Etiket arşivi: Yaz Bitmesin Kitap Özeti

icLaL Aydın Yaz Bitmesin

Yatak odam mezarlığa baktığı için pencereden bakmayı sevmiyorum. Sabahları dışarıdaki karanlığın sebebi sulu ve sert yağan karmış. Arabama binip yola çıktığımda aklıma yirmi ‘li yaşlarda yaşanan yaz aşkları ve sonunda ki ayrılıklar geldi. Hiçbir ayrılık onlar gibi olmaz artık.

İstanbul ‘da güneşli bir öğleden sonra evimin penceresinden Arnavut kaldırımlı dik yokuşlu sokağı izliyorum. Öğle uykusuna bir arabanın üstünde yatmış kedileri, gülüp oynayan çocukları, seyyar satıcıları gördükçe içimi basit ama kocaman bir huzur kaplıyor.

Kadın kocasının en yakın arkadaşıyla aşk yaşamaktadır. Ama evliliğini nasıl bitireceğini bilemez. Kadın ve sevgilisi evdeyken kocası arkadaşının evini arar ve telesekretere not bırakır. Cumartesi sevgilisini arkadaşının evine getireceğini söyler ve evin müsait olup olmadığını sorar sonrası derin bir sessizlik…

Adam karısını kızlarının psikologu ile aldatmaktadır. Karısı aldatıldığının farkındadır ve yuvasını kurtarmak için son çare kızlarının psikologuna danışır. Evliliğini nasıl kurtarır diye çözüm aradığı kişinin asıl sorun olduğunu bilmeden…

Kadın iş arkadaşına aşıktır ve sonunda ilişkileri başlamıştır. adamın karısı aldatıldığının farkındadır ama kim olduğunu bilmemektedir. Bir gün kapı çalar ve aldatılan kadın kocasının sevgilisine durumu anlatır. Bu kadını bulması için kocasının sevgilisinden yardım ister. Sonrası tarif edilmez bir sessizlik…

Rahmetli Vehbi KOÇ onca parası olmasına rağmen bulgur pilavıyla, turşu ve soğan yiyemediği için üzülüyordu.
Emel SAYIN bugüne kadar şan ve şöhret uğruna çocuk sahibi olamadığı için içi sızlıyordu.
Hayat aslında bu kadar basitti ama ulaşamadıkça, çözemedikçe bize kocaman geliyordu. Para , nam, güç hiçbiri bedel olamıyordu özlemini çektiğimiz o şey her ne idi ise…
Nasıl aynı her şey, yol kapmacalar, ilanlar. Köşe yazıları, kötümserlik, iyimserlik, tekrarlar…

Bugün gidip saçımı kökten kestirdim, hiç dinlemediğim CD ‘ler aldım çiçekçiye gidip saksı saksı gardenyalar, güller, karanfiller! hepsini masalara taşıdım. Simit ve bir kalıp beyaz peynir almıştım ofise gelirken. Bir şeyler değişsin diye susamlar dişlerime yapışsın diye. Şöyle gitmek geliyor mu? Her ŞUBAT ama. Her ŞUBAT Kasımda birikmeye başlıyor mu bardağın dibine doğru bir tortu?

Mart ayı baharın ilk ayıdır. Nisan yağmurlu olur. Mayıs yazı çağırır ama en önemlisi, Şubat kısa bir aydır. Çabuk geçer.

Elinde bıçak, fayansları seyretmeye başladı kadın. Yemek malzemelerini hazırlamış pişirecekti artık birden büyük bir yorgunluk hissetti. Omuzları düşük sırtı hafif kambur, kaç yıldır bu fayansların önünde yemek pişirdiğini düşündü. Yatak odasına gidip yatağa uzandı. Şu an çekip gitsem diye düşündü. Aynadan kendisine baktı göz altları morarmış, saçlarının bakımsızlığını fark etti, sadece kendisi sorumluydu bundan.

Bütün işleri yapıp ayakkabılarını giydi ve nereye gittiğini bilmeden taksiye bindi. Radyoda sevdiği bir parça çalıyordu. Birden ağlamaya başladı ilk çocuğunun doğumuna , kocasının çapkınlığına , yarım bıraktıklarına, kaçırılmış fırsatlara, hepsine birden ağlıyordu. Sanki yine pişman olarak evinin adresini söyledi şoföre hiç acele etmeden bıraktı kadını evinin kapısına içeri girerken karşı komşusunu gördü. Güldüler birbirlerine. Birbirlerine ne kadar benzediklerini fark etmeden , duvarlar ve fayanslarla birbirinden ayrılmış mutfaklarda sıradan günlerine devam ettiler. Usul usul şarkı söyleyerek ağlayarak hallerine.

13 yaşında evlendirmişler. İlk çocuğunun ne zaman olduğunu hatırlamıyor. Doğan çocuklarının 9 tanesi hayatta kalmış. Toprak çok şey demekmiş. O çok şey yavaş yavaş kayıyormuş ellerinden. Okumak zorundasınız demiş çocuklarına 1950 ‘li yıllarda. Çocuklarının kimi başka yere göç etmiş, kimi yanında kalmış. Her uzun yoldan geleni toprak evin kapısında dakikalarca kucaklayarak karşılamış. Sayılı zaman bitip de dönme vakti geldiğinde, yeşil gözlerinden yaşlar dökülürken dualar etmiş hep.

O yeşil gözlü, gamzeli kadın benim babaannemdi. Yüzünün her çizgisinde şahit olduğu binlerce gün saklıydı. Çocukluğumda bahçede ekmek pişiren komşulardan birinden bana da yağlı ekmek yapmasını istemiştim. Elimde ekmeği gördüğü an gözünde şimşekler çaktı. Çok kızmıştı. Muhtaç değilsen bunu asla yapma dedi. Babaannemin hayattan olacakları vardı. Savunulmayan inançların, kaybedilen toprakların, haksızlıkların mutlaka bir karşılığı olmalıydı.

Dün aniden uzaklarda in kadir gitmediğim yerlerde, nicedir görmediğim insanların arasında olma isteği bastı birden bire. Ruhunuz oturduğunuz sandalyeden kopar, havalanıp kıtalar aşar ve başka yerlere kanat çırpar kıştan kaçan göçmen kuşu gibi hayatı dayanılır kılan sıcaklığın peşine düşer. Böyle onlar için ideal dostları vardır insanın. Bilirsiniz sizden beklentisi yoktur. Kanayan yaralarınızı gösterebilirsiniz. Ön yargısız seversiz.

En naçar olduğunuz anlarda o kola tutunun, o göğse başınızı yaslar o kulağa fısıldarsınız dertlerinizi.

Dün sabah oturduğum yerde kalakaldım. O an, o insanlar, o mekan… o an kopmak istedim bütün bunlardan. O sevgili kol beni tutup çeksin diye bekledim. Mesafemidir acaba, onu her an özlenen bir düşe çeviren. Niye herkes bu kadar yakın ve yaralıyken, hepimiz bu kadar yalnız ve yaralıyız ?

Hiç bitmeyecek sandığımız acılar da bitiyor zamanla…
İzmir’e gidiyordum yıllar önce. Arabalı vapurla karşıya geçerken kalbimdeki acının bitip bitmeyeceğini düşünüyordum. Hiç bitmeyecek gibi gelmişti o anda. Nasıl yaşarım bu kederle demiştim kendi kendime. İzmir’den İstanbul’a gelirken arabanın içini nergis çiçekleriyle doldurmuştum. Çiçeklere bakıp bakıp başka bin anının içinde kayboluyordum. Öteki kadına yenilmenin kederi hiçbir şeye benzemiyor sanıyordum.

Kadın erkek ilişkisi galiba tarihteki en hızlı değişim sürecin yaşıyor. İncelik, zarafet bekleyen kadınlar etraflarındaki erkeklerin sevgilerini gösteriş biçimlerini anlamaya çalışıyor… Kibarlık, incelik ve coşkulu sevmek nedir, anlamlarını bulmaya çalışıyor.

Mutsuzluk ve büyük heyecanlar içinde gidip geldiğim yıllardı. Mutsuz olmak nasıl an meselesi ise herhangi bir şeyden ölesiye mutlu olmak da o kadar kolaydı. Kalbim bedenime büyük geliyordu galiba. Sadece saçlarına aşık olabilirdik herhangi bir yakışıklının. Yada o çok beğendiğimiz şarkıcıya benzemesi bile yeterli bir nedendi. Aşık olunan kişi o dönem her kimse, kareli metot defterlerinin fizik problemlerine ayrılmış sayfalarına defalarca onun adı yazılırdı. Değişik karakterlerde. Birde durmadan imza denemeleri yapılırdı. İmzam öylemi olsaydı, böyle mi olsaydı.

Onu hep saklıyorlardı galiba. Varlığını duyardık ama bize anlatılan ters ayaklı adamlar, cin çarpmış kadınlar gibi bir efsaneydi sanki… Hiç görmemiştim… Sokağa bile çıkarmıyorlardı. Sonra bir gün okul dönüşü evlerinin balkonunda gördük onu. Anlaşılmaz sesler çıkararak bağırıyordu. Çok korktuk. Koşarak evlerimize kaçtık. Merdivenleri çıkarken bacaklarımın nasıl yandığını hatırlıyorum. Kapıdan içeri girdiğimde dizlerim titriyordu. Neden bu kadar korkmuştuk ondan bu kadar? Bilmiyorum…

Gittiğim ilk konserdi. Ankara Arı Sinema’sında binlerce genç tıkış tepiş onları bekliyorduk. Derken, geldiler… Tanrım, çığlık atmanın bir anlamı oldu onları gördüğümüzde…

Günde üç konser veriyorlardı… Konser bitiminde kediler gibi dolandık kulis kapısında ama nafile… Bir imza olsa defterimizde, ne olurdu yani?… diğer konser için hazırlanıyorlardı ve annemin en iyi arkadaşı Ayten Teyze’nin oğlu Nurettin “Hadi gidelim yaa, üşüdüm ben,” dedi. Gittik..

Ortaokul öğrencisiydik ve kışları ders çalışmak için tıkıldığımı odalarda, yazları tünediğimiz bahçe duvarlarında avaz avaz söylüyorduk bütün şarkılarını…Konsere gidemeyenlere ballandıra ballandıra anlattık haftalar boyu. Bir gün mahalleden biri1 “ Artiz oğlum onlar, resimleri de kendileri imzalamıyorlarmış, onların yerine adamları imzalıyormuş,” dedi.

Aha… “Olur mu be!” dedi bir başkası. “Mazhar Fuat Özkan oğlum onlar. Büyük insanlar yani. Bize öyle bir enayilik yapmazlar…”

İnanca bakar mısınız!
Bize bunu yapmazlar… Oturdum, kuşlu bir mektup kağıdına kırmızı kalemle döşendim : “Bu mektubum elinize geçer mi onu da bilmiyorum ama hakkınızda yapılan bu dedikodular bizim çok ağrımıza gitti Mazhar Fuat Özkan abi. Resimleri siz imzalamıyormuşsunuz. Sizin yerinize adamlarınız varmış, onlar imzalıyorlarmış. Ağızlarının payını verdik ama doğrumu yaptık bilmiyorum.”

Bir şüphe eklemeyi de ihmal etmemiştim mektubumun kuyruğuna. Sonra pulunu yapıştırıp 5. Durak’taki postaneden verdim postaya, unuttum gitti…

Çok yağmurlu bir gündü. Okuldan döndüm, kardeşimi öğlen uykunsa yatırdım,annem gelmeden evi de toparlayayım, öyle ders çalışayım derken ayakkabılığın üzerinde gördüm o zarfı. Büyük bir zarf… Üzerinde kırmızı kalemle Sn. İclal AYDIN yazıyor…
Gönderen: Fuat Güner…
Zarftan büyük bir Mazhar Fuat Özkan resmi çıktı. Ardında bir mektup.
Diyor ki Fuat abi:
“Hayır sevgili İclal, onların dediği doğru değil. Hepsini biz imzalıyoruz. Bak ben de senin gibi kırmızı kalemle yazıyorum. Ve bu yazı tipik Fransız yazısıdır. O çocuğa git, bu mektubu göster, bizden selam söyle ve de öp bütün arkadaşlarını. Sizi çok seven Mazhar Fuat Özkan ağabeyin…”

Eğer o otların ince saplarını kırmadan sakallarını koparabilseydik bütün dileklerimiz gerçek olacaktı. Başaklara benzerlerdi, ama yabani otlardı onlar. Gelinciklerin yanında biterlerdi. Tek tek iki yanından fışkıran tüyleri yolardık. Sakal derdik… Sapları hep kopardı…

Sonra gökkuşağının altında koşmaya başladık. Gökkuşağını geçe bilirsek belki o zaman kabul olurdu dileklerimiz. Gökkuşağının altından geç ilmiyordu biz koştukça oda koşuyordu. Sonra biri “Eğer altından geçerseniz kızlar erkek olur, erkeklerde kız” dedi. Ben o gün vazgeçtim koşmaktan. Büyük kabarık etekler giymeyi bekliyordum sabırla. O güne bu kadar az kalmışken neden erkek olaydım ki?…

Dört yapraklı yonca aradık bir zamanda… Bulamadık haliyle… Uğur böceklerini ve örümcekleri öldürmezsek, karıncaların yuvasını bozmasak; kısacası iyi çocuklar olursak duyulur dileklerimiz diye umut ettik.

Saçlı bebek Ebru’yu hatırlıyorum. Aslında hiç unutmadım desem yeridir. Söz etmiştim belki de bir kaç kez…
Öyle beklemiştim ki yollarını o bebeğin. Benim kuşağım anımsayacaktır; kahverengi saçlı, çilli, kollarını göğsünde kavuşturmuş, gözleri gülmekten kısık kısık sevimli kızı. Kolları kucağında birleşik olduğundan bir türlü istediğim gibi gezdiremezdim bebeğimi. Ama yinede kahverengi gür saçlarından gurur duyardım. Ama o kadar çok beklemiştim ki…

Almanya’dan hediye gelen tavşan çikolataların,tarçınlı bisküvilerin, saçlı bebeklere dikilen yastık yorganın, renkli tebeşirle sokağa çizilen zambakların, mahallenin oğlan çocuklarının ve onların ceplerinden taşan cam misketlerin arasından büyüdük gittik…

Sokakta oyun oynamanın tarifsiz özgürlüğünü bilenler, bu tatlı saatleri ansızın ıslatıveren yaz yağmurunun o güzelim kokusunu anımsayacaklardır. O koku pek çok insan için bilinen bir gerçekse de sokakta tam da yakantop oynarken bastıran yağmurun asfaltta, çocuk saçlarında ve meyveleri çalınan bahçelerin toprağında bıraktığı koku bambaşkadır. Ellerimizi koltuğumuzun altına sıkıştırıp ıslanan hanımeli kokusunu da içimize çeke çeke, hikayesinin yarısını da aramızdan birinin uydurduğu bir korku filmi anlatmaya başlardık. Ayakları ters dönen adamlar, geceleri maymun olan kadınlar yada durup dururken komşularına saldıran katillerin hikayeleriyle kocaman açılan gözlerimiz, saçlarımızdan damlayan yağmur damlalarına bakmak için şaşı olurdu.

Bir anda gök gürültüsü ile sokağı ıslatan yağmurdan sakınan anneler camdan sarkarak çocuklarını eve çağırırlardı. Hikayenin en korkunç yerinde annesinin sesiyle irkilen çocuktan yanıt hep aynıydı :
“ of anne yaa, ben ıslanmadım yaa, duvar dibindeyiz bizi merak etmeee… ” hikaye biter, belki bir yenisi başlar , derken yağmur yavaşça çekilirdi sokağımızdan. Başka sokaklara, başka çocukların oyunlarını bozmaya giderdi. Biz de kaldığımız yerden devam ederdik. Yakan toplar canımızı yakardı.

Daha öncede söz etmiştim, ama tam da yeri gelmişken, canlanan hayaliyle ilk aşkımı anmadan geçemeyeceğim şimdi. O, topları canımı en fazla yakacak şekilde atar ve mutlaka karşı takımda olmaya özen gösterirdi. Eğer oyunu biz kazanırsak, iki omzumdan sarkan örgülerimden birini gücü yettiğince çeker, sonrada eve kaçardı. Bacak kadarken belki de içgüdüsel olarak öğrendiğimiz ilk şey buydu. Aşk didişmektir karşı tarafta olmaktır. Ve hep neden aynı takımda oynamıyoruz diye sinir olmaktır. Birer hasım değil de iki olmak gerektiğini öğrenmek epey bir zamanımızı aldı…

Yine yaz yağmurundan kaçıp ta sığındığımız bir duvar dibinde kafamdan aşağı bir kova çerçöp dökmüştü. Ne olduğunu anlamamda yıllar sürdü. O gün ona iyi bir tekme attım. Ama bugün anlıyorum ki aslında çiçeklerini sabırla yolduğu hanım ellerini başımdan aşağı dökmek istemişti. Ancak utandı mı, yetersiz mi buldu nedir, içine biraz odun parçaları, toprak filan ilave edip durumu kamufle edeyim diye düşündü herhalde. O benim hanımellerini sevdiğimi düşünüyor, belki jest yapmak istiyordu, ama ben her zaman ki gibi sevdiğim her şeye zarar veriyor, çiçekleri yoluyor diye ona bağırıyordum.

Her yaz yağmurundan sonra gökkuşağı arardık. Çok nadir görünürdü. Eğer gördüysek, o akşam yemeğinde anlatılacak mühim bir konu var demekti. Taze naneli salata kokusu, altından geçmediğim gökkuşaklarıdır benim için.

Bu sabah uykumdan gök gürültüsü ile uyandım. Müthiş bir yağmur vardı. Gece sıcak olunca pencereler açık uyunur ya yağmur odamıza da yağmaya başladı. Kalktım. Camları kapatırken burnuma dolan o yağmur kokusu alır götürür beni. Şu anda penceremden izlemeye doyamadığım Arnavut kaldırımlı yokuşa bakıyorum bir yandan. Yağmur dindi. Güneş açacak gibi. Buralardan gökkuşağı göremiyorum. Hala ikili ilişkilerde, aslında ne yaparken ne demek istediğinizi anlamakta güçlük çekebiliyorum.