Etiket arşivi: Tarih Boyunca Kafkasya

Aydın Erkan Tarih Boyunca Kafkasya

Tarih Boyunca Kafkasya adlı kitapta bugüne kadar Kafkasya ile ilgili olarak yazılmış eserlerin kısaca tanıtımı yapılmıştır. Kitap, üç ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde milattan önceki yıllardan 18.yüzyıl sonuna kadar olan dönemde, ikinci bölümde 19. yüzyılda, üçüncü bölümde ise 20. yüzyılda, Kafkasya ile ilgili yayımlanmış batı kaynaklarına kronolojik olarak yer verilmiştir.

Birinci Bölüm :
Milattan önceki yıllardan 18.yüzyıl sonuna kadar, Kafkasya ile ilgili ilk bilgilere M.Ö.850 yıllarında yaşadığı tahmin edilen Yunanlı destan yazarı Homeros’un efsanelerinde bahsedilmektedir. M.Ö.5.yüzyılda yaşayan Halikarnaslı tarihçi Herodot; o zamanlar İskitya veya Sarmatya diye anılan Kafkasya’yı gezmiş ve anılarını yazmıştır. O zamanlar inanılan yaygın efsaneye göre, Kafkasya, dünyanın sonu sayılan bir masal ülkesidir. M.Ö.63 ile M.S.25 yılları arasında yaşayan tarihçi Strabo’nun Kafkasya izlenimleri şöyledir: “Bu ülkenin halkı olağanüstü yakışıklı ve iri yapılı insanlardır. Alış-verişlerinde dürüsttürler ve para canlısı değillerdir. Kafkasya’nın orta doğusunda Amazon adı verilen kadın savaşçılar yaşar.

M.S. 950 yılında Bağdat’ta yazılan “Kitabul-Ekber El-Zaman” adlı eserinde, Arap tarihçisi Abdul Hasan El Mesudi, Kafkasya izlenimlerini şöyle anlatır: “Bu kadar temiz ve beyaz tenli güzel kadınlar ve yakışıklı, bahadır ve cesur erkekler, herhalde dünyanın başka memleketlerinde yoktur. Çerkesler gruplar halinde Trabzon pazarına gelirler ve alış-veriş yaparlardı. Hal ve tavırlarından çok zeki ve uygar oldukları belli oluyordu. 14.yüzyılda Kafkasya’yı gezen İbn-Batuta, seyahatnamesinde Kafkasya halkının özelliklerinden, balta girmemiş ormanlarından ve coğrafî güzelliklerden bahseder.

Paris’te yaşayan İtalyan asıllı gezgin yazar Jean de Luca, 1637 yılında Kafkasya’daki halkların birbirleriyle ilişkilerini ele almıştır.

Ünlü Osmanlı gezgini Evliya Çelebi, seyahatnamesinde, 1666 yılında Kafkasya’ya yaptığı geziden edindiği izlenimlerden bahseder. İzlenimlerinden bazıları şöyledir: “Bu Çerkes milleti gayet şiddetli ve gazaplı adamlar olup, amma gayette bahadır, cesur ve yararlı namdar yiğitlerdir. Hayat düzenleri ve toplumsal durumları çok demokratiktir. Para pul bilmezler, mal değiş tokuşu ile alış-veriş yaparlar. Kadınları erkekler ile eşit olarak alış-verişe katılır ve yüzlerini örtmezler. Bu insanlar eminim dünyanın en konuksever insanlarıdır. Çerkeslerde akraba evliliği yasaktır. Evliya Çelebi daha sonra Dağıstan ile ilgili izlenimlerini anlatır: “Bu Dağıstan diyarı öyle güvenlidir ki; bir kadın, güzel bir kız, bir oğlan, cevherleri, yakutları ve diğer değerli eşyalarını bir şehirden bir kente güvenlikle götürebilir. Asla kimse o hareme, o kadının yanına varıp başını kaldırıp yüzüne bakmaya kalkışmaz. Hiç bir zaman haram yemezler. Dağıstan’da asker taifesi ekip biçip, ülke padişahına öşür vermez. Öşürü kendileri ulûfe olarak alırlar. Sefer olunca atlanır, görevli olduğu orduya vezirle, beylerle veya Şamhal Şah ile giderler. Tamamı seksen yedi bin askerdir. Hepsi seçkin, pür silah askerlerdir. O kadar çadır ve evleri yoktur, fakat askeri çoktur. Bu Dağıstan savaşçıları çok cesur olup, defalarca Acem Şahının askerlerini bozguna uğratıp kırıp geçirmişlerdir. Düşmanların hepsine de cevaz veren yiğit insanlardır.”

1735 yılında Venedik’te basılan tüm dünya uluslarını konu alan birkaç ciltlik bir seri olan E Popoli Del Mondo (Dünya Hakları) adlı yayında Çerkeslere de yer verilmiştir. Adı geçen kitapta Çerkeslerin yaşadıkları ülke, oturdukları yerler, komşularla ilişkileri, toplumsal düzenleri, evlenme ve cenaze törenleri, dinleri ve dinî durumları ve o dönemdeki siyasî durumlarından bahsedilir.

Osmanlı tarihçisi Ahmet Cevdet Paşa tarafından Şeyhülislam Arif Hikmet Bey’in kütüphanesinde bulunan Haşim Efendi’nin Çerkesya hakkındaki anıları, Mehmet Güneş tarafından 1969 yılında İstanbul’da, Çerkezistan Notları adıyla yayımlanmıştır. Haşim Efendi, Kafkasya’ya gönderilen Ferruh Ali Paşa’nın katibidir. Anılarında şöyle der: “Osmanlılarla Çerkeslerin ilk karşılaşması 1778 yılında olmuştur. Osmanlı Hükûmeti Kırım’a askerî bir heyet gönderirken Kafkasya’nın Çerkezistan bölgesindeki Soğucak limanına da uğrayıp, Çerkes konusunda bilgi edinilmesini arzu etmiştir. Bundan önce Evliya Çelebi’nin bu ülkeyi ziyareti resmî olmayıp, eski Kırım hanıyla yaptığı özel bir gezi idi. Fakat bu kez ilk defa bir Osmanlı askerî heyeti, Donanma-i Hümayûn’un savaş gemisi ile resmen Çerkezistan’ı ziyaret ediyordu. O devirde Kafkasyalılar hiçbir devletin yönetiminde değillerdi, tamamen bağımsız ve özgürdüler.

Tarihin ilk çağlarından beri hiçbir devletin yönetimini kabul etmemiş, bağımsız ve özgür yaşamış, fakat her zaman çağın silahlarını başarıyla kullanmayı beceren Kafkasyalıları boyunduruk altına almak güç ve imkansızdır. Fakat artan Rus tehlikesi karşısında ileriyi gören Osmanlı devlet adamı Canikli Hacı Ali Paşa, bizzat Kafkasya’ya gidip cengaver Çerkesleri yerinde görmek, onlarla anlaşmak ve onları kazanmak ve halifeliğe bağlılık yemini ettirmek amacını taşıyordu.

1778 yılının yaz sabahı Osmanlı donanması, Çerkesya’nın Soğucak limanına demir attı. Ziyaretin bahanesi, su ikmali yapmak ve birkaç gün Kırım yolunda mola vermekti. Asıl amaç ise, Çerkesler konusunda bir şeyler öğrenmek, kimsenin feth edemediği hiçbir yabancının giremediği bu masal ülkesi hakkında bilgi toplamaktı. Osmanlı komutanı Canikli Ali Paşa, karaya çıkıp, ordugâh kurdu. Ordugâhı kalabalık bir atlı grubu, Türkleri görmeye ve “hoş geldin” demeye geldiler. Çerkes prensleri serdarın otağında ağırlanırken, Çerkes süvarileri atlarından inmeden ordugâhın çevresinde Türkleri seyrediyordu. Türkler ve Çerkeslerin ilk karşılaşması oldukça sakin geçti. Fakat sabahleyin askerler uyandığında birçok çadırın ve askerin yok olduğunu gördüler. Büyük bir telaş başladı. Komutanlar, ordunun bir kısmının çadırları, silahları ve ağırlıklarının yok olduğunu görünce korkuya kapıldılar. Daha sonra anlaşıldı ki, Çerkesler müthiş bir ustalık ve sessizlikle çadırların iplerini keserek askerin başına geçirmiş ve çıt çıkarmadan asker dahil her şeyi alıp götürmüşlerdi. Bu olaydan sonra Osmanlı Donanması Soğucak’tan ayrıldı.

Bu olaydan bir iki yıl sonra Osmanlı Devleti Çerkeslerle tekrar ilişki kurmanın yollarını aradı. Çerkesya ile ilişki kurmak üzere, Ferruh Ali Paşa görevlendirildi. Ferruh Ali Paşa son derece zeki ve akıllı bir kişi idi. Soğucak’a gelince, ilk iş olarak Şapsığ beylerinden Pşı Haj Hasan’ın kızıyla evlendi. Osmanlı İmparatorluğu’nun temsilcisi olan Ferruh Ali Paşa, intizamlı, namuslu ve iyi huylu bir devlet adamıydı. Bu özelliklerinden dolayı Çerkesler üzerinde olumlu etki yapmıştır. Yazar kitabında, “Ömrü vefa yetseydi, tüm Çerkesleri Osmanlı’ya bağlar, Rusya karşısında daha etkili bir durum yaratırdı. Çerkesler onu saygı ve sevgiyle anarlar” demektedir.

İkinci Bölüm : 19 ncu Yüzyıl

19. yüzyılda Kuzey Kafkasyalıların kendilerinden kat kat üstün güçlü olan Rusya’ya karşı verdikleri bağımsızlık savaşı, dünyanın büyük ilgisini çekmiştir. Bunun sonucu olarak da, bu konuda yüzlerce kitap yazılmış, şiirler söylenmiştir.

İngiliz yazar Dr. Robert Lyall, 1825 yılında yazdığı Travels in Russia, The Krimea, The Caucasus and Georgia adlı eserde, Kırım ve Kafkasya’daki izlenimlerini anlatırlar. Rusların Dağıstan’da yaptığı barbarca katliamlardan söz eder.

Tanınmış Rus tarihçisi Nikolay M.Karamzin, “Rus Devleti Tarihi” adlı 4 ciltlik eserinde Kafkasya ve halklarından bahseder. Bu kitapta, Kafkasyalılar hakkında verilen bilgi, Rusya tarih kitaplarındaki en ciddi ve ayrıntılı bilgileridir.

İngiliz gezgin ve yazar Edmund Spencer, 1836 yılında Kafkasya’ya yaptığı seyahatin notlarını 1839 yılında yayımladı. Spencer, kitabında Çerkeslerin varlıklarını korumak için verdikleri mücadeleyi yazmış, ulusal bayraklarını kitabının ön sayfasına basmak suretiyle, Çerkeslerin mücadelesini dünyaya tanıtmıştır.

19. yüzyılda bağımsızlık davalarında Çerkeslere büyük destek verenlerin biri de David Urquhart’tır. David Urquhart Çerkes liderleriyle görüşür. İngiltere’de çıkartmış olduğu dergide Çerkeslerin bağımsızlık bildirgesini yayınlar. Çerkes heyetlerini Londra’da karşılar, konuk eder ve Çerkeslerin değişik kişilerle temas kurmasını sağlardı. Çerkeslere silah ve cephane gönderilmesinide organize etmiştir.

O dönemde Kafkasya ve Kafkaslar hakkında batıda birbiri ardına çıkan kitaplar elden ele dolaşıyor ve büyük ilgi uyandırıyordu. 1847 yılında Paris’te Vivien St. Martin adında bir araştırmacı “Kafkasya’nın ilk Toplulukları ve En Eski Gelenekleri Üzerine Araştırmalar” adlı eseri yayınladı. Amerikalı yazar Leigton Ditson o dönemin modasına uyarak, o da Kafkasya ya bir gezi yapmıştır. Gezinin sonucunu bir kitap halinde 1840 yılında yayınlamıştır.

İncelenen kitapta (Tarih Boyunca Kafkasya) Rusya’da yayınlanmış eserlere az yer verilmiştir. Nedeni Rusya’da gerek Çarlık döneminde, gerekse Sovyet yönetiminde Kafkasya konusunda yazılmış olan eserlerin genellikle taraflı, hatta bazen yanlış bilgilerle dolu olmasıdır.

Fransız tarihçi yazar Jacques de MORGAN “Kafkasya’da Bilimsel Görev” ve “Kafkas Halklarının Kökeni Konusunda Araştırmalar” adında iki önemli kitap yazmıştır. 1889 yılında bu kitapları Paris’te yayınlamıştır. Yazar, kitaplarında Kafkas halkının Keltlerle akrabalığını kanıtlamaya çalışmıştır. O zamanlar Kafkasyalı yerli halkın hepsine Kimri adı veriliyordu. Hazarların Kafkasya’ya gelerek oranın yerli halkı ile yaptıkları savaşlar neticesinde, Kimriler iki büyük kola ayrıldılar. Bir kısmı Kafkasya eteklerine çekilirken, bir kısmı da Avrupa’ya gitmek zorunda kaldılar.

19. yüzyılın son yıllarında, 1897’de Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de, Kafkasya konusunda çok değerli bir eser yayımlandı. Sözkonusu eserde, ilk olarak Ural-Altay, İran ve Sami kökeninden gelen Kafkasya’nın otokton olmayan halkları ele alınmıştır. Bunlar;
Ural-Altay Grubu: Moğollar, Kalmuklar, Türkler, Nogaylar, Kumuklar, Azeriler, Karapapaklar ve Terekemeler. Hint-Avrupa Grubu: Aryanlar, Hindular, İranlılar, Persler, Tatlar, Osetler ve Ermeniler. Sami Grubu: Yahudiler Kitabın ikinci bölümde ise otoktan Kafkaslılar ele alınıyor. Yazara göre bunların başında Çerkesler ve Abhazlar gelir. 19. yüzyılda Kafkasya konusunda yayınlanmış son eser, “Kafkas Sıradağlarının Kuzeyi ve Güneyi” adını taşıyan kitaptır. Baron de BAYE adında bir Fransız tarafından 1899 yılında Paris’te yayınlanmıştır. Üçüncü Bölüm : 20 nci Yüzyıl 20. yüzyıl, Kafkasya ve Kafkasyalılar için zorluklarla ve acılarla dolu bir dönem olmuştur. İlk olarak, Rusya’da Çarlık rejiminin yıkılması ile bu katı yönetim altında yaşayan uluslar için bir ümit ışığı doğmuş, Kafkasya’da bağımsız Kuzey Kafkasya, Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan Cumhuriyetleri ilan edilmiştir. Fakat bu ümitler, bir düş kırıklığı içerisinde yıkılıp gitmiş; Bolşeviklerin halklara verdiği özgürlük vaadi kısa sürede sona ermiştir. Bunu takip eden yıllarda, Kafkasya Çarlık esaretinden yeni kurtulmuştu ki, katı Stalin dönemi ve savaşlar başladı. Bu arada İkinci Dünya Savaşı başladı ve Çeçen-İnguş, Karaçay-Balkar halkları zalimce Kazakistan’a sürüldüler. 1990 larda, Sovyetler Birliğinin dağılması ile tekrar bir umut ışığı belirdi. Yeni devletler kuruldu. Çeçenya da bağımsızlığını ilan etti. Ne yazık ki, bu olaydan birkaç yıl sonra Rusya Çeçenya ya saldırdı, 60-70 bin Çeçen bu savaşta hayatını kaybetti. Çeçenya’daki karışık durum hala devam etmektedir. Gürcistan da tam bağımsız bir cumhuriyet oldu. Ne yazık ki, ilk işi Güney Osetya’ya saldırmak oldu. Orada yapılan soykırımın ardından sıra Abhazlara geldi. Ancak Abhazlar diğer Kuzey Kafkasyalı kardeşlerinin yardımı ile onları püskürttüler. Abhazya’da bağımsız bir cumhuriyet kuruldu, ancak o da dünya devletleri tarafından resmen tanınmış değildir. Bu arada İnguş ve Osetler, aralarındaki anlaşmazlığı silah zoru ile çözmeyi denediler. Bir çok masum Kafkasyalı hayatını kaybetti.

20. yüzyılın başında Avrupa’da Kafkasya konusu yine gündemdeydi ve çok değerli eserler yayımlandı. Bunlardan ilki 1901 yılında Almanya’nın Leipzig kentinde yayımlanan, Gottfried Merzbacher imzasını taşıyan ve iki ciltten oluşan “Kafkasya’nın Yüksek Bölgeleri” isimli eserdir. G.Merzbacher, bu eserinde Kafkasya’yı tam olarak incelemiş, bu ülke konusunda daha önce yazılmış olan tüm bilgileri eserine almış veya en azından değinmiş, kendi gezi ve izlenimlerini de ilave etmiştir. Kafkas sıradağlarının özellikleri, çeşitli halkların ve ülkenin her yönden incelenmesiyle ortaya çıkan bilgiler bu kitapta toplanmıştır.

İngiliz milletvekili Henry Norman bu yüzyılın başında yaptığı Rusya gezisinde; Finlandiya, Sibirya, Kafkasya ve Orta Asya’yı gezmiş ve anılarını “All the Russias” (Tüm Rusya) adıyla 1902 yılında yayınlamıştır.

Luigi Villari isminde bir İtalyan tarafından 1906 yılında Londra’da “Fire and Sword in the Caucasus” (Kafkasya’da Ateş ve Kılıç) adlı bir kitap yayınlandı. Bu kitapta yazılan birçok gerçeklerin yanı sıra, acıklı Çerkes sürgünü 40 yıl sonra yeniden konu edilmektedir. Villari şöyle yazar: Çerkesya sahilleri olağanüstü harika yerler. Kırım’dan çok daha güzel ve vahşi bir doğal görünü var. Bazı sahillerde dağlar, hemen denizin kenarında göklere yükselir. Zengin ve tropik sayılabilecek kadar yeşil bitki örtüsü, düzlükleri ve dağları kaplıyor. Havanın açık olduğu günlerde, muhteşem Kafkas dağlarının gururlu zirveleri görünür. Burası dünyanın en güzel ve en verimli bölgelerinin başında gelir. Fakat ne yazık ki, son 40 yıldan beri burası boş ve insandan arınmış, perişan durumdadır.

Tüm bu bölgenin bugünkü (1906) nüfusu 60.000 kişiyi geçmez. Bunların 25 bini Novorissiysk’de yaşar, 8 bin kişi de Sohum’da. 1864’ten önce bu ülke bağımsızdı ve en az bir milyon yerli Çerkes nüfusa sahipti. Bu insanlar Rus emperyalizmine karşı koyan son halk idiler. Savaşçı, yiğit, azimli ve güzel insanlardı. Dinleri islam olmakla beraber, aralarında eski pagan inançlara bağlı olanlar da bulunurdu. İşgalcilere karşı canla başla çarpıştılar. Sonunda üstün güçteki Rus ordusu ülkeyi işgal edince Çerkesler esaret altında yaşayamadılar ve Osmanlı topraklarına göç ettiler, daha doğrusu sürüldüler. Bu sürgünün hikayesi çok korkunç ve acıklıdır. Çünkü 300 bin Çerkes açlık, yokluk ve hastalıktan telef oldu. Rusların, ele geçirdikleri bu ülkeyi iskan etme gayretleri sonuçsuz kaldı. Çünkü bir anda sıtma salgını tüm sahili sardı ve burası dünyanın en sağlıksız bölgelerinden biri oldu. Rusya ülkeyi fethetmiş, fakat doğa ona bu toprakları kullanma izni vermemişti. Ülkelerinde 30 bin kadar Çerkes kalmıştı. Birkaç bin Rus, kıyı boyunca aralıklı yerleşim merkezleri kurdular. Bu doğa güzelliği ortasında sefil köyler oluşturdular. Çok az toprak işlendi. Bazı soylular ve Grandük tarımsal projeler gerçekleştirdiler. Denizden baktığınızda Garga yakınlarında Oldenburg prensinin yaptırdığı otel ve bahçeleri görürsünüz ve gizemli bir vadi ormanlar içinde kaybolur. Fakat içine girince anlarsınız ki sıtma, veba ve ulaşım zorluğu burada yaşamayı olanaksız kılar. Bu bölümde yazar salgının nasıl ve neden çıktığına değinmiyor. Ancak, geçmiş sayfalarda bahsettiğimiz C. Marvin adında bir yazar, kitabında Çerkeslerin bütün hayvanlarını Rusların eline geçmemeleri için öldürdüğünü, binlerce hayvan leşinin cürüyüp kokmakta olduğunu ve salgın hastalıkların bundan kaynaklandığını belirtmektedir. 1907’de Londra’da yayınlanan kitabında İngiliz yazar Harry De Windt, Adriyatik ve Karadeniz kıyıları arasında yaptığı geziyi anlatır. 277-289. sayfaları arasında Kafkasya’yı konu alır. İmam Şamil’in siyasî ve askerî hayatı ile yönettiği savaşlar hakkında bugüne kadar yazılmış eserlerden en mükemmel ve ayrıntılı olanı herhalde, İngiliz yazar ve Kafkasolog John F. Baddeley’in “The Russian Conquest of the Caucasus” (Kafkasya’nın Ruslar Tarafından Fethi) adlı, 1908’de Londra’da yayınlanan eseridir Yüzyıllardan beri Çerkesya’da hayret, şaşkınlık ve korku yaratan bir şey de ölüm dağıdır. Zirvesinde birkaç kuru ağaçtan bir şey bulunmayan bu dağın tepesine çıkan her canlı derhal veya kısa bir süre sonra ölmektedir. Bu anıların yazılışından yüz yıl kadar sonra, 1924 yılında Paris’te yayınlanan “Betes Hommes et Dieux” (Hayvanlar, İnsanlar ve Tanrılar) adlı kitabında F. Ossendowski bu dağı konu eder ve dağın esrarını araştırır. Sonuçta bu dağın doğaüstü ve inanılmaz bir olay olduğuna karar verdiğini kitabında yazar. Fransız kadın yazar Odette Keun, 1919 yılında Gürcistan’ı ziyaret ettiğinde, ülke bağımsızdı ve sosyal demokrat hükûmet tarafından yönetiliyordu. Gürcüler ve Gürcistan bu genç kadının ruhunda çok romantik etkiler yapmıştır. Çünkü kitabının başında, bu eserini Yüzbaşı Prens George Gregori Tsereteli’ye ithaf ettiğini yazar. “In the Land of the Golden Fleece” (Altın Post’un Ülkesinde) adındaki bu kitap ilk olarak Fransızca basılmış ve Helen Jessiman tarafından İngilizce’ye çevrilerek 1924 yılında Londra’da yayınlanmıştır. Rusya’da Çarlık yöneticileri, özellikle Kuzey Kafkasyalıların savaşçı niteliklerinden yararlanmak için, 1897 yılından başlayarak bir Kafkas Tümeni oluşturdular. Bu tümenin ve girdiği savaşların anılarını “Savage Squandrons” (Vahşi Birlikler) adıyla, 1936’da Londra ve New York’ta yayınlandı.

“Kafkas milletleri arasında Kafkasyalı dediğimiz, gerçek Kafkasyalı olan Lezgi, Çerkes, Gürcü gibi adlar altında toplanmış olan “Paleo Kokazyenler”, etnologlarda derin bir saygı hissi uyandırırlar. Kafkasya’ya sığınan Paleo Kafkasyalılar, kendilerini saran iki yabancı ırk dünyasının etkilerine karşı direnmede kısmen başarılı olabilmişlerdir. Bunlar:

a- Güneyden gelen baskı (İran, Ermeni, Anadolu ve Hint-Avrupa).
b- Önce kuzeyden, sonra da Türklerin Anadolu’ya hakim olmaları üzerine, hem kuzeyden, hem de güneyden gelen baskı (Turan – Moğol ).

Walter Kolarz, 1953 yılında yayımladığı “Rusya ve sömürgeleri” adlı kitapta yazar Rusya’nın çevresine yayılma siyasetini ayrıntılarıyla ele alır.
Robert Conquest gerçekleri, haksızlıkları ve yapılmış korkunç hataları ortaya çıkarmak için çok uğraş vermiş bir İngiliz yazarıdır. 1941-1944 yılları arasında Sovyetler Birliği’nin Çeçen-İnguşları, Karaçay-Balkarları, Kalmukları, Mesketleri, Kırım Tatarlarını ve Volga Almanlarını yurtlarından çıkararak insanlık dışı bir davranışla Kazakistan’a ve Sibirya’ya sürmesini uzun uzun anlatır. Tarihin gördüğü en büyük katliamlardan birini Stalin, bu halkların Nazilerle işbirliği yaptığı gibi asılsız suçlamalarla haksız çıkarmaya çalışmıştır. Yazar Conquest, “Halk Katilleri” adlı eserinde, 1943 yılından itibaren Rusya’da meydana gelen olayları ayrıntılarıyla açıklamıştır.

Yazar, kitabının sonuç bölümünde şu değerlendirmelerde bulunmuştur: Kafkasyalılar için 1998’de yazılanların, 1798’de yazılanlardan hiç farkı olmadığını belirtmiştir. Bunlar, bir iki eleştiri dışında genellikle övgü doludur. Bu da gösteriyor ki, Kafkasyalılar iki yüz yıldan beri kişilik ve karakterlerinden mizaçlarından pek bir şey kaybetmemişlerdir. Altmış yıllık sömürgeci Çarlık yönetimi ve bunun üzerine yetmiş yıllık baskıcı Sovyet yönetimi altında, yani 130 yıldan fazla yabancı bir yönetim altında yaşamış olduklarını göz önüne alırsak, değişiminin bu kadar az oluşu ve ulusal özelliklerinin bu derece iyi korunabilmiş olması övgüye değer bulunmaktadır.