Etiket arşivi: Yakup Kadri Karaosmanoğlu Zoraki Diplomat

Yakup Kadri Karaosmanoğlu Zoraki Diplomat

Kitabın birinci bölümünde, kitaba ismini de veren “Zoraki” liğin nereden kaynaklandığı hakkında bilgi verilmektedir. Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU’nun anlattığına göre devrimin ilk yıllarında yazarın çıkardığı Kadro isimli dergi CHP kadroları arasında bazı sıkıntılar yaratmış ancak bu ilk sıkıntı Yakup Kadri ile Atatürk arasında yapılan bir görüşmeyle tatlıya bağlanmıştır. Ancak ilerleyen zaman içerisinde aynı sıkıntılar yeniden baş göstermiş ve bu Atatürk’ü rahatsız eder hale gelmiştir. Atatürk hem CHP içerisinde ki bu sıkıntıların önüne geçmek hem de yazarı rencide etmeden işi tatlıya bağlamak için Yakup Kadri’nin Tiran’a elçi olarak atanmasına karar vermiştir. Ancak kendisinin Tiran’a atandığını öğrenen yazar, bu durumdan hiç memnun olmamış, tam tersine söz konusu hareketi kendisinin cezalandırılması ve Kadro’nun tasfiyesi olarak değerlendirmiştir. Kadro’yu gönüllü olarak tasfiye edebileceğini, bunun için elçi tayin edilmesinin gerekmediğini ve bu işi yapamayacağını birkaç defa Atatürk’e söylemeye çalıştıysa da, çabaları işe yaramamış ve yazarın diplomasi macerası başlamıştır.

Yakup Kadri, atandığı ve yapmağa mecbur kaldığı mesleğin aslında kendi karakteriyle ne kadar zıt olduğunu anlatmakla başlıyor işe. Klasik diplomasi mantığının nasıl işlediğini komik denilebilecek anektodlarla örneklendiriyor. Zamanın Dışişleri bakanlığından aldığı üzerinde “Çok Gizli” yazan bir zarfı büyük bir heyecan içerisinde açıp okumaya başladığında, okuduğu şeyleri aynı anda yanı başında çalışmakta olan bir radyoda spikerin anlattığını duyunca kahkahalar atması bunun en renkli örneklerinden bir tanesidir. Yazara göre klasik diplomat mantığına göre şöyle düşünmesi gerekiyordu. “Spiker ne derse desin anlattığı şey sadece bir safsatadır. Gerçek ise resmi kağıdın üzerinde yazan şeydir.” Klasik diplomat mantığı tamam ama ya diplomasinin mantığı. İşte yazarın esas zorlandığı nokta burasıdır. Bir kere herkese kayıtsız şartsız nezaket ve yapay bir edayla yaklaşma zorunluluğu işin mayasındadır. Hangi ülkenin, hangi diplomatıyla ve hangi şartlar altında konuşuyor olursanız olun ifade edeceğiniz şeyler kesinlikle kendi fikirleriniz ve hezeyanlarınız olmamalıdır. Zira ağzınızdan çıkan her söz bir yerde devletinizin görüşlerini ifade etmiş sayılır. Bu diplomasi mantığı aynı zamanda size kendi ülkenize bilgi verirken dahi kesin görüş belirtmekten men eder. Buna göre bir olay aynı anda hem iyi hem de kötü olabilir. Asla bir şeye ak ya da kara diyemezsiniz. Vereceğiniz raporda öyle kelimeler seçeceksiniz ki, olaylar nasıl gelişirse gelişsin ilerde yanıldığınızı kimse söyleyemesin. Sebebi her ne olursa olsun bir çok insanın kendisine yakıştıramayacağı bu davranışlardan dolayı yazarın uzun uzun şikayet etmesini makul karşılamalıdır.

Bu karmaşık duygular içerisinde ilk görev yeri olan Arnavutluk’a giden yazarın kafası şüpheler ve önyargılarla doludur. Ancak, Krala itimatnamesini vereceği güne kadar geçen 20 gün boyunca bol bol gezmek ve halkla temasa geçmek fırsatını bulmuş ve gördüğü olağan üstü yakınlıktan dolayı bütün önyargılarından kurtulmuştur. Ancak Arnavutluk garip bir ülkedir. Halkın Türk ve Osmanlı sevgisini ülkenin kaymak tabakasında görmek mümkün değildir. Yazarlar ve sanatkarlıklar tam bir Türk düşmanlığı içerisindedir. Osmanlının en şaşalı dönemlerinde Osmanlıyı yücelten kişilerin Arnavut kökenli insanlar oldukları ve Türklerin ilkel bir millet oldukları yönünde, İngilizce’ye çevrilmiş, içerisi bir yığın safsatayla dolu bir kitabı yazar bizzat okuduğunu belirtmektedir. Bunun yanında Arnavutluk içerisinde tam bir İtalya hayranlığı alıp yürümüştür. Bir Arnavutluk mebusunun yazara söylediği şu sözler konunun en çarpıcı bölümüdür. “İçimizde satılık olmayan tek kişi yoktur!”.

Yazarın kısa süren ve adeta ileriki yıllar için bir staj devresi denilebilecek Tiran macerası, Kral Zog’un kız kardeşlerinden birini Abdülhamit’in oğullarından biriyle nişanlamasıyla sona erecekti. Çünkü Türk Dışişleri bu durumu hiç hoş karşılamamış ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’ndan Tiran’ı derhal terk etmesini istemiştir.

Yakup Kadri’nin Arnavutluktan sonra atandığı yer Çekoslovakya’nın başkenti Prag’dır. Hitler tehlikesinin Avrupa’yı adım adım savaşa doğru sürüklediği yıllarda Çekoslovakya’da da tıpkı diğer Avrupa ülkelerinin çoğunda olduğu gibi gereksiz bir soğukkanlılık hakimdir. Devlet başkanı M.Beneş hem Küçük Anlaşma denilen anlaşmayla kendilerine bağlanan Romanya ve Yugoslavya’nın hem de diğer müttefikleri İngiltere ve Fransa’nın kendilerini Nazi tehlikesinden uzak tutacağına inanıyordu. Ancak müttefikler arasında ufak ufak çatlakların oluştuğu da gözlerden kaçmıyordu. Örneğin Yugoslavya’da kendini gösteren Alman hayranlığı ittifakı tehlikeye atıyordu. Bunun en önemli sebepleri de Yugoslavya’nın Almanlarla yaptığı ticaret ve Çekoslovakya’nın zenginliğinden kaynaklanan kıskançlıktır.

İşte bu korkulardan olsa gerek M.Beneş, Hitler’e şirin görünmek için ülkesi içerisinde yaşayan Alman azınlığın haklarını genişletmiş adeta ülkenin ana temelleri olan Çek’lerden ve Slovaklardan daha imtiyazlı hale getirmişti. Bunun yanında Almanların Beşinci Kol’u durmadan çalışıyor, ülke içerisinde sürüyle Alman ajanları cirit atıyordu. Çekoslovakya’nın etrafındaki çember ise durmadan daralmaktaydı. Avrupa’da savaş fısıltılarının artık çok sesli bir gürültüye döndüğü dönemlerde ise M.Beneş’in o çok güvendiği müttefiklerinden İngiltere, barışı korumak uğruna, Nazi Almanya’sıyla anlaşacak ve adeta Çekoslovakya’yı kurban edecektir. Bu anlaşmaya göre Beneş iktidardan uzaklaştırılacak, Alman azınlığın bulunduğu Südet Bölgesi Almanya’ya bağlanacak ve Çekoslovakya ordusu terhis edilecektir. Çekoslovakya için sonun başlangıcı da böylece ortaya çıkacaktır.

Artık Çekoslovakya için huzur kalmamıştır. Beneş’in iktidardan uzaklaşmasının ardından ülke ekonomisi, sosyal hayat ve toplum ahlakı tam bir çöküş içerisine girmiştir. Bunun yanında Slovakların bağımsızlık istekleri, Polonyalıların toprak istekleri, Sübkarpat denilen azınlığın Macaristan’la birleşme isteği hep Hitler baskıları yüzünden kabul edilmiş ortada kala kala küçücük bir Çekistan kalacaktır. Ancak bu bile onları Hitler’in gazabından kurtaramayacaktır. Hitler artık Çeklerin kendilerini koruyamayacaklarını düşünüp kendince insani bir gerekçeyle bu küçücük memleketi tek kurşun atmadan işgal edecektir. Yazarımız için ise artık orada kalmanın bir mantığı yoktur.

Maceranın üçüncü durağı Hollanda’nın La Haye kentidir. Savaşın artık iyiden iyiye kızıştığı dönemler. Hollanda ise tam bir sükunet içindedir çünkü bu savaşta taraf değildir. Aslında Hollanda birinci dünya savaşında da taraf olmamıştı ve bu yüzden refah düzeyini alabildiğince yukarılara doğru çekmişti. İşte şimdi ikinci dünya savaşının ortalarında da güttüğü bu tarafsızlık politikası sayesinde yine zenginleşmeye devam ediyordu. Her iki tarafa birden bir sürü sanayi ürünü satmaktaydı ve bu yüzden kendisini güvende hissediyordu. Ancak yinede Çekoslovakya’nın düştüğü hataya düşmeyip elinden gelen bütün askeri tedbirlerini de almayı ihmal etmiyordu. Bu bölümde dikkat çeken en önemli nokta ise bütün bu zenginlik içerisinde halkın yaşadığı mütevazı hayattır. Buna örnek olarak birçok insanın otomobilleri olmasına rağmen bisiklete binmeleridir. Bu durum o kadar ileri gitmiştir ki Pazar günleri otomobile binmek yasaklanmış ve buna Kraliçe dahil herkes riayet etmiştir. Yazar bütün bunları takdir etmekle birlikte, Hollanda devletinde sezilen egoistliğe varan menfaatçi tutumlarını da yadırgamaktadır.

Tüm bu tarafsızlığına rağmen Hollanda’da Hitler’in gazabından kurtulamayacaktır. Yazar sabaha karşı Alman uçaklarının gürültüsüyle uyandığı günü bütün canlılığıyla aktarmaktadır. Hayatında şahit olduğu belki en kanlı savaş artık başlamıştır. Aşağıdan ateşlenen Hollanda topları, düşen Alman uçakları, bombalanan ve yok edilen kentler, ölen on binlerce Alman paraşütçüsü, bütün bu olaylar hep onun gözleri önünde cereyan etmiştir. O ise bütün bu cehennem ateşinden elçilik binasının altında sığınak bile sayılamayacak bir yerde eşi ve diğer elçilik çalışanlarıyla korunmaya çalışmaktadır. Hatta oraya yeni tayini çıkmış Yunan elçisi ve eşini de burada misafir etmektedirler. Günlerce süren bu hengamede arada bir, bin bir zahmetle Hollanda dışişleri bakanlığına gitmekte ve oradan kurtulmanın bir yolunu aramaktadırlar.

Sonunda Kraliçe tüm bu akan kana dayanamaz ve Hollanda’nın teslim olduğunu açıklar. Sonrası bildik hikaye. Her yerde Alman askerleri ve bayrakları. Ancak ondan sonradır ki Almanların lütfuyla oradan ayrılabilecek ve Berlin üzerinden Türkiye’ye geçmek imkanı bulabileceklerdir.

Yazar bütün bu hengame içerisinde Berlin’de Almanların bulunduğu ruh halini de aktarmaktadır. Yakup Kadri’ye göre Almanlar tüm bu zafer şarkılarına ve propagandaya hiç rağbet etmemektedirler. Bunun dışında yazarın Türkiye’ye ulaşıncaya kadar yaptığı tren yolculuklarında izlediği manzara Nazi Almanya’sının tüyler ürperten vahşiliğini göstermektedir.

Hollanda’dan sonra atandığı İsviçre ise Yakup Kadri için adeta bir ödül olur. Çünkü kendisi tam bir İsviçre ve Cenevre hayranıdır. Gençlik yıllarından beri hep burada yaşamak istemiş, birinci dünya savaşı yıllarında gelip tedavi olduğu bu ülkeye hayran kalmıştır. Hayranlığı o kadar üst sınırlardadır ki, İsviçre için “İkinci vatanım” tanımlaması yapar. Yazar bu bölümde sık sık ilk seyahatiyle ikincisi arasında kıyaslamalar yapıyor.

Önceki gelişinde Bern şehri hakkındaki kötü izlenimlerinin iyi yönde değişmesini, İsviçre halkının Birinci Dünya Savaşındaki bölünmüşlüğünün, aradan geçen zaman içinde tam olarak ortadan kalktığını ve halkın tam bir bütünlük içerisinde yaşamaya başladığını örnekleriyle yansıtıyor. Ayrıca İsviçrelinin, çalışkanlığına, sebatına, mütevazı hayatına olan hayranlığını dile getiriyor.

Savaş konusunda ise İsviçre tıpkı Hollanda gibi tarafsızdır. Alman hava kuvvetlerinin İsviçre üzerinde geçip diğer Avrupa ülkelerine akınlar düzenlediğinde ise karartma uygulamak suretiyle, Alman pilotlarının işlerini biraz daha zorlaştırmaktadırlar. Orduları ise Hollanda kuvvetlerinden çok daha hazırlıklı durumdadır. Yazara göre İsviçre, Hitler tarafından yerle bir edilen Avrupa’da medeniyetin ayakta kalan son kalesidir. Hitler bu ülkeye saldırmaz, çünkü coğrafi bakımdan fethi diğer Avrupa ülkelerinden çok daha zordur. Üstelik İsviçre ordusu bu coğrafyada çok iyi konuşlandırılmıştır. Bunun yanında bir çok Alman ileri gelenlerinin servetlerinin İsviçre Bankalarında muhafaza ediliyor olması, savaş durumunda onların bu servetlerini tehlikeye atabilirdi. Yakup Kadri savaşı sonuna kadar bu müreffeh ülkede tam bir güvenlik içerisinde izleme fırsatı bulmuştur. Nihayet bu çok sevdiği ülkede 7 yıla yakın bir süre görev yaparak belki de diplomatlık hayatının en mutlu günlerini geçirmiştir.
Yakup Kadri’nin sonraki durağı İran olacaktır. Burası belki de diplomatlık hayatında gitmeyi en son isteyeceği yerlerden bir tanesidir. İlk izlenimleri de bu ön yargısını destekler niteliktedir. “Medeniyetin Kalesi” diye tanımladığı, son derece modern bir ülkeden ayrıl, çölün ortasında denilebilecek bir ülkeye git demek, adeta bir balığa sudan çık karada yaşa, demekle aynı şeydir. Ancak yazarı daha ziyade üzen şey, son derece modern bir şekilde inşa edilmiş olan elçilik binamızın bakımsızlık yüzünden adeta bir viraneye dönüşmüş olmasıdır. Bina o kadar perişan vaziyettedir ki, içinde yaşamak dahi imkansız hale gelmiştir. Bu durumun, Türkiye’nin saygınlığına son derece zarar verdiğini düşünen Yakup Kadri, hemen kolları sıvar ve bir yandan elçilik binasını tadilata alırken, diğer yandan da elçilik görevlerini yerine getirmeye çalışır. Uzun süren bu çalışmalarda yazarın sağlığını olumsuz yönde etkiler.
Yakup Kadri, İran’la ilgili anılarında, bu ülkenin hem iç hem de dış siyasette, içinde bulunduğu sıkıntılı durumu anlatmaya çalışır. İçeride Şah’a karşı gelişen muhalefet, Rusya tarafından sürekli kışkırtılan Sol gruplar, eylemlerini artık şiddete döken İslamcı muhalefet, sokak gösterileri, suikastlar, bu ülkeyi giderek zora sokmaktaydı. Dışarıda ise İran adeta, Amerika, Rusya ve İngiltere’nin satranç tahtasına dönmüştür. Petrol sahaları yüzünden İngiltere ve Amerika’nın baskısına maruz kalan İran yönetimi, Rusya’nın Azerbaycan toprakları üzerindeki emellerinden dolayı iyice sıkıntıya düşmüştür.
Tüm bunların yanı sıra kendisinin de bir edebiyatçı olmasından dolayı, İran’ın edebi zenginliği konusuna da değinmeden geçmemiştir Yakup Kadri. Tüm bu siyasi gelişmeleri bir tarafa bırakıp, Fars dilinin muhteşem eserlerini de uzun uzun anlatarak hayranlığını dile getirir. Yazara göre İran’ın yeni nesil edebiyatçıları, bizdekinin aksine batı edebiyatına fazla meyletmemiş ve İran edebiyatını asla ayağa düşürmemiştir.

Yazarın İran ile ilgili en çarpıcı düşüncesi, bu ülkeyi gördükten sonra Batı medeniyetlerinin, şehirlerinin ve edebiyatının artık kendisine son derece yavan gelmesidir. Kısa süre görev yaptığı bu ortadoğu ülkesinden kendisiyle birlikte getirdiği ön yargıları orada bırakarak ayrılmıştır. Ayrılması ise kendi isteğiyle ve sağlık sorunları nedeniyle olmuştur.

Yakup Kadri, İran’dan ayrıldıktan sonra tekrar İsviçre’ye atanır. Bu son görev yerine gelişi biraz da garip karşılanır. Nedeni ise İran’a giderken rütbe atlamış ve Büyük Elçi olmuştur. Oysa İsviçre sadece Fransa’ya Büyük Elçilik vermektedir. Dolayısı ile İran’dan dönüşüyle birlikte tekrar Orta Elçiliğe dönmüştür. Bu ise Dünya Diplomasisinde pek görülmemiş bir şeydir. Yazar bu durum yüzünden bir çok diplomatın kendisine acıyarak baktığını, Türkiye’de bile basının bu durumu adeta alay ederek yansıttığını anlatır. Diplomasi hayatında hiçbir zaman ihtirasa kapılmadığını ama kariyerindeki bu iniş çıkışı da hazmedemediğini itiraf eder.

Sonuç olarak; yazar, anılarını yazdığı “Zoraki Diplomat” isimli kitabında, dünyada Hitler tehdidinin yaklaştığı sıralarda elçilik görevinde bulunduğu ülkelerdeki izlenimlerine yer vermektedir. Yazılarında olabildiğince sade bir dil kullanmaya çalışan yazar, anılarında sadece diplomatik ilişkilerden ve siyasi olaylardan değil, bulunduğu ülkenin sosyal, ekonomik ve coğrafi özelliklerden de bahsetmektedir.

Yazar, kitabının özelliklerine dikkat çekerek, anılarını asla kendisini övmek için yazmadığını, okuru detaylara boğmadığını söyleyerek kitabını bitirmektedir.