya Satranç Tahtası”   :

“Amerika için ana jeopolitik ödül Avrasya’dır. Dünya olayları, beş yüz yıl boyunca, bölgesel egemenlik için birbirleriyle dövüşen, küresel iktidar peşindeki Avrasyalı güçler ve halklar tarafından belirlenmiştir. Şimdi Avrasyalı olmayan bir güç, Avrasya’da öncüdür ve Amerika’nın küresel önceliği doğrudan doğruya Avrasya kıtasındaki hâkimiyetini ne kadar süreyle ve nasıl bir etkiyle sürdürüleceğine bağlıdır.

Dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 75’i Avrasya’da yaşamaktadır ve hem ekonomik girişimler hem de yeraltı zenginlikleri bakımından dünyanın fiziksel zenginliklerinin de çoğu oradadır. Avrasya, dünya GSMH’sının yüzde 60’ına ve bilinen enerji kaynaklarının dörtte üçüne sahiptir. Avrasya’nın gücü ABD’ninkini gölgede bırakmasına rağmen Avrasya’da siyasî bütünlük oluşturulamaması nedeniyle Amerika bu boşluktan yararlanmaktadır.

Avrasya aynı zamanda dünyanın siyasal olarak en iddialı ve dinamik devletlerinin bulunduğu yerdir. Amerika Birleşik Devletleri’nden sonra en büyük altı ekonomi ve en büyük altı silah alıcısı Avrasya’da bulunmaktadır. Dünyanın biri hariç resmi olarak bilinen tüm nükleer güçleri ve de gizli nükleer güçlerinin tümü Avrasya’da bulunmaktadır. Bölgesel hegemonya ve küresel etki heveslisi olan, dünyanın en kalabalık nüfuslu iki devleti Avrasyalı’dır. Amerikan önceliğinin bütün potansiyel siyasi ve/veya ekonomik meydan okuyucuları Avrasyalı’dır. Özetle, Avrasya’nın gücü büyük ölçüde Amerika’nınkini gölgede bırakmaktadır. Bereket versin ki Avrasya Amerika’ya göre, siyasal olarak bir bütün oluşturmak için fazla büyüktür.

Ayrıca Avrasya, üzerinde birden fazla oyuncu olan bir “Büyük Satranç Tahtası”na benzetilmiştir. Avrasya ise, Batı, Orta Alan, Güney ve Doğu olmak üzere dört farklı alana bölünerek incelenmiştir.

Mevcut küresel koşullarda, Avrasya’nın yeni jeopolitik haritasında kilit önemdeki en az beş jeostratejik oyuncu ile beş jeopolitik mihver (bunların son ikisi belki de kısmen oyuncu olarak nitelendirilebilir) belirlenebilir. Fransa, Almanya, Rusya, Çin ve Hindistan büyük ve etkin oyunculardır, öte yandan İngiltere, Japonya ve Endonezya çok önemli ülkeler olmakla birlikte bu şekilde nitelendirilemezler. Ukrayna, Azerbaycan, Güney Kore, Türkiye ve İran kritik olarak önemli jeopolitik mihver rolünü oynarlarken, Türkiye ve İran’ın her ikisi de bir ölçüde, sınırlı kapasiteleri dâhilinde aynı zamanda jeostratejik olarak da etkindirler. 

                   (4).    Üçüncü Bölüm “ Demokratik Direnek Noktası”         :

ABD-Avrupa ilişkileri ve Avrupa’nın Avrasya’nın kontrolündeki etkisi, ABD’nin ne tür bir Avrupa istediği ve ne tür bir Avrupa’yı desteklemeye hazır olduğu, AB ve NATO’nun genişleme süreci, Almanya ve Fransa’nın konumları NATO – Rusya ilişkileri incelenmiştir.

Amerika Birleşik Devletleri her zaman birleşik bir Avrupa davasına olan sadakatini dile getirmiştir. Daha Kennedy döneminden bu yana standart niyaz “eşit ortaklık” olmuştur. Resmi Washington, tutarlı biçimde Avrupa’nın, küresel liderliğin hem sorumluluklarını hem de yüklerini Amerika’yla paylaşabilecek kadar güçlü tek bir varlık olarak ortaya çıkması yönündeki arzusunu dile getirmiştir.

Türk-İran mihverlerinin potansiyel olarak saldırıya açık oluşları ile en üst seviyesine çıkartılan bir diğer büyük belirsizlik, büyük ve jeopolitik açıdan değişken Orta Asya alanında ortaya çıkmaktadır. Karadeniz’deki Kırım’dan doğuya doğru Rusya’nın yeni güney sınırları boyunca, Çin’in Xinjiang eyaletine, sonra aşağıya Hint Okyanusu’na ve sonra oradan batıya doğru Kızıl Deniz’e, sonra kuzeye doğu Akdeniz’e ve tekrar Kırım’a uzanan bölgede 25 küsur devlette yaklaşık 400 milyon insan yaşamaktadır. Bunların hemen tümü etnik ve dinsel olarak heterojendir ve pratikte hiçbirisi istikrarlı değildir. Bu devletlerin bazıları nükleer silah edinme süreci içindedirler.

Potansiyel olarak en tehlikeli senaryo, Çin, Rusya ve belki de İran’ın oluşturacağı “anti hegemonyacı” ve yalnızca ideoloji aracılığıyla değil, fakat birbirini tamamlayan ıstıraplarla birleşmiş büyük bir koalisyondur. Bu, büyüklük ve genişlik açısından bir zamanlar Çin-Sovyet bloğunu andırabilir, ne var ki bu kez Çin lider, Rusya da izleyicisi olurdu. Bu ittifaktan kaçınmak, her ne kadar uzak olursa olsun ABD’nin aynı anda Avrasya’nın batı, doğu ve güney çevrelerinde jeostratejik beceri göstermesini gerekli kılacaktır.

Bu incelemeler neticesi Amerika’ya önerilen dış politika alternatifleri belirtilmiş, ABD’nin Avrupa’daki merkezi jeostratejik hedefi Brzezinski tarafından “Daha gerçek bir Atlantik ötesi ortaklık aracılığıyla Avrasya kıtasındaki köprü başını sağlamlaştırmak, böylece de büyüyen bir Avrupa’nın Avrasya’ya uluslar arası demokratik ve işbirlikçi düzenin yansıtılması için daha uygun bir sıçrama tahtası olabilmesini sağlamak.” şekilde özetlenmiştir.

                   (5)     Dördüncü Bölüm “Kara Delik” :

SSCB’nin dağılması ardından ortaya çıkan bölgesel sorunlar incelenmiştir. Burada Rusya’nın yeni jeopolitik konumu, yeni ortaya çıkan devletlerin önemi – Ukrayna, Azerbaycan, Kazakistan gibi – incelenmiştir.

Sovyetler Birliği’nin çöküşü muazzam jeopolitik karışıklık yarattı. Sovyetler Birliği’nin yaklaşan çözülmesinden dış dünyadan genel olarak daha az haberdar olan Rus halkı bir gecede, kıtalar ötesi bir imparatorluğun artık egemenleri olmayıp Rusya’nın sınırlarının Kafkasya’da 1800’lerin başındaki, Orta Asya ‘da 1800’lerin ortalarındaki ve (daha dramatik ve acı verici olarak) batı’da yaklaşık 1600’lerde, Korkunç İvan’ın hükümranlığının sonrasındaki konuma geri döndüğünü öğrendiler. Kafkasya’nın kaybı yeniden dirilen Türk etkisi hakkındaki stratejik korkuyu canlandırdı. Orta Asya’nın kaybı bölgenin anormal enerji ve maden kaynaklarıyla ilgili eksiklik duygusu yaratırken bir yandan da potansiyel bir İslami meydan okuma hakkında endişe yarattı ve Ukrayna’nın bağımsızlığı, Rusya’nın kendini vakfettiği ilahi ortak Pan-Slavik bir kimliğin sancak taşıyıcısı olma iddiasının özüne meydan okudu.

Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT)’nun ortaya çıkışı, politikaları ve bu duruma karşı yeni bağımsızlığını kazanan devletlerin tepkileri anlatılmış, AB ile BDT’nin mukayesesi yapılmıştır. Sonuçta Rusya’nın tek seçeneğinin “Osmanlı sonrası Türkiye’nin yayılmacı özlemlerini bir tarafa atıp kasıtlı olarak modernleşme, Avrupalılaşma ve demokratikleşme yolunu tutmaya karar verdiğinde seçtiği rotayı taklit etmek” olduğu ima edilmektedir.

                   (6)     Beşinci Bölüm “ Avrasya Balkanları”        :

Beşinci bölümde ise yazar ikinci bölümde açıklanan küresel istikrarsızlıkların merkezi alanını oluşturan Türkiye’nin de içinde bulunduğu Güneydoğu Avrupa, Orta ve Güney Asya’nın belli kesimleri, Basra Körfezi ve çevresiyle Orta Doğu’yu içine alan bölgeyi incelemiştir.

Yazar Afganistan, Tacikistan, Kırgızistan, Kazakistan, Hazar Denizi havzası, Rusya’nın Güney kısımları – Kafkasya, Çeçenistan, Gürcistan, Ermenistan, Türkiye’nin Kuzeydoğu bölümü, İran’ın kuzey kesiminden oluşan bölgeyi Avrasya Balkanları olarak nitelemiştir. Türkiye ve İran diğer ülkelere nazaran siyasal ve ekonomik olarak çok daha sağlamdır. Avrasya Balkanları’nda bölgesel nüfuz açısından etkin rakiplerdir ve dolayısıyla her ikisi de bölgenin önemli jeostratejik oyuncularıdırlar. Aynı zamanda her iki ülke de potansiyel olarak iç etnik çatışmalara karşı hassastır. Eğer bunlardan birisi ya da her ikisi birden istikrarsızlaştırılacak olursa, bölgenin iç sorunları halledilemez hale gelebilir. Öte yandan Rusya’nın bölgede egemenlik kurmasını sınırlamaya yönelik çabalar boşa gidebilir.

                   (7)     Altıncı Bölüm “Uzakdoğu Çapası”    :

Japonya’nın ve Güney Kore’nin ABD için önemi anlatılmıştır. Çin ile olan ilişkilerinde Amerika’nın politikasının ne olması gerektiği Çin – Japonya – ABD üçgeninde tartışılmış, Japonya’nın küresel Güç olma isteği incelenmiştir.

Çin ciddi siyasal kesintilerden kaçınsa ve bir şekilde olağanüstü ekonomik büyüme oranlarını çeyrek yüzyıl daha sürdürmeyi başarsa bile hala çok yoksul olacaktır. Halkının önemli bir bölümünün gerçek yoksulluğu bir yana GSYH’sının üçe katlanması bile Çin nüfusunu kişi başına düşen gelirde dünya uluslarının alt sıralarında bırakacaktır. Tüketim malları bir yana, kişi başına düşen telefon, otomobil ve bilgisayar sayısı da, çok düşük olacaktır.

Özetlemek gerekirse; 2020 yılına kadar en iyi koşullarda dahi Çin’in küresel gücün kilit bileşenleri içinde gerçekten rekabet edebilir olması olası değildir. Ne var ki, öyle olsa dahi, Çin Doğu Asya’da ağır basan bölgesel güç olma yolundadır. Daha şimdiden jeopolitik olarak anakarada belirleyicidir. Ordusu ve ekonomisi, Hindistan hariç yakın komşularını cüceleştirmektedir. Dolayısıyla Çin’in; tarihinin, coğrafyasının ve ekonomisinin buyruklarıyla uyum halinde kendisini giderek bölgesel olarak iddialı kılması doğaldır.

Çin – Rusya ilişkilerine de bu bölümde değinilmiştir. Sonuç olarak ABD için Japonya’nın yaşamsal ortak olduğu, ancak Çin’e karşı Japonya’nın askerî müttefiki olunmaması gerektiği belirtilmiştir. Japonya ile Amerika’nın küresel ortak olması gereği üzerinde durulmuştur. Ayrıca Amerika’nın Japonya ve Güney Kore’deki askerî gücünü de muhafaza etmesi teklif edilmektedir.

                   (8)     Yedinci Bölüm “Sonuç”   :

                                   (a)       Amerika’nın Avrasya’da hakem olduğu ve hiçbir büyük Avrasya sorununun Amerika’nın katılımı olmaksızın ya da Amerikan çıkarlarının tersine çözülemeyeceği,

                                   (b)       ABD’nin şimdiki konumunun hiçbir ulus devlet tarafından tehdit edilemeyeceğini ancak, uluslar arası anarşinin ABD liderliğini tehdit edecek tek alternatif olduğu,

                                   (c)       Ayrıca Amerika’nın küresel önceliğini tehdit etmeyen bölgesel güçlerin yükselişini düzenlemeye öncelik vermesi gerektiği,

                                   (ç)       Fransa ve Almanya’nın Avrupa’daki kilit rolleri üzerinde durulmuş, Rusya’nın küresel işbirliği sistemine adım adım asimile edilmesi gerektiği belirtilerek, Rusya’yı NATO’nun karar veren bir üyesi yapmanın uygun olmayacağı,

                                   (d)       Avrupa’dan dışlanmış bir Türkiye profili çizilerek bunun yaratacağı sorunlara değinilmiş ve ABD’nin Türkiye’nin nihaî olarak AB’ye kabulü için Avrupa’ya baskı yapması ayrıca, Türkiye’ye Avrupalı bir devlet gibi davranması ve Boru – Enerji Hatları projelerinin desteklenmesi gerektiği,

                                   (e)       Bir Trans-Avrasya güvenlik sistemi kurulması,

                                   (f)        Son olarak gelecekte ABD gibi küresel bir gücün tekrarlanamayacağı tezi ileri sürülerek, ABD’nin bugünkü gücünü kaybetmesi durumunda yerinin dolmayacağı belirtilmiştir.

 

 

2.         HAZIRLAYANIN:

            A.        ADI SOYADI                        : Yavuz BULUT

            B.        RÜTBESİ                             : J.Ütğm.

            C.        GÖREVİ                                : Hdf.Pl.Sb.

            Ç.        DEĞERLENDİRMESİ        :

            Kitapta, dünyanın tek süper gücü olan Amerika Birleşik Devletlerinin;

            *          Avrasya’daki ülkeler ile (Çin, Japonya, AB ) ilişkiler derinlemesine incelenmiş,

            *          Süper güç olarak hâkimiyetinin devam etmesi için yapılması gereken tezleri açıklanmış,

            *          Tarihi, coğrafi ve siyasi tahliller yapılmış

            *          Soğuk savaş sonrası dünyadaki çıkarlarını net olarak açıklanmıştır.

ZBIGNIEW BRZEZINSKI Büyük Çöküş

HARWARD Üniversitesinde Devlet ve Siyasi Bilimi Profosörü ve Rus Araştırmaları Merkezinde araştırma üyesidir. The Permanent Purge: Politics in Soviet Totalitarianism, Political Controls in the Soviet Army, The Soviet Block: Unity and Conflict önemli eserlerinden birkaçıdır. Sovyetler üzerinde yaptığı gerçekçi analizleriyle tanınır.

B. GELİŞME

Rus makinistlerin daha radikal grubunun Bolşevik lideri Vlademir Ilyech LENİN düşüncelerini uygularken demokratik metodu kabul eden diğer Marksist grup elemanlarını da eleştirir ve Rusya’da sosyalizmin proleter diktası kanalıyla kurulacağını savunurdu. LENİN’e göre Bolşevik liderler sosyalizmi benimsemiş gibi görünerek batının sempatisini kazanmalı ve daha sonra da komünizme doğru ilerlemeliyi.
LENİN gerçek ve hayali muhalefete karşı terörü kullanma taraftarıydı. Yetkileri ele geçirir geçirmez kurduğu gizli polis ile düşüncesini gerçekleştirdi, idareyi sağlam tutabilmek için şiddet ve kitle terörünü kullanmaktan hiç bir zaman kaçınmadı. Kitle terörü kısa zamanda tüm problemleri çözmek için kullanılan idari bir araç haline geldi. Daha da ileri giderek tembellikle suçlanan işçilerin her on kişisinden birinin anında öldürülmesini emretti.
Joseph STALİN, Lenin mirasının asıl anlamını kavrayacak zekaya sahipti. Stalin toplumu baştan yaratma, kırsal ve orta kesimin önemli bir bölümünü yok etme, milyonlarca insanı zorla istedikleri yöne çekme işlemini üstlendi ve dolayısıyla devlet gücünü tarihin hiçbir evresinde görülmemiş ölçüde genişletti. Devletin yetkileri ve bu yetkilerin kapsadığı şiddet oranı zirveye ulaştı. Her şey diktatöre ve onun yönettiği devlete bağlandı.
Stalin’in kurbanlarının toplam sayısı hiç bir zaman tam olarak öğrenilmeyecekse de yirmi milyonu geçti. Yaptığı toplu katliamlar Sovyet sisteminin kurulmasında önemli rol oynadı.
Stalinizm gerçek siyasi hayata yer vermeyen bir politik sisteme dayandığından bir durgunluk başladı. sovyet elit tabakasında dahi huzursuzluk başladı. Elit kesimin ve halkın giderek artan bir bölümün diğer ülkelerde, komünist Doğa Avrupa Bloğunda bile hayat koşullarının daha iyi olduğunu öğrenmeleri Stalin’e olan güveni sarstı.
Değişiklik gerektiği bilinci,reform ve daha büyük yenilikler 1982′de BREZHNEV’ın ölümünden sonra nihayet su yüzüne çıkabildi. Can çekişen sistem Konstantin CHERNENKO tarafından kısa bir süre için düzenlenir gibi oldu ve 1985′de ölümü ile son buldu.
Mikhail GORBACHEV yönetime getirildiğinde, Sovyet Sistemini her hangi bir şekilde tekrar rayına oturtmaya kararlıydı. Fakat henüz ne yapacağına, Leninizm’i mi Stalinizmi kabul edeceğine karar verememişti.
GORBACHEV’in Glasnost (açıklık) kampanyası 1985′de başladığında devletin kokuşmuş teşekküllerinin hataları, ekonomi sektöründeki iyi idare eksikliği ve israflar bir anda gözler önüne serildi. 1987 yılında özellikle devlet ekonomisi planlaması ve idaresi konularında değişim programları yürürlüğe kondu ve bu programları Perestroika (yeniden yapılanma) adı verildi.
GORBACHEV, Politbürodaki meslektaşlarının bile her konuda onu desteklemediği bir ortamda cesaretle adımlar attı. “Perestroika bizim son şansımız”.”Eğer durursak, bu bizim sonumuz olur” diyen lider kapitalist rakipleri ile aralarındaki farkın kendi aleyhlerine açıldığının farkındaydı.
Ülkenin köklü revizyonlara ihtiyacı olduğunu bilen lider sadece ekonomik yapıda değil, sistemin ideolojik kuruluşlarında ve politik meselelerinde de revizyon yapılması gereğini biliyordu.
GORBACHEV yukarıdan yönetilen ekonomik reformlarla aşağıdan körüklenen sosyal baskılarla oluşan politik demokratizasyonu doğrudan birbirine bağlayarak komünist partinin sosyal değişim üzerindeki tesirini azalttı.
Ülkenin her yerinde, hemen hemen her önemli konuda geniş kapsamlı ve ateşli tartışmalar yapılmaya, yer yer protesto gösterilerine başlandı. Perestroika arayışı içinde müsaade edilen bu Sovyet tartışmaları kapsam ve nitelik olarak birbiriyle ilgili on önemli noktaya dayanıyordu. Tartışılan bu konular arasında şunlar sayılabilirdi; Ekonomik reform,sosyal öncelikler,politik demokratizasyon, partinin rolü, ideoloji-din ve kültür, Stalinizm, iç meseleler, AFGANİSTAN’daki savaşla ilgili endişeler, dış politika ve savunma politikası, Sovyet bloğu ve dünyadaki komünist hareketler.
Sistemin yıllardır “totaliter rejim” olarak nitelendirilmesinin sebebi toplumu sadece zorla politik sisteme tabi kılması değil, aynı zamanda ideoloji doğrultusunda yeniden yoğurmasıydı. Toplumun sessiz durması tamamen ittifak içinde olduğunun ispatı sayılmıştı.
Sovyet parti yöneticileri 1988yılı ortalarında politik reformun ekonomik reformdan daha önemli olduğunu söylediler.Gerekli reformlar çeşitli sebeplerden dolayı toplum tarafından çok büyük şevkle karşılanmıyor, eski alışkanlıklar ve atalet değişim için büyük engeller oluşturuyor, halk perestroika’nın getirdiği ekonomik sonuçlara endişe ve şüphe ile bakıyor, işçi kesiminin verimliliğini ödüllendiren reformlara güvenmiyordu. Köylü geleneklerinin yıkıldığını hissederken, idareciler daha fazla sorumluluktan korkuyor ve kaçınıyor, memurlar ise merkeziyetçiliği tercih ediyorlardı.
ÇERNOBİL felaketi için MOSKOVA’yı suçlayan UKRAYNA’lıların arasında yavaş yavaş özerklik arzuları belirdi. Tarihi anıtları korumak amacıyla toplanan binlerce kişi aniden koyu milliyetçi bir gösteri grubuna dönüştü. RUSYA’daki bu hareket diğer uluslar için öncü oldu. MOSKOVA’nın yetkileri hala elinde tutmasına bozulan Rus olmayan halk arasında özerklik arzusu giderek arttı, milli ve dini anlaşmazlıklar su yüzüne çıktı. Daha geniş kapsamlı bir bölgesel ekonomi otonomisi arzusu Rus olmayan azınlıkların en azından bazılarının henüz tam bağımsızlık değilse bile politik otonomi isteklerine dönüştü.
Ekonomik başarıya ancak politik istikrar gözden çıkarılırsa ulaşılacağı veya politik istikrarın ancak ekonomik başarısızlık göze alınırsa sağlanacağı gerçeği görüldü.
Doğu Avrupa’daki komünist uygulamanın ilk on yılında sosyal seviyeleri düşük kişilerin sosyal seviyeleri yükseldi. Bu ülkelerde rejimi kabullenmeye gönüllü bir çok fakir köylü ve radikal endüstri işçisi vardı. Sovyet güdümü için en fazla iç destek ÇEKOSLAVAKYA ve BULGARİSTAN’da,en az ise POLONYA’da mevcuttu.
Doğu Avrupa’nın Sovyetleştirilmesi sırasında insanlara dayanılmaz işkenceler yapılmış, MACARİSTAN’da 387.000 kişi hapsedilmiş, ÇEKOSLAVAKYA’da 600.000′den fazla insan toplama kamplarına kapatılmış, POLONYA’da çıkan isyan 45.000 kişinin öldürülmesi ile bastırılmış ve daha sonra 5.000 kişi daha idam edilmişti.
Batı Avrupa ile sıkı kültürel bağları olan DOĞU ALMANYA, ÇEKOSLAVAKYA, MACARİSTAN ve POLONYA gibi ülkelerde hoşnutsuzluk daha belirgin hal aldı. Bu ülkeler Sovyet üstünlüğünü ve komünist sistemi doğrudan tehdit etmenin akıllıca bir davranış olmadığını öğrenmişlerdi.
POLONYA Sovyet kontrolünde olmasına rağmen homojen bir topluma sahipti. Roma Katolik Kilisesine bağlıydılar. Bu da milliyetçilik duygularının uyanmasında yardımcı olmuştur. POLONYA’lılar bölünmelere karşı koymak ve milli birlik ve iradeyi devam ettirebilmek için her türlü milli unsuru yok etmeye yönelik zorbalıklara karşı koymak üzere gizli ittifak yaptılar.
1970′lere kadar yeni endüstri işçilerinin içinde dinin güçlü katkısı olan kendilerine has bir politik bilinç edinmeleri, sosyal demokrat orijinli, politik güce sahip anti-komünist aydınlarla yeni bağlar kurulması durumun oldukça değişmesine yol açtı. Bu sırada karizmatik işçi lideri Lech WALESA ortaya çıktı. WALESA, POLONYA’yı canlandırıp tüm dünyanın ilgisini çeken ve dayanışma adı verilen hareketlerin lideri ve sembolü haline geldi.
Komünist rejim hala yönetmeye ve güçleri tekelinde tutmaya devam etmesine rağmen ülkenin politik hayatını artık yönlendiremiyordu. Dayanışma yanlısı gazete, dergi ve kitaplar yayınlanmaya başlandı. Halktan gelen baskılar sonucunda POLONYA’lı yöneticiler politik ılıklılık programını uygulamaya karar verdiler. Çoğunluğunu fikir özgürlüğüne sahip parti dışı kişilerin oluşturduğu Danışma konseyi kurdular ve onların tavsiyelerine açık olduklarını bildirdiler. Önceden tabu sayılan bir çok şey artık sansüre uğramayacak, muhalefet kendi görüşlerini dile getirebilecekti. POLONYA komünist yönetimi yavaş yavaş istenmeyerek de olsa, tekelindeki yetkilerden taviz vermek zorunda kaldı.
POLONYA’lılar yeni özgürlükleri sayesinde diğer komşu devletlerdeki muhaliflerine kıyasla daha kolay kongre yapmaya, organize olmaya başladılar.
Kremlin istenmeyerek de olsa kendisini POLONYA’nın özerklik arayışına alıştırmaya çalışıyordu. Sovyetlerin ÇEKOSLAVAKYA’yı istila edişlerinin yirminci yıldönümünde POLONYA – ÇEKOSLAVAKYA ortak bildirisi yayınlanarak devletlerin bağımsızlıklarına tam anlamıyla saygı duyulmasının sağlanması istendi.
MACARİSTAN’daki politik ve ekonomik olumsuzluklar ve POLONYA’nın son durumu Macarlarıda uyandırdı. Etnik azınlıklara özellikle Rumen Transylvania’sındaki yaşayan milyonlarca Macar’a baskılar uygular CEAUSESCU ve rejimi de gelişmelerden nasibini aldı.
Sovyetler jeopolitik konumu nedeni ile POLONYA ve ÇEKOSLAVAKYA ile olan ilişkilerini sürdürmek isterken gelecekten de endişeliydiler. Bu ülkelerin ALMANYA ile ilişkilerinde Almanların toprak istemeleri durumunda kendilerinin güven kaynağı olarak görülmesini istiyorlardı.
Komünizm, yeni ve daha modern bir ÇİN yaratabilmek için üç defa rotasını değiştirmiştir. Her safhada ÇİN komünist politikası, diğer komünist devletlerin ve özellikle SOVYETLER BİRLİĞİ’nin ideolojisinin emirlerinden daha bağımsız hale gelmiş ve doktrini kendi özel durumlarına, kurulu geleneklerine ve milli ihtiyaçlarına göre ayarlamışlardır.
ÇİN’de değişiklikleri yapan üç lider Sun YATSEN, Chiang KAİSHEK ve Mao ZEDONG dur. Bunlardan :Mao’nun fikirleri Marksizm-Leninizm-Stalinizm’in genişletilmiş şeklidir.
Komünistler ÇİN’de güçlerini sağlamlaştırdıktan sonra ülkede ciddi bir endüstrileşme programı başlattı. Bu yönde Sovyet yardımı ve teknikleri benimsendi, ülkeye bir çok Sovyet danışmanlar getirtildi, Çinli öğrenciler Sovyet Üniversitelerine gönderildi. Ülke endüstri sıçrayışını yaparken Mao yeni bir ideoloji formüle ederek ÇİN’in Sosyalizm kuruluşunda ilerlemiş bir döneme girdiğini ilan etti.
1960′lı yıllarda Mao ülkede terör estirmeye başladı. Bu kötü durum Mao’nun 1976′da ölümüne kadar devam etti. 1970′lerde ilan edilen “Dörtlü Modernizasyon” programı ile batı dünyasına açılmayı ve ülkede ki ideolojiyi hedef alıyordu. Modernizasyon Tarım, Endüstri, Bilim ve Teknoloji, Savunma alanlarında gerçekleştirilecekti.
Çeşitli zigzaglarıyla devam ede gelen reform süreci 1987′deki 13 ncü parti kongresinde sona erdi. Kongrede ÇİN’in doktrin bakımından daha esnek olmasını sağlayacak yeni bir ideolojik formül hazırlanmasına karar verildi. Çok sayıda yetenekli öğrenciye yurt dışında okuma izni verildi.

C. ANFİKİR VE SONUÇ

Doktrin ve uygulama düzeyinde Çinliler Sovyetlere oranla Sosyal yenileşme ve Modernizasyon alanında daha ileriye gittiler. Sovyet basını 1987 ve 1988 yıllarında ÇİN reformlarını oldukça ayrıntılı bir şekilde inceledi. 1988 yılı yazında GORBACHEV’in hatırlatmaları sonucu Sovyet Partisi sonunda ÇİN’in yaptığı reformlara benzer tedbirler aldı. Sovyet şehirleri Amerikanlaşmanın özelliklerinden sayılan Pepsi ve Mc Donald’s levhaları ile dolmaya başladı. Bu levhalar Sovyetlerin daha gelişmiş Amerikan tüketici sistemini kabul edişlerinin adeta sözsüz birer şahidi oldular.
Komünizm, Kapitalizm karşısında zirveye yükselmek, insanlığın ilerlemesiyle eşit bir zafer kazanmak yerine Sosyal açıdan geri kalmış Sovyetler Birliğindeki Sistematik çöküşün zaferi olmuştur.Komünizmin çöküşü dünya ile birlikte komünist ülkelerde de gözlendi.Dünya ülkelerinde ki Komünist partiler az veya çok oranda oy kaybettiler.
Komünizm krizinin en büyük iki nedeninden birincisi hiç bir komünist rejimin yönetime halkının özgür isteğiyle gelmemiş ve hiç bir komünist yöneticinin komünizm sürekliliği konusunda halkına seçme şansı vermemesidir. İkincisi ise komünizmin bir sosyal organizasyon sistemi olarak tarihi performansının, insanlara zorla fedakarlık yaptırmak sureti ile inkar edilemeyecek sosyo-ekonomik olaylarla dolu olmasıdır. Hepsinden önemlisi insan faktörünü sonuna kadar kullanmasına rağmen insana hiç önem vermemesidir.
Komünizmin geleceği ne olacak diye düşünüldüğünde komünizmin içinde bulunduğu kritik durumun komünist devletler arasındaki fikir ayrılıklarını artıracağı ve ideolojik çözümsüzlük sürecini hızlandıracağı, SOVYETLET BİRLİĞİ’ndeki değişik milletler arasında ki huzursuzluğu arttırıp bölünmeye sebep olacağı görülmektedir. GORBACHEV, Büyük Rusya Milliyetçilik anlayışını yeniden kabul ettirmek yerine, Rus olamayan milliyetçiliklerin kendilerini göstermelerine yol açmıştır. Sonuçta GORBACHEV, farkında olmadan SOVYETLER BİRLİĞİ’nin parçalanma ihtimalini gündeme getirmiştir.
Komünizm, artık birleştirici bir kavram ve sosyal ilerleme için geçerli bir model olarak Doğu Avrupa’ya uygun değildir. Kavram olarak hiçbir çekiciliği kalmamıştır,model olarak da yöneticiler arasında bile itibarını kaybetmiştir.
Şimdi en güncel konu komünizm sonrası ne olacak sorusudur. Ya ferdi teşebbüse önem veren çoğulcu toplum gelişecek ya da mevcut güç hudutlarda bazı yenilikler yapacak fakat gücünü sürdürebilmek için askeri polisle koalisyon içine girecektir.
İnsan Haklarına verilen önemin tesiri komünizm yok olmasını hızlandırmıştır. İnsan hakları fikrinin zihinlerde uyanması komünist rejimleri zor durumda bırakmıştır. Bu fikir, artık kitlelerin politik ve ideolojik açıdan daha bilinçli hale gelmelerine sebep olmuştur.
Bu durumda batı dünyasına düşen görev komünizm sonrası dönemde ortaya çıkan milliyetçilikten doğan problemler karşısında alınabilecek tek tedbirin konfederasyon kurma olduğunu açıklamak ve bu konuda liderlik yapmaktır.