Etiket arşivi: ŞahBaba

Murat Bardakçı ŞahBaba

Osmanoğulları’nın son hükümdarı VI. Mehmet Vahideddin (Torunları, kendisine ŞAHBABA derlerdi)’in hayatını, hatıralarını ve özel mektuplarını konu alan “ŞAHBABA” isimli eser; 1 Önsöz, 24 Bölüm ve belgelerden oluşmaktadır ve 679 sahifedir.
Eserin önsözünde; niçin kaleme alındığı, kimlerin katkıda bulunduğu anlatılmakta ve özellikle “Yataktaki Hasta Adam” başlıklı bölümde, Sultan Vahideddin’in babası Sultan Abdülmecid dönemi (01.07.1839 – 25.06.1861) bir ibret vesikası olarak ana hatlarıyla verilmekte ve özellikle saraydaki inşaat çılgınlığının, safahatın Osmanlı Devleti’ni nasıl bir borç batağına soktuğu özetlenmektedir.
Mehmet Vahideddin böyle bir ortamda 04 OCAK 1861’de Dolmabahçe Sarayı’nda dünyaya gelmiştir.
“Bir dadı, bir lala ve bir şehzade” başlıklı 1 nci bölümde;
Osmanlı’larda taht sırasının başlangıçta babadan oğula geçme usulüyle belirlenirken Sultan 3 ncü Mehmet’in cülusu ile 1603’den itibaren, “hanedanın en yaşlı ve reşit şehzadesinin” hakkı olduğu, bölümün girişinde verilerek, Vahideddin’in dadılar ve uşaklarla geçen çocukluk ve gençlik yılları anlatılmaktadır.
Vahideddin 1 yaşında babası Abdülmecid’i, dört yaşındayken annesini kaybetmiştir. Sultan Abdülmecid’in 42 nci çocuğudur. Abdülmecid’in kardeşi Sultan Abdülaziz’den sonra tahta geçen dört Padişah; Beşinci Murad, Abdülhamid, Mehmet Reşad ve Mehmet Vahideddin birbirleriyle kardeştir ve hepsi Abdülmecid’in çocuklarıdır.
“Dolmabahçe Noteri’nin Korkusu” başlıklı 2 nci bölümde;
Sultan Abdülmecid’den sonra 27 NİSAN 1909’da 65 yaşında tahta geçen ve yaklaşık 9 yıl tahtta kalan Sultan Reşad’ın İttihat ve Terakki’den korkusuyla önüne konan herşeyi imzalayarak ve Dolmabahçe Sarayı’nda ikamet eden “Dolmabahçe Noteri” nitelendirmesi ve İttihat ve Terakki korkusunun nedenlerine temas edilmektedir. Ayrıca Sultan Reşad’ın oğlu veliaht Yusuf İzzettin Efendi’nin 01 ŞUBAT 1916’da intiharı ve bu olaydan sonra fiilen olmasa bile resmen devletin ikinci adamı mevkiine gelecek olan Mehmet Vahideddin’in Çengelköy’deki yaşamı ve özellikle büyük kızı Ulviye’nin 1914’de evlendirilişi ve damadı İsmail Hakkı Bey’in 1922’de İstiklal Harbi’nde Anadolu’ya geçmesi ve daha sonra boşanmaları ile ilk defa İstanbul dışına Sultan Reşad ile beraber gerçekleştirilen 1909 Bursa, 1910 Edirne ve Viyana gezilerine yer verilmektedir.
“Yıldızın parladığı an” başlıklı 3 ncü bölümde;
Alman Kayzeri 2 nci Wilhem’in Osmanlı Hükümdarı Sultan Reşad’ı ülkesine daveti, Sultan’ın rahatsızlığı nedeniyle davete hükümdarı temsilen Veliahd Vahideddin Efendi’nin katılmasına karar verilişi, 13 Aralık 1917’de Veliaht Vahideddin ile Atatürk’ün Almanya seyahati öncesi ilk karşılaşmaları, M.Kemal Paşa’nın bu karşılaşmanın hikayesini ve Almanya günlerini tasvir edişi, Veliahd Vahideddin’in Mustafa Kemal Paşa hakkındaki ilk intibaları anlatılmaktadır.
Almanya seyahatine 15 ARALIK 1917’de çıkılır. Seyahat 21 gün sürer. İstanbul’a dönüşten sonra M.Kemal Paşa hastalanır, Viyana’ya gider, oradan kaplıcalarıyla meşhur Karlsbad’a geçer. Sultan Reşad’ın vefat ettiğini ve yerine veliahd Vahideddin Efendi’nin geçtiğini Karlsbad’ta iken öğrenecektir.
“Tahta değil, kubura oturdum…” başlıklı 4 ncü bölümde;
03 TEMMUZ 1918 günü Sultan Reşad’ın vefatı, İttihad ve Terakki erkanının veliahd Vahideddin Efendi’yi tahta davet için Çengelköy’e gidişleri, Vahideddin’in tahtı hemen kabul etmeyip, düşünmek için süre istemesi ertesi gün cevabını vermesi ve bunun İttihat ve Terakki çevresinde yarattığı şaşkınlık, 04 TEMMUZ’daki cülus merasimi, Sultan’ın kızı Sabiha Sultan’dan naklen babasının tahta geçtiği gün Çengelköy’de ve Dolmabahçe Sarayı’nda yaşananlar ile İngiltere, Fransa ve Rusya’nın İttihat ve Terkakki ileri gelenleri ile yaptığı iddia edilen gizli temaslar anlatılmaktadır.
“Harbiye Nazırlığı mı?” başlıklı 5 nci bölümde;
Karlsbad’ta tedavi gören Mustafa Kemal Paşa’nın yeni hükümdara tebrik telgrafı gönderişi, 2 AĞUSTOS’ta İstanbul’a gelişi ve 5 AĞUSTOS’ta yeni Padişah ile görüşmeleri, bu görüşmede Padişaha “Başkumandanlığı üzerine alması gerektiği” konusundaki telkinleri, yeni hükümdarla 9 AĞUSTOS ve sonrası tekrar görüşmeleri, bu görüşmelerde Mustafa Kemal Paşa’nın Padişaha telkinleri, istekleri ve mukabilinde nazik redlerle dolu konuşmalara yer verilmektedir.
Ayrıca M.Kemal Paşa’nın Saray ile olan bu sıkı diyaloğun yarattığı endişe nedeniyle İstanbul’dan Suriye’ye Yedinci Ordu’ya tayin edilişi, tayin emrinin “Sizden talebim şudur : O tarafları düşman eline geçirmeyeceksiniz!.. Verdiğim vazifeyi muvaffakiyetle ifa edeceğinize eminim” sözleriyle bizzat Padişah tarafından tebliği, 30 EKİM 1918 Mondros Mütarekesi ve M.Kemal Paşa’nın 13 KASIM 1918’de İstanbul’a dönüşüne kadar ki gelişmeler ana hatlarıyla verilmektedir.
Bölümün sonunda; Padişahın M.Kemal Paşa’dan gelen tekliflere niçin hep “Hayır” demesinin altında yatan neden olarak; “yeni bir Enver Paşa yaratmak istememesi” ve seneler sonra Mekke’de yayınladığı bildirisinde Yıldırım Orduları Kumandanı’nı ve Mondros’u imzalayanları “felaketlerin sorumlusu” olarak kabul etmesine yer verilmektedir.
“Ya İstanbul giderse” başlıklı 6 ncı bölümde;
Sultan Vahideddin’in İstiklal Harbi boyunca tatbik ettiği politikası değerlendirilmekte ve Padişahın o zamanın şartlarına göre başka türlü davranmasına imkan olup olmadığı ve o günkü ruh haliyle devlet ve sistem anlayışı incelenmektedir.
Padişah Vahideddin, Meclis’i ilki 21 ARALIK 1918, diğeri 11 NİSAN 1920’de olmak üzere iki defa feshetmiş, mütareke döneminde ülkeyi kararnamelerle mutlakiyetçi bir anlayışla idare etmiştir. Dış ilişkilerde başlangıçta “İngiliz dosluğu, Fransız yakınlığı” politikasına ağırlık vermiş, daha sonra tek kurtuluşun İngiltere’ye bağlı olmak olduğuna inanmıştır.

“Sultan sadrazamına feda olur mu?” başlıklı 7 nci bölümde;
Sultan M.Vahideddin’in iki sadrazamı; beş defa sadrazamlığa getirilen Damat Ferid Paşa ile üç defa sadrazamlığa getirilen ve son Osmanlı sadrazamı olan Tevfik Paşalar ve Padişahın bunlarla ilişkileri anlatılmaktadır.
Bu bölümde ayrıca sarayın damat seçimindeki kıstasları (Abdülhamid’in kız kardeşi Mediha Sultan’ın evlendirilmesinde Damat Ferid’in seçimindeki kıstaslar) ve bununla ilgili bir belge ile Damat Ferid’in sadrazamlığa getirilmesinde Padişah Vahideddin’in ilginç değerlendirmelerine yer verilmektedir.
“Maymun ısırığı” başlıklı 8 nci bölümde;
İzmir’in işgali arifesinde ve 15 Mayıs 1919 tarihindeki işgal sonrasında sarayda olanlar, Padişah Vahideddin’in mütarekenin 7 nci maddesine dayanılarak yapılan işgallerden Ankara’yı sorumlu tutması, İngilizlerin oyunlarıyla Yunanistan’ın nasıl devreye sokulduğu, 1 nci Dünya Savaşı öncesi ve savaş sonrasında Yunanistan’daki siyasi gelişmeler ve işgale tepkiler anlatılmaktadır.
“Vizeli 48 yolcu ve eğerli atlar” başlıklı 9 ncu bölümde;
Samsun yolculuğuna çıkan Bandırma vapuru ile 48 kader yolcusunun Samsun’a gidişinin öyküsü çoğunlukla Sultan Vahideddin ve Ferid Paşa aileleri olmak üzere olaylarda rol oynamış kişilerin yakınlarıyla yapılan görüşmelere dayanılarak anlatılmakta ve 9 ncu Ordu Müfettişi olarak Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a gönderilmesi konusundaki değerlendirmelere yer verilmektedir.
“Cicim ayları ve sonrası” başlıklı 10 ncu bölümde;
8 Temmuz 1919 tarihinden yani “Sine-i millete dönüldüğü gün” den itibaren İstanbul ile Anadolu arasındaki olaylar Saray ile İngiltere arasında imzalandığı söylenen gizli “Himaye Anlaşması”, İstanbul’un 16 Mart 1920’de işgali, fetvalar, karşı fetvalar ve T.B.M.M,’nin 23 Nisan 1920 ‘de açılışı konu edilmektedir.
“Keskin bir acı ve korkulu bir ürperti” başlıklı 11 nci bölümde;
Sevr Andlaşması’nın nasıl bir ortam içinde imzalandığı, hukuki geçerliliği, Ankara’nın Sevr’e tepkisi ve Kuva-yi Milliye’ye silahla karşı koymak üzere teşkil edilen ve Damat Ferid Paşa’nın ön ayak olarak kurdurduğu Kuvayi İnzibatiyye incelenmektedir.
“Sarayda fırtına ve iki nikah” başlıklı 12 nci bölümde;
Sultan Vahideddin ile veliahtı ve daha sonra dünürü olacak Abdülmecid arasında süregelen ve nefrete kadar uzanan çekişmeler ile Abdülmecid hakkındaki değerlendirmelere yer verilmektedir.
“Haremağası kapıları dinliyor!” başlıklı 13 ncü bölümde;
Sultan Vahideddin’in kızı Sabiha Sultan’ın, veliahd Abdülmecid Efendi’nin oğlu Şehzade Ömer Faruk’la 5 Aralık 1919’da evlendirilmesi hatta bunun öncesinde Mustafa Kemal Paşa’nın bizzat Padişah’tan kızını istemesi ancak olumlu yanıt alamaması, Damat Ferid Paşa’ya karşı olan veliahd Abdülmecid Efendi’nin Anadolu’ya geçmesi için Ankara tarafından davet edilmesi, fakat teklifin ikilik yaratmamak düşüncesiyle kabul edilmemesi, ancak Damat Ferid Paşa’nın Veliahd Abdülmecid’in Anadolu’ya kaçırılmasına mani olmak bahanesiyle veliahdı Eylül 1920’de sarayda göz hapsine aldırması, bundan mutazarrır olan veliahdın geçmişte benzer durumla karşı karşıya kalmış olan Sultan Vahideddin’e şikayette bulunuşu ve bu olayın Padişah ile Veliahdı arasında ipleri kopma noktasına getirişi, Padişahın damadı Ömer Faruk Efendi’nin Anadolu’ya geçiş kararı, 26 Nisan 1921’de İnebolu’ya geçişi, T.B.M.M.Başkanı Mustafa Kemal Paşa’nın “…Hanedan mensuplarının hizmetlerinden istifade edecekleri zamanın gelmesini bekleyerek şimdilik İstanbul’da kalmaları…” yönündeki telgrafı üzerine İstanbul’a geri dönüşü, Sultan’ın diğer damadı İsmail Hakkı Bey’in Ankara’ya geçip Kuva-yi Milliye’ye katılışı anlatılmaktadır.
“Fırsatlar demir alıyor” başlıklı 14 ncü bölümde;
Sultan Vahideddin’in Anadolu’ya karşı görünürdeki politikasının soğuk oluşunun nedenleri sıralanmakta, Sevr’in incelenmesinden sonra sadarete gelen son Osmanlı Sadrazamı Tevfik Paşa’nın iktidarı (21 Ekim 1920-4 Kasım 1922), Ankara ile yakınlaşma ve kağıt üzerinde kalan barışma çabaları anlatılmaktadır.
“Gurbet hazırlıkları” başlıklı 15 nci bölümde;
Mudanya Mütarekesi’nden sonra Refet Paşa’nın Trakya’yı teslim almak için 19 Ekim 1922’de İstanbul’a gelişi, yaptığı temaslar, Sultan Vahideddin ile yaptığı görüşme, T.B.M.M. kararının Sultan’a tebliği, saray ve çevresindeki tedirginlik, telaş ve panik, saltanatın kaldırılması (01 Kasım 1922) sırasında T.B.M.M.’ndeki hava, saltanatın İstanbul’un 16 Mart 1920 tarihinden geçerli olarak kaldırılması, Tevfik Paşa Hükümetinin istifası ve bu istifaya Sultan Vahideddin’in tepkisi anlatılmaktadır.
“Kaçmadım hicret ettim” başlıklı 16 ncı bölümde;
İstanbul Hükümeti’nin Padişahın şahsi güvenliğinin sağlanması için İngiltere nezdindeki girişimleri, İngilizlerin İslam dünyasındaki tepkileri hesaba katarak sultan-halifeyi “götüren” değil “kurtaran” taraf olma istekleri, Vahideddin’in sadece “halife” sıfatıyla bizzat kendisi tarafından 16 Kasım 1922 tarihinde İstanbul İşgal Kuvvetleri Başkomutanı General Harrington’a hitaben yazılan “hayatını tehlikede gördüğü için İstanbul’dan derhal bir başka yere götürülmesi isteği “ “ Vahideddin memleketi niçin terketti?” sorusunun cevabını bulmak için Vahideddin’in ve torunlarının yorumlarına yer verilmektedir.
“Patlak tekerli ambulansın yolcusu” başlıklı 17 nci bölümde;
Torunları tarafından ”Şahbaba” olarak bahsedilen Sultan Vahideddin’in İstanbul’dan 11 kişi ile 17 Kasım 1922 sabahı saat sekizde geceyi evrak imha ederek geçirdiği Merasim Köşkünden iki ambulansla ayrılışı, yolda Sultan Vahideddin’in bindiği ambulansın tekerleği patladığından Tophane rıhtımına gecikmeli gelişi, Malaya zırhlısı ile saat 09.15’de Malta’ya hareketi (Aynı zırhlı ingiliz donanma bakanlığınca 16 sene sonra 1938 Kasım’ında Atatürk’ün cenaze merasimine refakatle görevlendirilecektir), Malta’ya 20 Kasım 1922 tarihinde varışı (…ki aynı günün sabahı Türk tarihinde yeni bir sayfanın yazıldığı Lozan Barış Konferansı’nın açılış merasimi yapılmaktadır.), Malta’dan kızı Sabiha Sultan’a gönderdiği ilk mektup, hilafetin Vahideddin’den 18 Kasım günü geri alınışı, Abdülmecid Efendi’nin 19 Kasım’da halife seçilişi ve böylece tahtın olmasa bile sarayın sahipliğinin 46 yıllık aradan sonra Mecidiler’den (Sultan Abdülmecid’in çocuklarından) Aziziler’e (Sultan Abdülaziz’in çocuklarına) geçmesi, Vahideddin’in ve İslam dünyasının bu gelişmeye tepkileri anlatılmaktadır.
“Kabe’ye yüz sürmek” başlıklı 18 nci bölümde;
Şahbaba’nın Malta’da geçen günleri, ailesiyle mektuplaşmaları Abdülhamid döneminde İstanbul’da ikamete mecbur tutulan ancak ittihatçılar tarafından 1908’de Mekke emiri yapılan ve Arap isyanı ile beraber 1916’da Hicaz Emiri, 1918’de Arabistan Kralı ilan edilen ve 1 nci Dünya Harbinde Osmanlı Devletini arkadan hançerleyen Hüseyin’in daveti ve bunun arkasındaki niyeti, Malta’da Sultan’a yapılan masraflar nedeniyle Londra’da yaşanan para kavgasının ana hatları, Vahideddin’in Malta’dan 05 Ocak 1923 günü ayrılarak Hicaz’a hareketi 15 Ocak’ta Cidde’ye varışı ve burada “halife olarak değil seçkin bir misafir olarak” karşılanışı ve Hicaz seyahatinin ayrıntıları ile Padişah’ın Hicazdan 20 Nisan 1923’de ayrılışı, 02 Mayıs’ta Cenova’ya gelişi Sanremo kasabasında ikameti tercih edişi anlatılmaktadır.
“Tahtsızların villası” başlıklı 19 ncu bölümde;
Şahbaba’nın Cenova’da İtalyan Hükümetince resmi olmayan bir merasimle karşılanması Cenova Mirimar Otelinde Sanremo’ya yerleşme fikrinin ortaya atılması, Sanremo’da İsveçli mucit Alfred Nobel tarafından yaptırılan dört katlı “Villa Nobel”’in kiralanışı, 08 Mayıs’ta Sanremo’ya varış, T.B.M.M.’nin 03 Mart 1924 günü 431 sayılı yasa ile Osmanoğulları’nın ülke dışına gönderilmesiyle 1924 Mart’ında Vahideddin ile ailesinin bir araya gelişi, eski kayınbiraderi ve fahri yaveri olan ve Cenova’da konsolosluk açıldıktan sonraki dönemde Ankara tarafından kullanıldığı iddia edilen Zeki Bey ile ilgili olaylara ve değerlendirmelere yer verilmektedir.
“700 senenin zoraki yolculuğu” başlıklı 20 nci bölümde;
Hilafetin kaldırılması öncesinde 1924 Subat’ında hanedan ve saray çevresindeki endişeli hava ve korku, korkunun 3 Mart 1924 günü gerçeğe dönüşmesi ve 431 sayılı “Hilafetin İlgasına Ve Hanedan-ıOsmani’nin Türkiye Cumhuriyeti Memaliki Haricine Çıkartılmasına Dair Kanun” un kabulu, böylece Padişah mallarına el konulması, ülkeyi terketmek için şehzadelere 24 saat sultanlara 10 gün verilişi, kararın Halife Abdülmecid Efendi’ye tebliği ve derhal o gece sınırdışı edilerek İsviçre’ye gönderilişi, tepkileri, Şahbaba’nın vatansız kalan aile mensuplarını himayesi altına alacak bir memleket bulma çabaları, Fransa Cumhurbaşkanı ve İngiltere Kralı ile yazışmaları, yaşadığı hayal kırıklıklarına rağmen “İngiliz dostluğu, Fransız yakınlığı” politikasından vazgeçmeyişi ve İstanbul’da bırakılan malların tasfiyesi ve yaşanan sıkıntılar anlatılmaktadır.
“Hilafetçi Rum’un idamı” başlıklı 21 nci bölümde;
Sultan Vahideddin’in doktoru Reşad Paşa’nın 15 Mart 1924 tarihinde intiharı veya öldürülüşü ile ilgili değerlendirmelere, doktorun ölümünden önce ailesi ile mektuplaşmaları, ölüm olayının Reşad Paşa’nın ailesi tarafından cinayet olarak değerlendirilişi, cinayetin Sultan Vahideddin’in “Kiraz” lakabıyla bilinen yaveri Hamdi Paşa’nın hazırladığı, infazın Zeki Bey tarafından yapıldığı, Reşad Paşa’nın damadı Salih Fuat Bey’in açıklamaları (4 Haziran 1925) üzerine olayın İstiklal Mahkemesine intikali, cinayet’in yargı süreci devam eden “Distolcüler” de denilen İla-yı Vatan’ın devamı olan Tarikat-ı Salahiye adına işlenen cinayetlerden biri olduğuna karar verilişi, 27 Mayıs’ta başlayan Tarikat-ı Salahiye davasının 15 Ağustos 1925’te sona ermesi 11 kişinin suçlu görülerek idama mahkum edilişleri ve kararın bir gün sonra infazı anlatılmaktadır.
“Vekaletin altındaki imza” başlıklı 22 nci bölümde;
İstanbul’dan 11 kişiyle ayrılan Şahbaba’nın etrafının kalabalıklaştığı, Villa Nobel’in artık hem küçük gelmesi ve hem de pahalı oluşu nedeniyle 1925 Haziranında sadece 11 ay yaşayabileceği Villa Manolya’ya taşınmaları, teşkilatçı maskesi altında Sanremo’ya hücum eden politika vurguncularının Padişahtan para kopartma gayretleri, Osmanlı ailesinin mirasla ilgili olarak 1920’de başlattığı hukuki mücadele ve özellikle aile adına bu hukuki teşebbüsü kimin başlatacağı konusunda Vahideddin ile Abdülmecid arasında vekalete kimin imza koyacağı konusundaki “İmza Krizi” anlatılmaktadır.

“Halife adaylarının resmi geçidi” başlıklı 23 ncü bölümde;
Hilafetin 3 Mart 1924’te kaldırılışından sonra yeni bir halife belirlemek için Mısır’ın bir Hilafet Kongresi toplayacağı söylentileri, Vahideddin’in hilafetten feragat etmediğini ve dolayısıyla halife seçilmemesi şeklindeki tepkisi, Mısır’ın Vahiddeddin’e destek vermektense Mustafa Kemal ile anlaşma yolunu aradığını saklamaması ve özellikle Halife’nin bağımsız bir ülkenin reisi olması şartı ve İslam dünyasında Türkiye dışında bağımsız olan bir başka ülke olmaması nedeniyle Mısır uleması ve aydınlarının Ankara’ya destek vermesi, El Ezher Medresesi desteğiyle Mısır Kralı Fuad’ın hilafet hayalini gerçekleştirmek arzusu, Mısır ulemasının Abdülmecid Efendi’ye vaktiyle vermiş olduğu biatı 24 Mart 1926’da kongre öncesi geri alması, Vahideddin’in toplanmak üzere olan kongreye gönderdiği bildiri, 13 Mayıs 1926’da Hilafet Kongresi’nin yapılışı, dişe dokunur bir karar alamadan kongrenin dağılışı anlatılmaktadır. Kongrenin üçüncü gününe gelindiğinde Şahbaba artık hayatta değildir.
“Devleti Aliyye’ye İtalyan haciz mühürü” başlıklı 24 ncü bölümde;
16 Mayıs 1926 günü Şahbaba’nın kızı Sabiha Sultan’ın üçüncü çocuğu Necla Sultanı dünyaya getirişi, bunun Manolya Villasında yarattığı sevinç ve neşe ile aynı günün akşamı 16 Mayıs 1926 saat 22.30’da yaşanan büyük hüzün yani Şahbaba’nın vefatı, yapılan otopsi ve Sanremo esnafına olan 60.000 liretlik borç nedeniyle yaşanan en hazin ve zillet dolu bir anı olan haciz olayı anlatılmaktadır.
Borç nedeniyle İtalyan haciz memurları, Manolya Villasında herşeye haciz koyarlar. Şahbaba’nın cenazesi villanın giriş katındaki büyük salona indirilir ve eşyalarla beraber cenaze de haczedilir ve bir ay boyunca bu salonda kalır. Alacaklara verilecek paranın temini bir ay sürer. Halife Abdülmecid’in gönderdiği para ile esnafın alacakları ödenir. Lohusa yatağındaki kızı Sabiha Sultanın bir çift küpesini satmasıyla cenaze üzerindeki haciz de kaldırılır.
“Bir avuç kemiğin sürgünü” başlıklı 25 nci bölümde
Şahbaba’nın cenazesinin 15 Haziran 1926’da Sanremo’dan Trieste’ye, 17 Haziran’da Trieste’den Carnioto gemisiyle Beyrut’a, oradan trenle Şam’a götürülüşü ve Yavuz Sultan Selim Camiine defnedilişi anlatılmaktadır.
Sonuçta; siyasetinin temelini “İngiliz dostluğu, Fransız yakınlığı” politikasına bağlamış olan Şahbaba, İngiltere tarafından bir kenara itildiğini sağlığında görmüştü…. Fransızların aynı şekilde davranışına ise tabutu şahit oldu…. Fransız yakınlığı politikasının mükafatı, bir telgraf metnindeki “Cenazesinde Fransız askerlerinin bulunması gereksizdir” cümlesiydi…..
Türkiye’nin Roma Büyükelçisi Suat Bey’in “Vahideddin’in füc’eten vefat ettiği şimdi haber alınmıştır” yazan telgrafı Ankara’ya geldiği sırada Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal, Adana’daydı… Telgraf hemen Adana’ya ulaştırıldı…
Reisicumhur dostlarıyla yemeğe oturmuştu…Haberi işittince “Çok namuslu bir adam öldü” dedi…”İsteseydi Topkapı’nın bütün cevahirini götürür ve öyle bir ordu kurup geri dönerdi ki….”