Etiket arşivi: Roman Özetleri

ismail Hakkı Ali Çavuş

Askerliğin ruhu itaat ve cesarettir. Bu iki kavram olmadan hiçbir zafer kazanılamaz. Okuduğumuz bu parça Osmanlı döneminde itaat ve cesaretle kazanılan zaferler ve başarılı bir Osmanlı olan Ali Çavuşun muharebelerdeki askerlik hayatı anlatılmaktadır.
    Ali Çavuş, Manastırın “Lara” köyünden uzun boylu, aksakallı, geniş omuzlu aslan gibi bir Osmanlı’dır. Köyünde pazara giderken yol boyudaki gördükçe imrenir ve şöyle söylerdi; “Biz askerken hiç böyle eğitim yapmıyorduk, hele atışlar bize atış için en fazla beş kurşun veriyorlardı, bunlar ise yüz kurşun harcıyor. Allah bilir bunlar bu eğitimle bütün dünyayı yener hiçbir kurşunu boşa atmazlar” derdi.
    Ali Çavuş askerlikten sonra katıldığı muharebeleri şöyle anlatır; “Otuz , otuz beş yaşlarındaydım. Bir gün tarlada çalıştıktan sonra eve geldiğimde bize köy muhtarı silah altına çağrıldığımızı söyledi. Tarih doksan üç senesinin Haziran ayıydı, hemen aklıma askerliğimdeki yüzbaşımın sözleri geldi. Bize şöyle derdi, “Çocuklar yurdunuz tehlikeye düştüğünde silah altına çağrıldığınız zaman hiç vakit geçirmeyin. Çünkü geç giderseniz düşmanın pis ayakları güzel vatanımızı pisletir.” Birliğe giderken daha önce tecrübe edilmiş iki tane kalın kazak, giyilerek denenen iki çift potin ve iki çift yün çorabı alın” demişti. Olur ya devlet potin verir ayağınızı sıkar, kazağınız olmaz soğuktan donarsınız…” bende bu sözleri anımsadıktan sonra çantamı hazırladım, ailemle vedalaşmak için döndüğümde karım ağlıyordu ve bana hiç olmazsa bugünde kal diyordu; ama ben vatanın azizliğini biliyordum eyvallah deyip koyuldum yola. İlk önce birliğe giden ben olmuştum. Binbaşı kalkıp beni alnımdan öptü ve daha önce askerliğimi yapmış olduğumdan beni onbaşı yaptı.
    Günlerce kara ve deniz yolculuğu geçiriyorduk bize silah verip doldurup boşaltmayı öğrettiler. Çok yorulmuştuk ama pişman değildik. Bu yüzden düşmanı ezmek için acele gitmek istiyorduk. Öğrendiğimizde Moskoflar balkanları aşmış, kazaklar bizimkilerden on beş esir etmiş ve Çerkez süvarileri de bizim karakolu önünde görülmüşler. Bizim komutanımız 19 yaşlarında mektepten henüz çıkmış bir yüzbaşı idi. Bana da birinci bölüğün ikinci mangasını vermişlerdi. Akşam yoklamasında bize Moskoflara hücum edeceğimiz söylendi. Ben Dursun çavuştan aldığım yağla potinleri yağladım. Ertesi gün yola çıktığımızda bazı arkadaşlarımız yürüyemiyorlardı herhalde potinleri sıkıyordu bazıları da akşam abur cubur yediğinden yürüyemiyordu. Biz ilerledik gittik yoklama yapıldığında üç arkadaşımız yok idi. Sonra ikisi geldi bir askerimiz yoktu. Sorduğumuzda önce bayılıp düştüğünü ayılttıktan sonra da gelirken 29-30 kazak askerinin saldırısıyla kaçamayıp öldüğünü söylediler. Bizim manga önde düşmana saldırıp mahvedip dağıtmak için yürüyorduk. Düşmanı bir tepenin üzerinde gördük ama biz komutanımızın emri ile devamlı ileri gidiyorduk, tam o sırtın ardına kadar gittik önümüzde kaçan düşman askerleri 1000 metre uzaklaşınca bizde kurşunumuzu boşa harcamamak için ateşi kestik. Devamlı ilerliyor düşmanı takip ediyorduk. 1500 metre ileride düşman askerlerini gördük ama aldırmadık. Hep beraber ilerledikçe içimizi heyecan sarıyor bir an önce düşmanı bastırıp kafalarını ezmek istiyorduk.
    Muharebelerde en önemli şeylerden birisi de elindeki mermiyi iyi ve idareli kullanmaktı. Bir gün düşmanla çarpışırken bizimkilerden bazılarının mermileri bitmişti. Biz onbaşılar elimizde bulunan mermileri her askere beş mermi düşecek şekilde dağıttık. Gece gündüz düşmanı ezmek için yürüyorduk. Komutanımız bize her gece ateş etmememizi hatta öksürmememizi söylüyordu. Düşman askerleriyle çatışmaya girmiştik ki gözümün önünde bir asker düşüp yuvarlandı, ben öldü diye yanına gittiğimde ölmemişti. Komutanım bana yanındaki askeri nasıl öldü sandın mermi vızıltısı bana kadar geliyordu vızıldayan mermi sesi geldiğinde demek ki asker ölmemiştir derdi. Yine bir gün düşmanla çatışırken bir mermi omzumdan işlemişti, ben şehit olacağım diye seviniyordum ama yüksek makama ulaşamamıştım. Günler geçtikçe yaram iyileşti. Biz bölük bölük ayrılmıştık; bizim bölükten 95 kişiden sadece 42 kişi kalmıştık. Cephanemizde bitmek üzereydi ki bir anda bizim Dursun çavuş ileri atıldı. Süngüsünü takıp düşmana saldırdı. Biz de o heyecanla Dursun çavuşu takip edip düşman sürüsünü hasır gibi yerlere sermiştik. Tabur komutanı o akşam Dursun çavuşu çağırıp alnından öpmüştü. Bu heyecanı hepimiz duyuyorduk, bunun için ertesi günkü çarpışmada hepimiz ileri atılmak için birbirimizle yarışıyorduk. Düşmanı tam sıkıştırmıştık ki bize geri çekil emri geldi. Bu durum bizim hoşumuza gitmedi ama komutana itaat etmek bizim için en büyük görevdi. Komutanımızın bizi niye geri çektiğini sonradan öğrenmiştik, çünkü geri çekilmeseydik 1500 kadar düşman askerinin tuzağına düşecektik ( komutan yanılmaz ). Balkanlarda bu durum böyleyken düşman askerlerinin Anadolu’ya girdiğini öğrenmiştik . Düşman Kars’a girip Kars kalesine kadar ilerlemiş. Biz de bu durum karşısında Anadolu’daki kardeşlerimize yardım etmek için Anadolu ya gelmiştik. Kısa sürede düşmanı kovup mahvetmiştik. Kazandığımız zaferlerin tek sırrı komutanımıza itaatimiz ve cesaretimizdi. Erzurum dan Kars’a kadar düşman kaçıyor girecek delik arıyordu . Bizi savaşla yenemeyeceğini anlayan düşman bizi içten yıkmak için bir plan hazırlamış, şeriat elden gidiyor deyip halkı kandırıyor ve cahil köylülere de rüşvet vererek durumu genişletiyordu. Bu durum içimizde dilden dile dolaşıyor her gelen haberi komutanımıza bildiriyorduk. Komutanımızda “Düşmanın bizi içten yıkmak için yaptığı düşman hileleridir” diyordu. Bunlara kanmayın zaten kananlarda cezasını çekiyordu. Başkomutan tarafından verilen emirle kurşunlanarak vatana ihanet suçundan kurşunlatılmış ve hepsi ölmüştü. Düşmanın bu planı da boşa çıkmıştı.
    Bizim hiç sarsılmayan itaat ve cesaretimiz bizi zaferden zafere taşıyordu ve bizim gibi Osmanlıya da bu yakışırdı”. Deyip sözünü bitirirken benim çavuş olmamda bu zaferlerden dolayı diyordu.

John Steinback Fareler ve insanlar

ohn Steinbeck 1902 1968 yılları arasında yaşamış Amerikalı bir yazardır. 1962 yılında Fareler ve İnsanlar yapıtı ile Nobel Edebiyat ödülü almıştır.

Yazar; bu eseri ile Amerika’nın yoksul, işşiz, sade ve sıradan insanlarının dramını anlatma ustalığı göstermiş ve dünya klasikleri arasında yer almayı başarmıştır.

Salinas nehri kıyılarındaki çiftliklerde çalışarak yaşamlarını devam ettiren iki arkadaş, çiftlikten kovulmuşlardır. Bir başka çiftliğe çalışmak için gitmeye karar vererek yola koyulurlar. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra havanın kararmaya başlaması üzerine, yeşil alanların ortasından akan nehrin biraz ileride oluşturduğu göletin kıyısında konaklarlar. Burası onlar için geceyi geçirip gündüz yollarına devam etmek için seçilmiş iyi bir konaklama yeridir.

Lennie ve George uzun yıllar birbirinden ayrılmadan birlikte yaşayan iki arkadaştır. Lennie anlayışı kıt, iri yarı güçlü kuvvetli birisidir. Buna karşılık, George Lennie’yi yönlendirecek kadar zeki ve ufak tefek bir adamdır.

Gölet’in kıyısında oturup dinlenirken George Lennie’nin bir şeylerle ilgilendiğini görür. Hayvanları çok seven Lennie bir fare bulmuş, onu eline almış hem seviyor hemde onunla konuşuyordur. George fareye baktığında onun ölmüş olduğunu fark eder ve arkadaşına hemen fareyi atmasını söyler. Ama Lennie atmaz. Bunun üzerine George hemen fareyi elinden alarak atar. Lennie arkadaşına bir hayvan alması için yalvarır ama Geoge ona “sen hayvanları severken farkında olmadan onları öldürüyorsun” der ve almaz. Ancak çok para biriktirip bir çiftlik aldıklarında ona bir hayvan alacağını söyler.

Sabah olup güneş dağların arasından doğarken, iş buldukları çiftliğe doğru yürümeye başlarlar.Yol boyunca George Lennie’ye çiftliğe gittiklerinde orada hiçbir şeye karışmamasını özellikle hatırlatır. Çiftliğe geldiklerinde patronla tanışırlar ve o iki arkadaşı önce yatacakları ve barınacakları yere götürür.

Biraz sonra uzaktan sesler duyulur. Çiftlikte çalışanlar tarladan barakalarına doğru gelmeye başlar. İki arkadaş gelen herkesi tanımaktadır. Fakat bütün sorulara George cevap vermektedir. Lennie ise, hiç konuşmaz. Bu durum oradakilerin çoğunun garibine gider ama aldırış etmezler.

Çalışanlardan biri köpeğinin yavruladığını, yavrular çok olduğu için anneleri tarafından bazı yavruların boğularak öldürdüğünü anlatır. Bunun üzerine hayvanları çok seven Lennie, bir köpek yavrusu vermeleri için yalvarmaya başlar. Bütün ısrarlarından sonra adam ona bir yavru vermeyi kabul eder. Lennie, köpek yavrusunu alır ve boş zamanlarını hep yavru köpek ile geçirmeye başlar. George onu köpek yavrusunu çok sevmemesi için uyarır. Gerekçesi, severken hayvanları öldürmesidir.

Sonra bütün çalışanlar sohbete dalarlar. Sürekli patronun genç eşinden ve onun havalı biri olduğundan söz edip, fazla ilgilenmemeleri için George ve Lennie ‘yi uyarırlar. Aradan bir iki gün geçer. Çalışanlardan birisinin çok yaşlı bir köpeği vardır. Bazıları köpeğin çok yaşlandığını ve artık ölmesi gerektiğini söyleyip, eğer köpeğin sahibi kendisi yapamazsa kendilerinden birinin öldürebileceğini vurgularlar. Köpeğin sahibi de yaşlı birisidir. Köpeğinin çok uzun süredir kendisine arkadaşlık ettiğini üzgün bir şekilde söyler.

Biraz sonra patron barakaya gelerek, kızgın bir şekilde eşini sorar; hiçbir işçinin karısına yan gözle bakamayacağını, bakan olursa onu benzeteceğini öfkeli bir şekilde söyler. Bu arada Lennie’ye çok sert bir ifade ile bakarak, üzerine hiddetle yürür. Bunun üzerine George, araya girerek patronu durdurur. Lennie’ yi de uyarır ama parton Lennie hakkında ağıza alınmayacak şeyleri söylemeye devam eder. Bu duruma Lennie de sinirlenmeye başlar. Patron aniden Lennie’ ye bir yumruk atar. Buna George çok içerlenir. Arkadaşlarına O’na karşılık vereceğini söyleyince Lennie patronunu elini tutup bırakmaz. İşçiler zorla Patronun ellerini Lennie’den kurtarırlar. Ama güçlü ve kuvvetli bir adam olan Lennie ufak tefek bir adam olan patronun elini kırmıştır. Patron acıdan kıvranır.

Bir süre sonra herkes kendi işi ile uğraşırken geçen zamanda yaşlı köpeğin öldürülmüş olduğunu işçilerden birisi fark eder. Sahibi buna çok üzülmüştür. George’ a dert yanar. Birkaç gün sonra işçiler tarlaya çalışmaya gittiklerinde Lennie köpeği ile oynamak için ahıra gider. Yavru köpeğin öldürüldüğünü görür. Lennie George’ nin kızacağını düşünerek onu samanların altına saklamaya çalışır. Tam bu sırada patronun karısı ahıra girer ve Lennie’nin yanına gelir. Lennie’den kendisine dokunmasını ister. Lennie onun saçlarını okşarken sert el darbeleri ile kadının canını yakar. Kendisini bırakmasını isteyen kadın Lennie’ nin elinden kurtulmak için bağırmaya başlar.Lennie korkar ve kadının ağızını sıkıca kapatır. Biraz sonra kadın hareketsiz kalır ve bacakları arasına yığılır. Şaşıran Lennie kadını samanların üzerine bırakıp, panikleyerek gölete gidip saklanır.

Bir süre sonra ahıra gelen işçilerden birisi patronun karısını boynu kırılmış ve öldürülmüş olarak bulur. Çok geçmeden bu olayın Lennie tarafından yapıldığı anlaşılır. Bütün işçiler silahlanarak Lennie’yi aramaya başlarlar. George ise ne yapacağını şaşırmıştır. Baraka’ya giderek bir tabanca alır ve herkesten önce Lennie’ yi bulmak için önceden kaldıkları yere gider. Lennie orada panik içerisinde bekliyordur. George Lennie’ nin yanına oturup konuşmaya başlar. Lennie, çiftliklerini aldıklarında George’dan kendisine tavşan almasını, ona iyi bakacağını, yemyeşil çimenlerde onun koşmasını seyredeceğini anlatır durur. George ise çalışanların Lennie’yi silahlarla aradıklarını biliyordur. Nitekim sesler yaklaşmaya başlamıştır.Topluluk Lennie’yi öldürmeye niyetlidir. O buna dayanamayacağını düşünür. Barakadan aldığı silahı çıkararak Lennie’nin ensesine tutar ve titreyen elleriyle ateş açar. Arkadaşı önüne yığılıp kalmıştır. Çiftlik çalışanlarının yapması gerekeni kendi arkadaşına yaparak onu cezalandırmıştır. Lennie’nin başında kaskatı olmuş bir şekilde beklerken tabanca sesini duyan çiflik çalışanları çok geçmeden yanlarına gelirler. Olayın yorumunu yaparak, George teselli ederek ona destek olurlar.
Sonuç olarak; yazar bu kitapta kurmuş olduğu olay örgüsü ile insanlar arasındaki iletişimi, kişisel özellikleri, statü farklarını ve sosyal ortamıda irdeleyerek çarpıcı ve ders verici bir şekilde işlemeyi başarmıştır.

ismail Kadare Canavar

Canavar’da Tiran ve Turuva kentleri arasında, roman kahramanları Gent ve Lena ile efsanenin kahramanları Paris ile Helena’nın aşkları arasında bir paralellik kuruluyor. Sayfa sayfa yoğunlaşan bir terör ve kuşku ortamında kim kazanacak? İyi duygular ve aşk mı? Yoksa kıskançlık, cinayet ve şiddet mi?
Truva’nın düşmana ve işbirlikçilerine karşı direnmesi gerektiğini savunan ve bunu hayatıyla ödeyen efsane kahramanı Laokoon içiin muhteşem bir ağıt Canavar…

CANAVAR

Kentin göbeğinden birkaç kilometre uzaktaki dış mahallelerden birinde, çıplak bir arazi üstünde, terk edilmiş koca bir yük vagonu duruyordu. Madeni bölümleri uzun süreden beri sökülmüş, geriye, sıkı sıkıya kapalı ağaçtan kasası kalmıştı. Yere çakılmış oldukça kısa dört kazık üstünde duruyordu. Anlaşılan kasanın alt bölümünü çamurdan ve toprağın neminden korumak için yerden yükseltmişlerdi. Açık havalarda bu yük vagonu kentin yüksek yerlerinden ya da yapıların üst katlarından net olarak seçiliyordu, ama ovaya gece indiğinde ya da sis bastığında çizgileri silikleşiyor ve orada yokmuş gibi yitip gidiyordu.
Aslında onu orada görmeye başlayalı çok olmamıştı ve başlangıçta hiç kimsenin, onun nereden çıktığından, oraya kimin koyduğundan haberi yoktu. Uzun süre farkına varmamıştık, fakat bir ilkyaz günü bir piknik sırasında (hani üzerinden zaman geçtikçe canlılığı ve anısı belleklerde giderek büyüyen pikniklerden), içimizden bazıları , bu terk edilmiş vagonun, kafalarında bozguncu düşünceler taşıyan insanları barındırdığından kuşkulandılar.
Bir ekim gününde, yaşadığı mevsimin insanı yaşamının en önemli mevsimi olduğunu düşünmeye iten o günlerden birinde, Sovyetler Birliği ile Arnavutluk arasında doğan gerilim ortamı sonucu Moskova’dan ülkesine dönen Felsefe öğrencisi Gent Ruvina , edebiyat fakültesinin ikinci sınıfında okuyan bir genç kızla tanıştı. Adı Lena olduğu halde herkes ona Helena diyordu, doğup büyüdüğü küçük ova kasabasında, Truva Atı’nın gösteriminden sonra kasabanın delikanlıları, adı Lena olan sarı saçlı kızların hepsine Truvalı Helena demeyi adet haline getirmişlerdi.
Birbirlerini, öğretim yılının başında düzenlenen danslı bir gecede tanıdılar; Tiran Üniversitesi öğrencileri bu geceye, yakınlık ve dayanışma duyguları içinde, öğrenimlerini yurt dışında sürdürme olanakları kalmayan talihsiz arkadaşlarını da çağırmışlardı. –Prag’dan dönenlere Pragcılar, Varşova’dan dönenlere Varşovacılar, vb. diyorlardı- Hem de onlardan sık sık yaka silktikleri halde, çünkü yeni gelen bu arkadaşlar aşırı özgür ve hüzünlü havalarıyla kızların akıllarını çeliyor, onları boyuna ellerinden alıyorlardı.
Gent Ruvina, daha gecenin başlangıcında, ona Moskovalı bir kız arkadaşını anımsatan Lena’nın sarı saçlarına kendini kaptırmış, sonra dansa kaldırıp daha yakından incelemeye fırsat bulduğunda –gözlerinin derinliklerinde bir giz saklıyormuş izlenimi vermesine karşın- anlatılmaz tatlılıkta bakışları olan bu ince uzun kızı giderek daha baştan çıkarıcı bulmuştu.
Okumakta olduğu yabancı üniversiteden alınmış, tanımadığı bir ortama itilmiş öğrenci olmasını kendisine kazandırdığı üstünlükten de yararlanarak –yitik bir yeni kuşak çocuğu, orkestranın hüzünlü bir müzik çaldığı salonda ne yapacağını bilmeyen bir sürgün- ona, sözcüklerini sayıyormuşçasına yalnızca birkaç söz etti, sanki ağzından değerli taşlar dökülüyordu; daha sonra onu ikinci kez dansa kaldırdığında, dans bitince hava almak üzere dışarı çıkıp ekim mehtabını birlikte seyretmeyi önerdi. Kız, sanki deminden beri bu öneriyi bekliyormuş gibi, onu büyük bir şaşkınlık içinde bırakarak, hiçbir şey söylemeksizin salondan dışarı çıktı. Gent, birlikte dışarı çıkar çıkmaz, kolay kazanılan başarıdan yüreklenerek elini onun omzuna koyup saçlarını okşamaya başladı. Garipti; kız, başını kaçırmaya kalkmadı ve hiç yabancı gibi davranmayan bu yabancı erkeğin kendisini öpmeye izin verdiği bir yana, ona sarılıp öpüşlerine karşılık verdi.
Bu kolay başarıya şaşıran Gent, kendi kendine, “Allah, Allah, ben dışarıdayken ülke kızları ne büyük gelişme göstermişler!” dedi. Kızı yeniden öptü, ama bu kez aldığı öpücükte adını koyamadığı garip bir şey olduğunu sezinledi; acı, pişmanlık ya da kırgınlığa benzer bir şey.
İçinden kopup gelen ve çıkardığı sesten çok, donuk altın sarısı saçlarında yaptığı titreşimlerle kendini belli eden o hıçkırığı sanki daha derinden duymak istercesine, Lena’nın yanağına yapıştırdığı başını eliyle tuttu. Ve birden, bu gözyaşlarının, bu üzüntünün kendisiyle ilgisi olmadığını, o anda onun yanında bulunmasının da rastlantıdan başka bir şey olmadığını ve altın pırıltılı bu başın bundan böyle kendisine yabancı kalamayacağını anladı.
O güne, kuşku dolu başka günler eklendi. Gent’in aklına sık sık Lena geliyordu. Fakülteden bir arkadaşından Lena’nın nişanlanacağını öğrendi. Gent, Lena’nın nişanlısına aşık olup olmadığını öğrenmeye çalıştı. Arkadaşıysa omuzlarını silkerek bu konuda kuşkusu olduğunu sezdirdi – bazı ailelerin, kızları üniversiteye gittiğinde önlem olarak başvurdukları mantık birleşmesine benziyordu.
Daha sonra Lena’nın ve nişanlısın düzenlediği bir partiye gitti. Oraya vardığında herkesin dans etmekte olduğunu gördü ve davet edilen birçok öğrenci arasında, neredeyse kimse onu tanımadı. Yalnızca Lena, göz kamaştıran, her zamankinden çok daha güzel haliyle ona uzaktan gülümsedi.
Daha sonra olanlarda hem düşsel, hem de gülünç bir şeyler vardı. Lena’yla dans ederken, erkek arkadaşlarından biri –okul arkadaşıydı kuşkusuz-, çakırkeyif bir delikanlı, bağırdı:
Ah, Lena, Truvalı Helena!
Lisede seni böyle mi çağırıyorlardı? Dedi Gent, şaşırarak.
Başıyla “evet” karşılığını verince de sözü sürdürdü:
Bundan hoşlanıyor muydun?
Onun yerinde bir başka kız olsaydı olumsuz cevap verirdi ya da safça kahkahayı basardı, oysa o, gülümsemeksizin, hoşlandığını belirtmekle yetindi.
Gent, onu o gece öpüşünü anımsadı; o gece, dünyanın dışında bir yerde, aydaydılar sanki.
Kaçırılmayan bir Truvalı Helena düşünülebilir mi? Dedi, gülerek.
Lena’nın yüzünde hüzünlü bir gülümseme belirdi.
Biliyorum, ama ben yalnızca Lena’yım…
Helena olmak ister miydin?
İyi ama, beni kaçıracak o erkek nerede?
Lena öfke dolu bakışlarını salonda şöyle bir dolaştırdı. Hüzünlü bir gülümseme kondu dudaklarına.
Ben varım, eğer istersen, dedi Gent.
Lena, gülmeye başladı, inanmamıştı.
Sahi mi?
Emin olabilirsin.
Gent, o gece Lena’yı kaçırdı. Yeni bir yaşama adım akmışlardı. Yaşadığı ilişkiden ve o günlerde ülkenin içinde bulunduğu durumdan dolayı Gent aklını bir türlü toplayamıyordu. Gent Ruvina giderek daha sık olarak Truva’da geçen olayları, olup bitenleri ve özellikle Tahta At’ı düşünüyordu. Savaşın aşamalarıyla ilgili tarihten günümüze gelen bilgileri sorgular oldu. Kurulan kuramların üstüne yeni kuramlar kurdu. Truvalı Helena’nın başından geçenler, Truva At’ının savaşı sonuçlandırmasındaki etkileri ve Laokoon’un sonuyla ilgili düşünceler sarmıştı bütün benliğini.
Truva At’ının esrarına kendini kaptıran yalnızsa Gent değildi. Lena’nın eski nişanlısı Maks ve kendisi gibi hayatı başarısızlıklarla dolu, kendilerini toplumun dışına itmiş ve topluma karşı kinle dolu bir grup arkadaşı Truva At’ının gücünü kendilerinde buluyor. Üç bin yıl önce olan ve bir savaşın büyük bir hile ile sonuçlanmasına giden Truva At’ının kendilerinde vücut bulduğuna inanıyorlardı. Hastalıklı düşüncelerle dolan bu insanlar, herkesin düş dünyasını harekete geçiren boş arazideki vagonun esrarına kendilerini kaptırıp ve onu At olarak kurgulayıp şehirde terör estirme hesapları yapıyorlardı. Maks’ın şehre nefreti aslında Lena’ya olan nefretiydi.
Issız ovada öylesine yerleştirilmiş tahta vagonunda kendilerini sarıp sarmalayan hayal dünyalarında dünyayı yeniden şekillendirme düşünceleriyle doluydular. Onların atı, tarihte süregelen insanlığa karşı fiziki ve düşsel tehditlerin tek başlarına yapamayacakları kadar büyük bir karmaşa ve zafer kazanacaktı.
Şehrin insanlarının kendilerine doğru gelecekleri ve kendilerine karşı duydukları kinlerini boşaltacakları anın özlemiyle yanmaktaydılar. Şehirle tek bağlantıları Acamante idi. Acamante’nin kendilerine getirdiği gazeteler, anlattığı olaylar onların düşsel dünyasında yeniden şekilleniyordu. Maks ise Acamante’nin şehir hakkında söyledikleriyle değil de Lena hakkında getirdiği bilgilerle ilgileniyordu. Vagonun bir kenarına astığı eski mızrağı Lena’nın göğsüne batıracağı zamanın hesaplarını yapıyordu.
Gent’in yaşamı Truva At’ının etrafında dönüyordu. Düşle gerçek arasında gidip gelmeler. İlliada destanın saklı kalan yerleri, Homerosun anlatmadıkları ve Truva’nın büyük komutanı Laokoon’un hazin ve bilinmeyenlerle dolu sonu. Lena ile olan ilişkisine destanı sorgulamanın kendisine verdiği soruları taşıyordu.
Lena, yaşamında yaptığı keskin bir dönüşün kendisine verdiği kırılganlıkla hareket ediyordu. Gent kadar olmasa da, kendisi de yaşadığı yeni aşkını ve kendisine bu aşkın verdiği şeyleri ve kendisinden alacaklarını düşünüyordu. Gent’in tezine bu denli yoğun bir şekilde kendini kaptırmasına ve kendisine bu tezinin verdiği düşsel yaklaşımlarıyla ilgili garip sorular yöneltmesini çözmeye çalışıyordu. Gent’in kendisine olan sevgisine her geçen gün inancı artıyor ve Gent’le beraber efsaneyi sorguluyordu.
Şehrin dışında tahta yük vagonun yakınlarında bulunan iki sevgilinin cesedi bulunmuştu. Polis memurları olay yerine geldiklerinde çevrede hiçbir şey bulamadılar. Yalnızca uzaklarda ıssız ovanın ortasında eski bir yük vagonu gözüküyordu.
Ekimin yarısı geçmişti. Gent Ruvina, Lena’yla kentin çevresinde gezerken, üstünde yürüdükleri ovanın kendisine yabancı gelmediğini birden fark etti. Şu işe bak. Geçen yıl ki o büyük pikniğin yapıldığı yedeyiz tam! Diye bağıracaktı neredeyse. İşte, şurada da terk edilmiş, yük vagonu duruyor. Belediye işçileri onu hala götürmemiş.
Lena, diye bağırdı. İşte tahta at.
Yirmi adım kadar ilerde, mevsimin son çiçeklerini topluyordu Lena. Geri dönüp Gent’in gösterdiği yöne aktı. Sonra, yeniden eğilip çiçek toplamayı sürdürdü. Gözlerine hüznün gölgesi düşmüştü; burada genç bir çiftin öldürüldüğünü duyduğu günden beri böyleydi: Bu cinayetin eski nişanlısı tarafından işlendiğinden emindi; Sarı saçlı kızı karanlıkta kendisi sanmıştı kuşkusuz.
O, elindeki demeti zenginleştirmeyi sürdürürken Gent de ağır adımlarla yük vagonuna yöneldi. Rüzgar, bir bölümü hâlâ okunabilen başlıkların bulunduğu gazete parçalarını su birikintisinin üstünde sürüklüyordu. Yük vagonu şu anda kendisinden oldukça uzaktaydı. Gent, adımlarını daha da ağırlaştırdı. Gözü, yerde duran bir şişeye takıldı. Eğildi, şişeyi yerden aldı, yük vagonuna doğru elinde şişe ile ilerlemeyi sürdürdü. Bir süre sonra durdu. Ovanın üstünde tek başınaydı. Kolunu havaya kaldırdı ve elindeki şişeyi var gücüyle yük vagonuna fırlattı. Şişe, vagonun tahta kaplamalarında parçalanırken, içerden hurda demirini andıran boğuk bir ses yükseldi. Çiçek topladığı yerden doğrulup ona doğru şaşkınlıkla bakan Lena’yı fark etti, ama söylediklerini duyamadı; Lena ona o kadar uzaktaymış gibi gelmişti ki! Ufuklarında canavarların belirip kendisini cezalandırmaya koşmalarını beklideiği uçsuz bucaksız ovanın ortasında yapayalnız olduğunu duyumsuyordu şimdi. Çamurların içinden sürüne sürüne ona doğru yaklaşmaktalar. Olduğu yerde taş kesilmişti sanki; uzaklardan yükselen uğultunun ortasında mermerden bir heykele dönüşmüş, tıpkı Laokoon gibi. O anda Louvre Müzesi’nde, Londra’da, Madrid’de durmakta, çevresinde sayısız meraklı, turist. Sesleri, bakışları, fotoğraf makinelerinin deklanşör sesleri onu her yanından kuşatıyor. Bu burgaç başını döndürüyor. İnsanlar birbirlerine, canavarın yüzünde açtıkları yaraların izlerini gösteriyor. Ağzını açıp onlara her şeyi olduğu gibi anlatmak istiyor, ne var ki içine hapis olduğu mermer engelliyor bunu.