Etiket arşivi: Stephane Lauzanne Balkan Acıları Özeti

Stephane Lauzanne Balkan Acıları

Bugünki kitap özetleri yazımız :) Stephane Lauzanne Balkan Acıları

Kitabın yazarı Stephane Lauzanne, Fransız ve Hristiyandır. Matin gazetesi adına BALKAN Harbini izlemek amacıyla, 12 EKİM 1912’de İSTANBUL’a gelmiş ve kırk gün TÜRKİYE’de kalmıştır. Bu süre içinde yaptığı gözlemlerle İSTANBUL’daki halkın yaşamından, azınlıkların korku ve sinsiliklerine, askerlerin BALKAN cephesine naklinden, bozgunun nedenlerine, yabancı diplomatların iki yüzlülüğünden, katliam ve yağmalara kadar hayli ilginç saptamalar yapmıştır. Fransız ve Hıristiyan olmasına rağmen gerçekleri yazmaya çalışmış, pek saptırmamıştır. Ancak yer yer günün koşulları nedeniyle ülkesinin çıkarlarını da gözetmiştir. Özellikle Ermeni olaylarıyla ilgili Fransız Devleti’nin resmi politikasını yeterince kulak ardı edememiştir.

Yazarın yaptığı önemli gözlemler kitapta şu şekilde yer almıştır :

İSTANBUL’da halkın savaşa çok ilgisiz göründüğünü, ancak Osmanlı Devleti’nin seferberliği süratle ve disiplinle icra ettiğini ve ANADOLU’dan gelen askerlerin YEŞİLKÖY’de kurulan ordugahtan aralıksız olarak AVRUPA’ya geçirildiğini gözlemlemiştir.

Görüştüğü Osmanlı Dışişleri Bakanı’nın, Osmanlı Devleti ıslahat yaptıkça, Balkanlardaki milletlerin daha saldırgan bir tavır aldıklarını, bu savaşı kendilerinin istemediğini, bu yüzden bu savaşın sorumluluğunu tarihin Osmanlı Devleti’ne yükleyemeyeceğini anlattığını açıklamıştır.

KIRKLARELİ’nin 3 tümenden oluşan 3 ncü Kolordu tarafından savunulduğunu, daha sonradan yayınlanan Bulgar raporlarında Türklerin mevzilerinden çıkamayacak durumda olduklarının belirtildiğini, 23 EKİM’de Tümen Komutanlarından Rıza Paşa’nın, Kolordu Komutanına danışmadan ve yeterli eğitimi bulunmayan askerlerini göz önüne almadan tümenine gece savaşına girilmesini emrettiğini, fakat gece yönlerini şaşıran Türk askerlerinin birbirlerine ateş açtıklarını ve bu durumun askerlerde genel bir korkuya dönüşerek bütün Tümenin, müteakiben bütün Kolordu daki askerlerin kaçmasına sebep olduğunu, sabah KIRKLAELİ önüne gelen Bulgar Ordusu’nun Türk Ordusu yerine çocukların ve kadınların çiçek demetleriyle karşılandığını çarpıcı bir şekilde anlatmıştır.

KIRKLARELİ’nde bu facia yaşanırken İSTANBUL’a sürekli asker geldiğini, bu gruplarda subay ve astsubay sayısının az olduğunu, ancak bu subay ve astsubayların savaşta galip geleceklerine inanmadıklarını, bunun nedeninin de Osmanlı Ordusu’na siyasetin girmesi olduğunu açıklamıştır.

Daha sonra Osmanlı Ordusu’nun LÜLEBURGAZ’da toplandığını, ancak ordunun dağınık bir görüntü çizdiğini, bölgede bulunan insanların geriye doğru göç ettiğini, en önemlisi ordunun aç ve mühimmatsız kaldığını, orduya komuta eden Abuk Paşa’nın dahi, emir subaylarının tırnaklarıyla toprağı kazarak çıkardıkları bir iki mısır köküyle beslendiğini belirtmiştir.

LÜLEBURGAZ’daki savaşın 4 gün sürdüğünü ve 31 EKİM’de Türklerin savaşı kaybettiğini, bunun orduya komuta eden Abuk Paşa’nın ordusuyla ilgili haber alamamasından kaynaklandığını, kendi gayretleriyle elde ettiği kısıtlı bilgilerle verdiği yanlış bir geri çekilme kararı sonucu oluştuğunu anlatmıştır.

Bu iki yenilgi sonrasında Bulgarlardan kaçan Türk halkının İSTANBUL’a geldiklerini ve kalacak yer bulamadıkları için açıkta uyuduklarını tasvir etmiştir.

İSTANBUL’da bulunan Rum, Yahudi gibi azınlıkların ise adeta bu yenilgileri beklediklerini ve savaşa hiçbir katkılarının olmadığını, aksine ülkenin birlik ve bütünlüğünü bozucu davranışlarda bulunduklarını belirtmiştir.

İSTANBUL’da bulunduğu sürece hep katliamdan bahsedildiğini, ancak 1895’te Sultan Abdülhamit’in emriyle Ermenilere yapılan katliamlar dışında bu katliamların gerçek olmadığını, aslında Yunanlıların ve Bulgarların MAKEDONYA’da sadece Türklere değil diğer Hıristiyanlara da saldırılarda bulunduklarını, evleri yağmaladıklarını, tecavüz ettiklerini açık bir şekilde belirtmiştir.

LÜLEBURGAZ bozgunundan sonra Bulgar Ordusu’na ÇATALCA’da karşı konulduğunu ve üç gün süren savaşı Türklerin kazandıklarını, bu savaşın her iki taraf için önemli bir ders içerdiğini, bu dersin hiçbir ordunun savaşı durmadan sürdüremeyeceği ve durmadan zafer kazanamayacağı olduğunu açıklamıştır.

İSTANBUL’dan ayrılmadan önce görüştüğü Osmanlı Dışişleri Bakanı’nın “Tarih, AVRUPA’nın bir asırdan beri sadece mirasımızdan başka bir şeye göz dikmediğini anlatacak” dediğini belirterek kendi kendine gerçekten AVRUPA’nın Osmanlı’ya başka türlü hareket edip etmediğini, FRANSA’nın bütün yaptıklarının bundan ibaret olup olmadığını sorar ve bütün müstebit kralların, şanlı hükümdarların, imparatorların ve cumhuriyetlerin kılık değiştirdiğini, yalnız hepsinde ortak bir noktanın, değişmez bir hareket tarzının görüldüğünü belirtmiştir : “Büyük Türk “ ile birlik.