Etiket arşivi: Reşat Nuri Güntekin Kitapları

Reşat Nuri Güntekin Dudaktan Kalbe

Ev sahibi, yemek odasının terasa açılan kapısında ki misafirine seslenir:

-Paşa, sen bu güzel mehtaba karşı bir hab-ı naza dalacak gibi görüyorsun… hele bir dakika buraya zahmet et,

-Artık merhamet et. Zannederim bana bir yemek daha yedirecek değilsin.

-Bu seferki başka bir cinsten bir ziyafet fehametlu misafirlerim için bağımdaki Muhtelif üzüm çeşitlerinden ve bilhassa eserlerinden bir sergi kurdum.

-Azizim burası bir peri alemi, bir bin bir gece sarayı hazinesi, dedi.

Yemek masasının üstü, baştan başa kristal üzüm tabaklarıyla donanmıştı

Allı, morlu, sarılı, yeşili, salkımlar asma lambanın donuk ışığı içinde renkli mücevherler gibi parlıyordu

Vefik paşa,kahkahalarla gülüyor,biraz evvel bir tek üzüm daha yemeye mecali olmadığını söylediği halda her tabağın önünde ayrı ayrı duruyor,her birisini eline alarak lambaya tutuyor,hepsinden bir kaç tane tadıyordu

Prens Vefik paşa ile Münir bey, pek eskiden beri bir birini tanırlar. Prens Vefik, kibar, centilmen, biraz sefahate meyilli bir adamdır. Zevcesinin vefatından sonra hiçbir ciddi işle meşgul olmamıştır, küçük kızıyla beraber memleket memleket gezmeye başlamıştır. Kızı Cavidan’ı portatif eczanesi ve tespih koleksiyonuyla götürmektedir. Münir bey, biraz rint meşrep sade, makul bir adamdı. On sene evvel İzmir’deki bağlarına çekilen Münir bey,eski arkadaşını epeyce zamandan beri görmemiştir. Nihayet, o yaz bu arzuyu yerine getirmeye fırsat bulmuş, beş altı günlüğüne İzmir’e uğramıştı.

Hüseyin, Kenan bağ komşusu Saib paşanın yeğenidir. Kenan gölgede yaşayacak bir şahsiyet değildir. Fakat söylendiği gibi, bir dahi olduğuna inanmamaktadır. “Şark levliyeleri” isimli eseri büyük rağbet görmüş ve şöhretini artırmıştır. Kenan’ın annesi Melek hanım, ihtiyar bir yemiş tüccarının son çocuğudur. Babasının istememesine rağmen Nail beyle evlenmiş Kenan ve Afife isminde iki çocuk dünyaya getirmiştir. Melek hanım, Nail beyle evlendikten sonra çocuklarıyla birlikte sefalet içerisinde yaşıyorlardı. Melek hanınım kocası Nail bey ceza evine düşmüş hanımı ve çocuklarının sefaleti daha da artmıştır. Melek hanım abisine mektup yazarak yanına almasını istemiştir. Melek hanım çocuklarıyla birlikte abisi Saib paşanın yanına sığınmıştır. Sait paşa yanına almasına rağmen hala kız kardeşini affetmemiştir.

Kenan’ın çocukluğunun en acı hatıralarından biride, annesi ve kardeşi ile beraber dayısının konağından ayrıldığı güne aittir. Saib paşanın altın kaplı saati kaybolmuştur ve Kenan’ın çaldığı İddia eder. Bu olaydan sonra Melek hanım, çocuklarıyla tilkilikteki evine gitmişti. Kendi evlerinde daha fakir fakat daha mesut ve rahat yaşıyorlardı

Kenan, ruhların içinde bir başka bir dünyaları olup, hep o dünyanın içinde yaşayan son sanatkarlardandı Kenan bu hayali dünyayı ilk defa “Zeybek Pınar’ında Şem’i dede’nin neyini görmeye başlar.

Leyla, büyük bir mülkiye memurunun şımarık kızıdır. Leyla ve Kenan birbirlerinden hoşlanmaktadırlar fakat Kenan İstanbul’a gitmek zorunda kalır. Döndüğünde Leyla’nın başkasıyla nişanlandığını öğrenir. Bundan sonra musiki hayatına daha fazla önem verir. Kenan son bir kez Bozyaka’ya gider burada Nimet hanımla tanışır aralarında duygusal bağlar kurulur. Nimet Hanım’ın küçük kız kardeşi Lamia musikiye meraklıdır ve Kenan beyle tanışır. Lamia İzmir’den pek sıkılmıştır. Bozyaka’ya gideceği günleri sabırsızlıkla bekler. Bozyaka’ya gittiklerinde ablasına Kenan beyden bahseder. Dayısının kızı jandarma çavuşunu sever. Bir gece konuştukları sırada koçası bunları görür fakat şuçu Lamia üslenir. Bundan sonra eniştesi Rasim, Lamia ya kötü gözle bakarak Lamia’yı ele geçirmek ister fakat Bunun üzerine Lamia yengesine kendisini isteyen posta memuruyla evlenmek istediğini söyler bunu duyan eniştesi daha da Lamia’nın üzerine giderek her fırsatta sahip olmak ister. Yine bir gün evde yalnız bulduğu Lamia’ya sahip olmak için saldırır. Lamia’da eline geçirdiği silahla eniştesini vurur. Daha sonra, mahkeme Lamia’nın beratını verir. Lamia bu evde daha fazla duramayacağı için binbaşı Kemal bey yanına alır. Kemal beyin Makbule isminde bir kızı vardır. Makbule’nin arkadaşı doktor Vedat bey Kemal beyin evine gelir ve burada Lamia’yla tanışır, Vedat beyin Hüseyin Kenan’ı tanıdığını söyler ve onun Cavidan isminde birisiyle evlendiğini söyler. Makbule Vedat’ı sevmektedir. Bunların aralarını yapmak isteyen Lamia’yı kocası yanlış anlayarak kendisini aldattığını düşünür ve Lamia dan ayrılmak ister. Ayrılırlar ve bu sırada Cavidan hanımla Kenan mutlu bir hayat sürmektedirler. Kenan bey İzmir Bozyakaya anılarının geçtiği yere Şem-i dedesini görmeye gider. Kenan “Kınalı yapıncağını’’ özlemektedir. Karısıyla arasında gecen bir tartışmadan sonra Cavidan’dan ayrılır çünkü hala Lamia’yı sevmektedir. Mektuplaşmalar başlar, Kenan hala Lamia’yı sevdiğini söyler ama Lamia’dan mektuplarına cevap alamaz. İzmir gazetelerin de Kenan Bozyaka’da ki bağında inzivaya çekildiği yazar.

Reşat Nuri Güntekin Eski Ahbap

Yaşımı Soran olursa kırk deyip geçiyorum amma hemen hemen 50 yaşındayım. Bu yaşta adam için karısının ölmesi kadar büyük felaket olmuyor. Daha gençlikte başa gelse insan yine sarsılır. Ev bark yıkımı kolay şey değil. Amma bir cihetten de bir ümit yeri kalır. Adam belki yeniden bir yuva tutar; sönük şöyle üç beş kasım dalı atar. Daha ihtiyarlıkta olursa onunda o kadar zararı yok. Adam altmışından sonra karıyı neylesin sevsen sevilmez atsan atılmaz. İnsan o vakit keenne vapur bekleyen yolcuya benzer. Üç sene önce rahmetliyi “ emir sultandaki “ kabrine götürdüğüm vakit ömrüm bu belalı yaşındayım. Ben halde olanların çoğu evleniyor. Ama yüzde doksan sonu fena çıkıyor .Genç alıyorlar ille daha berbat oluyor. Bu zamanda helal süt emmiş kaçta kaç çıkar. Diyelim ki öyle birini rast getirdik. Değil mi ki dini bütün ahlakı düzgün olduğu için sana sadakat gösterecek. Nafile Bu yaştan sonra işi çapkınlığa vuranlarda olur. Her koyun kendi bacağından asılır. Kimseyi şöyle yapıyor böyle ediyor diye kınamsamak huyum yok ama bu yaşta çok çirkin düşüyor. Bunlar delikanlılıkta yakışan şeyler.
İşte bunları birer birer düşündüm. İlle ve lakin vakit saat gelince adamın basireti mi bağlanıyor. Ne oluyor? Beş yaşında bir çocuk adamı iblis gibi aldatıyor.

Rahmetlinin iki yıldan ziyade uzamıştı. Fena yorgundum. Kırk lokmasından sonra birkaç ay İstanbul’a gitmek her eyyam şöyle başımı dinlemek istedim. Bursa’dan İstanbul komşu kapısı gibi bir şey. Fakat her nedense Abdülhamid’e bomba atıldığı seneden beri gitmek kısmet olmamıştı. Oğlum kızlarım hiç memnun olmadılar. Hele damadım beni niyetimden vazgeçirmek için dehşetli uğraştı. Besbelli İstanbul’da baştan çıkar fazla para yerim diye korkuyorlardı. O vakit kızdım ama şimdi hak veriyorum. Öyle ya malım mülküm onların sayılır. Mamafih benim öyle uluorta gitmeme imkan yoktu. İstediğim sadece biraz eğlenmek yirmi beş yaşıma doğru şöyle bir gidip gelmekti. Hoş ben o vakit de pek bir şeyler becerebilmiş değildim ya. Söz gelimi sanki.
Şahinpaşa oteline indiğimin ikinci sabahı hizmetçi Sizi eski bir ahbap görmeye geldi dedi. Allah Allah nereden duydu ğeldimi ? Çağır bakalım kimmiş dedim. Odaya gayet mükemmel giyinmiş şişmanca altın gözlüklü bir efendi girdi. Birde dikkatli bakınca ne göreyim? Eski hukuk arkadaşlarımdan Teneke Mahir değil mi? O vakit gayet maskara bir şeydi. Vapur çarkı şimendifer düdüğü ağustos böceği ötmesi gibi seslerin gayet iyi taklidini çıkarırdı. Arkadaşlar buna onun için Teneke Mahir diye ad takmışlardı. Az kaldı tanıyamayacaktım. O vakit cılız ihtiyar yüzlü sefil kılıklı bir gençti. Biz ihtiyarladıkça o öyle gençleşmiş hele kıyafeti o kadar düzmüş ki şaşılacak şey…Bir zamanlar bir kazaya kaymakam yapmışlardı. Sonra açığa çıkardıklarını işittim. Vebali boynuna ama galiba bir para işi dönmüştü. Çocuklarımdan görmediğim bir muhabbetle boynuma sarıldı. Şapır şupur yüzümden gözlerimden öptü. Ah Hilmi Felaketini işittim. Ne yapalım dünya hali bu! Diye başıma gelenleri bir bir saymasına indiğim oteli öğrenmesine vaktiyle öyle pek sıkı fıkı ahbap olmadığımız halde bu derece vefa göstermesine şaşmadım desem yalan olur. Amma doğrusu memnunda oldum.
Hani neye demişler “Yalnızlık yalnız Allah-ı Taala Hazretlerine mahsustur” diye. Benim uğradığım musibetten sonra daha umumi musibetlerden bahsettik. Kendi halinden de haber verdi. Hala bekarmış Memuriyette adam kadri bilmedikleri için artık işi komisyonculuğa varmış. Bazı mühim işler görüyor Gayet iyi para kazanıyormuş. Bana Bursa’da yapabilecek birçok işlerden bahsetti. Öyle işler varmış ki istesem altı ay içinde karun kadar zengini olabilirmişim. Fakat para bahsinde besbelli beni pek gönülsüz gördü ki fazla ısrar etmedi. Onunla yapacağımız yegane iş İstanbul’da bulunduğum müddetçe beraber gezip eğlenmek olacaktı. Mahir’ in bu hususta da ihtisası varmış. Girip çıkmadığı yer bilmediği insan yokmuş. Çenemi sıkarak ellerimi dizlerimi omuzlarımı tartaklayarak İstanbul’un eğlence alemlerini öyle ballandırdı ki doğrusu heyecanlandım. Hem derinden derine hoşlanıp hem de yapacağımız şeylerden korkarak Yahu Mahir dedim Bu kadar çabuk teklifsiz olduğuma hala hayret ederim ya Yahu mahir sen galiba beni baştan çıkaracaksın. Mahir çenesini katmerleştirip gülerek İşine bak Asıl onun tadı bu yaştan sonra çıkar , Adam dünyaya bir kere gelir. Diye rezalet içine gitmeye mana yoktu amam bende çocuk değildim. Ya … Zararsızca ve edep namus dairesinde eğlenebildiğim kadar eğlenirim. Baktım ki netice fena görünüyor tası tarağı topladığım gibi Bursa’ya aşarım . Amma dedim vakit saat gelince beş yaşında çocuk adamı İblis-ilain gibi oynatıyor.
Mahir beni daha o gün Beyoğlu ’nun iyice oteline indirdi. Gündüzleri çarşı Pazar gezer geceleri sinemaya tiyatroya konferansa filan giderdik. Yaz iyiden iyiye gelmişti. Akşam üzerleri Taksim bahçesi ömür oluyordu. Geldiğim galiba onuncu akşamıydı. Boğaza karşı kafaları iyice tütsüledik. Haydi seninle şu gençler gibi dolaşalım dedi. Haydi kol kola Beyoğlu caddesinde yola düzüldük. Öyle dehşetli bir mehtap vardı ki elektrik fenerleri şuraya buraya asılmış hevenk hevenk limon çiçekleri gibi donuk kalıyordu. Kafamda bu gece bayağı bir yirmi yaş rüzgarı esiyordu. Benimde başımın üzerinden elektrik telleri geçiyor gibi tranvaylarla yarış etmek istiyordum. Dükkanlar, evler fenerler, akın akın giden insanlar hele kadınlar bu gece bana bambaşka göründü. Baloz gibi bir yerin önün de durduk. İlanda “Güzel bilmem Kim sahnede çıplak oynayacak” diye yazıyordu. “Allah Allah… Bursa’da efelerin dağda yaptıklarını burada şehrin göbeğinde yapıyorlar ha”dedim. İstanbul diye cevap verdi. Sahi buranın havasında suyunda bir şey vardı. İspatı kendim. Bursa’da bunu duysam tüylerim diken diken olurdu. Halbuki burada Mahir’e Haydi seninle şu rezaleti bir görelim dedim. O tabi dünden hazır. Yahu aferin sana amma da çabuk açıldın ha. Dedi. Girdik. Hakikaten Mahir’in İstanbul’da tanımadığı yok. Sokakta tranvayda lokanta da olduğu gibi burada da birçok kimselere selam verdi. Masaların arasından geçerek Fransızca, almanca, Rumca, hata Farsca konuştu. Ben loca gibi tenha bir yere çekilmemizi ortaya oturmamızı tercih ettim. Çalgı baygın bir hava çalıyordu; garsonlar ellerinde tepsiler, şişelerle masadan masaya koşuşuyorlardı. Sahnede yarı çıplak kadınlar oynuyordu. Tavanda sokak kapısı cesametinde bir nevi pervane muttasıl sallanıp rüzgar dağıtıyor; renk renk sigara dumanlarını bir başka hava ile sarmaş dolaş edip oynatıyordu. Ömrümde birkaç defa adamakıllı sarhoş olduğumu hatırlamadım. Fakat bu geceki kadar can-ü dilden sarhoş olduğum aklıma gelmiyor…İnsan kısmi yavaş yavaş baştan çıkar hem de bu halin hiç farkında olmaz derler. Belki bu da doğrudur amma, ben kendi hesabıma kuyuya düşer gibi ne oldumsa birden bire oldum. Çalgı, baygın bayğın çalarken bilmem neler içtik. iki de birde oooo…Hayat varmış… İki günlük ömrümü neye ah-ü vah ile yahut çiftlikte tezek kokusu koklamakla geçirmeli? Diyordum. Öyle hafifmiştim ki ayağa kalksam şu havada birbirine sarılıp oynaşan kırmızılı yeşilli dumanlar içinde dolaşabileceğimi sanıyordum.
Acaba bunun için mi pek çok içenlere Bulut gibi sarhoş olmuş derler. Mahire yeşilli bir kadını gösterdim. İnsan mıdır melek midir tefrik eden Çungarda ki çiftliğim helal olsun dedim. Mahir çağıralım da sen kendin tefrik et dedi. Ve bir işaretle işi garsona anlattı. Kadın hiç nazlanmadan locamıza geldi. Ne milletten olduğunu sormadım. Fakat adı Marizdi. O da neden aklımda kaldı hani. Mariz zad ile yazılırsa namızaç hasta manasına gelir ya. Madam sana neye Mariz diyorlar maşallah güzel yanaklarından kan fışkırıyor. Diye nükteperdazane bir cinas sarfetmiştim. Arkadan bir rakkase daha geldi. Locada iki çift olduk. Artık çalanları oynayanları unutmuştuk. Hatta o aralık çıplak kadın oynamış da haberim olmadı. Mariz benim yağlı bir kuyruk olduğumu anlamıştı. İltifat dehşetli gidiyordu. Hayli bir zaman içtik. Kadın ta göğsume yaslanmış bayağı nefesimi tıkıyordu. Mahir benim bu alimi gördükçe kahkahayı basıyor. Alemde seninkiler beybabayı bu halde görmeliler diyordu. Bu hakikaten berbat bir şey olurdu. Fakat galiba o kadar da utanmazdım. Allah adamın aklıyla beraber arını namusunu da alıyor. O gecem ki sarhoş kafamla kendi yüzsüzlüğüme kendim de hayret ediyordum. Mariz çetrefil Türkçesiyle ta kulağımın içine durmayıp bir şeyler anlatıyordu. Sade bilmem ne için bu sesi dinlerken gönlüme bir gariplik çöküyordu. Şöyle yan yana biraz ağlayalım diyordum. Bu gariplik git gide arttı. Çalgı artık susmuştu. Salondaki lambalar tekmil kısılmış yanıyordu. Öyle geliyordu ki dışarıda bütün İstanbul’a yağmur yağıyor. Gözlerim yarı devrilmiş bir kadehten birer birer ağır ağır damlayan nane kokulu yeşil içki damlalarına dalıp gitmişti. Mariz hala kulağımın içine söylüyordu. Birdenbire bu garipliğin nereden geldiğini buldum. Bu ses uzaktan uzağa rahmetlinin sesine benziyordu Duvağını açtığım ilk geceden kucağımda verdiği son nefese kadar geçen günler birer birer gözümün önünden geçti. Midem alt üst oldu Fena bir ağlama geldi. Locadakiler hep şaşırmışlardı. Mahir koluma girerek beni karanlık ve serin bir taşlığa çıkardı. Bol su ile yüzümü yıkadı. İçkiye yüzüm olmadığını bilmez gibi neden o kadar ileri gitmiştim. Kendime gelince dar pencereye başımı dayayarak Haliç’ in kandillerine baktım sonra hemen çıkmak istedim. Kadınlara şöyle bir Allah ısmarladık demek bile içimden gelmedi.

O geceki sarhoşluk beni bir hafta hasta yatırdı. Allah razı olsun Mahir, hiç yalnız bırakmadı. İkide bir de Nafile sen evlilik hayatına iyice alışmışsın kendine şöyle eli, ağzı düzgün bir şey bulmaya bak diyor, sonra çenesinin katmerlerini çekiştirerek Kim var ya Rabbi sana münasip kim var? Diye uzun uzun düşünüyordu. O, bana münasip bir kadıncağız ararken bende bir yandan Yahu bu ne hayırlı bir ahbap böyle beni milyoner etmeyi düşünen o lal gibi gezdiren o sonra evlendirmeye çalışan yine o, İnsanın kendi evlatlarında bu vefa bulunmuyor. diye düşünüyordum.

Mahir nihayet bir kelepir keşfetti. İyi bir aileden güzel zarif, tahsil ve terbiyesi mükemmel bir kız. Babası eski paşalardan. Sekiz on sene evvel vefat etmiş. Annesiyle beraber tüccardan bir dayısı yanında oturuyormuş ki vasisi de o imiş. Yahu alay mı ediyorsun ben kırkını geçmiş büyük baba olmuş adam. Akla sığmayacak şey. Mahir bu ciheti düşünmeye bile lüzum görmüyormuş. Adam kaç yaşında görünürse o yaşta sayılırmış. Bana nihayet otuz beşten fazla verilmezmiş. Keşişdağı’ nın havası beni konserve gibi taze saklamış. Bundan başka kız gayet ağırbaşlı imiş. Öyle zevzek tatsız bir gence karı olmaktansa benim gibi yaşını başını almış aklı başında karı kıymeti bilir kibar bir adamla evlenmeyi tercih edermiş. Zaten şimdiki fikirlere göre asıl erkek diye bana denirmiş. Aman ne telaş ne hareket sanırsın ki asıl evlenecek kendisi. Mamafih telaşı bana da az çok sirayet etmedi dersem yalan olur Zaten artık bekarlığın çıkar yol olmadığını anlamış herçi badabad bir kere tecrübe-i talih etmeyi düşünmeye başlamıştım. Fakat herhalde bu uzun uzadı ya düşünmeden halledilecek bir dava değildi. Bütün korkularımı tereddütlerimi söyledim. Hepsine cevap buldu .Hülasa ne yaptı. Üç dört gün içinde dilimi ağzımı bağladı izdivacım yeni İstanbul modası üzeri olacaktı. Program şu idi. Kaç göç olmadığı için Şişli’ deki evlerine misafirlik bahanesiyle beni götürecek kızı iyice göreceğim. Sonra işimize gelirse resmen dayısından taleb edeceğiz. Kızı öteden beri zengin bir
Hakikaten de odun gibi bir adammış. Ben paraca o tüccardan aşı olmadığım için Mahir bu işe bitmiş gözü ile bakıyordu.
Alacağım kadınla evvelden görüşmek falan gibi işin yeni cihetleri bilmem neden hoşuma gidiyordu. Alafranga bir aileyle münasebete girişeceğim için gerek kıyafet gerek hal itibariyle alakadar İstanbul zenginlerine yaklaşmak istedim. Şevkiye hanım hrıstiyan kızları gibi serbest dolaşıyor bana albümler notalar gösteriyordu. Sokağa çıkar çıkmaz Mahir’ e o benim kızlardan küçük insan karı diye ortaya çıkarmaya haya eder. Mahir kızdı. Dudaklarını bükerek Bursa’ daki çiftlinde yabani gibi yaşamış bir adamın ancak bu kadar insan kıymeti taktir edeceğini söyledi. Bu kız çocuk gibi görünürmüş ama yüz yaşındaki bir ihtiyar kadar müdebbir ve ağırbaşlıymış. O gün kulak vermedim Şevkiye hanım manalı manalı gülümseyerek beni sormuş.Mahir şöyle bir ağzını aramak kastıyla Hilmi beyin üç ay evvel haremi merhum oldu gel seni şuna yapalım demiş. Zavallının yüzü hemen gelincik gibi kızarmış içini çekerek fevkalede beni beğeneceğini zannetmem demiş. Mahir iki arada mekik gibi gidip geldi . Ne yaptıysa beni dayısına razı etti.

Nikah günü artık kararlaşmış bizim nameler dolaştırılıyordu. Mahir hiddetinden yüzü morarmış aynının damarları fırlamış. Yumruklarını sallayarak ve bağırarak içeri girdi. Hiddetle kapıya çarptı. Bizi içten biri olsa asıl işi bozulan onu sanırdı. Mahir iki bardak su içtikten sonra işi anlattı. Dayısının İzmit’ e bir konserve Fabrikasının olduğunu söyledi. Mahir’ in sesi titreyerek yavaş ve manalı bir tavırla keşke seni hiç tanımasaydım dedi. Sonra yine baştan coşarak para hatırı için kalp ile oynayan insanlara lanet etmeye başladı. Mahirin iri gözleri büsbütün açıldı. Adamın başkasından beklemediği bir hareketle karşılaşması çok tatlı oluyordu.

Herifin dediği gibi insan oğlunun başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmiyor. Bir gece imzalı bir mektup aldım Bu kağıt bana nikahlım Şevkiye hanımın üç seneden beri genç bir doktorla münasebetini bildiriyordu. İçimin ateşini gidermek için bin türlü düşündüm. Bu işler evlendikten sonra geleydi ertesi sabah erkenden Mahir’ i gidip buldum yaptığın gibi temizle bakalım dedim. Yumruklarıyla başına vurarak bu olay üstüne kırk gün yaşarsan taaccüb edeceğini söyledi.Konserve fabrikası da üstüme bir yüktü. Ne ise Mahir beni bundan kurtardı. Fakat yedi bin beş yüz liradan fazlaya müşteri bulamadı. Eski ahbabın beni rıhtıma kadar teşyi etti. Vapur ayrılırken mendiliyle uzaktan gözlerini sildiğini gördüm.

Mahirin fabrika komisyonundan dercep ettiği paradan bahse lüzum görmüyorum. Nikah olur herif ğüvegi girmek ister. Türlü bahanelerle birkaç ay işini savsaklar. Mahir Bursa’ lıyı imzalı bir mektupla haberdar eder. Bursa’ lı işin bozulduğunu görünce tehtide ve şantaja başlar. Herif boşanmam nikahım altın da çürütürüm diye dayatır. Nikahı bağışlamak üste de ziyan bedeli altında iki yüz lira verilmek şartıyla Mahir herifi razı eder. Bursa’ lı öyle çingene bir adammış ki kıza hediye ettiği üç yüz kuruşluk bir yüzük için dört defa Mahir’ i göndermiş.Yüzük zayi olduğu için parasını göndermeye razı olmuşlar. Söze karışmak şantajcılık ve çingenelik lekelerini izale etmek istedim. İnsanlar çok anlaşılmaz mahluk şantajcı çingene gibi sıfatları bile hazmediyor. Enayi demesinler diye…..

Reşat Nuri Güntekin Ateş Gecesi

K.Murat Bey sürgün olarak gönderildiği İzm irin ilçesi Mi lasta iyi bir çehre edinmiştir ve arkadaşının kız kardeşi Afife hanıma aşık olmuştur.Mi lastan ayrılmasıyla İstanbul’da Şaşalı bir hayatın içerine girmiş ve duygularını yozlaştırmıştır.

ATEŞ GECESİ
Kemal Murat Bey,hali vakti yerinde olan bir subay ailesinin çocuğudur.Yengelerinden birinin veliaht Reşat efendinin saraylılarından olması sultan A.Hamit’i kızdırmıştır.yaşlı baba hariç bütün aile sürgüne gönderilmiştir.subay olan ağabeylerinden Hayri bey Trablus garp,a şükrü bey Bağdat,a tayin edilirken;Mühendislik okulu öğrencisi olan K.Murat ise uzaman İzmir,in bir ilçesi olan Milas,a sürgüne gönderilmişidir
Henüz 17 yaşlarında olan K.Murat bey,yaşında verdiği bir taşkınlıkla başına gelen musibeti pekte ciddiye almamaktadır.ilçede ilk defa kaymakam ve ilçenin doktoru selim bey ile tanışan genç sürgün,kısa sürede onlarla dostluğu ilerletir.Kaymakam JÖN Türklere gizliden gizliye muhabbeti olan Rint-meşrep bir insandır.Doktor Selim bey ise Giritken göçmüş soylu bir aileye mensuptur.Girit davası doktoru gönlünde dinmez bir yara olarak yaşamaktadır.

Kaymakam,genç sürgünü Var Var dudu denen yaşlı bir erimeni kızını Pansiyoner olarak yerleştirir.Kemal Murat,Rum nüfusu meskun olduğu kilise mahallesinde kaçık göçü olmayan bir alay Rum kızı ile ahbap olur ailesinden aldığı paralarla iyi giyinen iyi yiyip İlçede K.Murat,kısa zamanda mahallenin sevgisi kazanır.Kaymakamın Nafıa müdürlüğünde kendisine bulduğu işten çok onu ,kendisine yaranmaya çalışan Rum kızları ilgilendirmektedir.bir süre sonra anne ve babasının sürgün deki çocukları ziyarete gelmeleri K.Murat’ın hayatında bir önemli bir değişiklik yapar Selim bey Kemal bey,in babasını Girit,ten tanımaktadır. Adanın Müslüman olan halkının kendiler irini Rumlara karşı savunmasında en büyük destekçileri olan Bursalı subay her Giritli gibi Doktor selim beyinde hayranlığını kazanmıştır.böyle bir babanınım oğlu olması K.Murat bey ile Doktor selim beyin Sklavaki olarak anılar hanesine adeta akraba gibi yaklaştırır.Mil asta kaldıkları sürece yaşla anne babayı çok iyi ağırlayan Sklavaki ailesi onu ailenin bir ferdi olarak göreceklerdir.Selim bey in evde iki kardeşi vardır.büyük abla ve küçük kardeş Afife hanım.Afife,daha 17 sinde iken Rıfkı bey adında İzmirli bir tüccarla evlendirilmiştir.dünyaya gelen çocuğuna rağmen afife bir türlü Rıfkı bey ile mesut olamamıştır.yılın bir çok ayının Mil asta geçiren Afif enin kocası ile barışma teşebbüsleri uzun süreli müspet bir sonuç doğuramamıştır.kocas4ında ve çocuğundan ayrı yaşayan genç kadın,görünüşte K.Murada bir abla muamelesi yapmaktadır.bir kaza sorucu ayağını kıran genç adamı doktor selim bey iyileşinceye kadar kendi evinde yatırır ona bir nevi hemşirelik yapan Afife ye aradaki yaş farkına rağmen K.Murat bey aşık olur

Mi lasta sürgünde bulunan K.Murat önceler affedileceği günü beklerken,tutulduğu aşktan dolayı ne olursa olsun Milassı terk etmek istemez Afife yi sevmek ile çok büyük bir suç işlediği vehmine katılan genç adam,bir yandan onu etrafında pervane olurken öte yandan bir türlü ona duygularını açamaz nihayet etrafındaki Rum kızlarından bir köy düğününde davetli oldukları bir günün akşamında,Afife onun söz açarak onu deşmeye çalışır.bir yığın sorudan sonra K.Murat ona aşık olduğunu,kendisini yiyip bitiren şeyin bu aşk olduğunu söyler bu ilanı aşk,Afife’de şok tesiri yapar ve ellerini yüzüne kapayarak meselenin vahametine göstermeye çalışır.bir daha tekrar etmemesi ve aşkını ihsas ettirmemesi şartıyla Afife,ona dost kalabileceğini söyler.
İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra İstanbul’a dönen K.Murat Afif eden ayrılırken büyük bir tehessür duymamıştır.çünkü o günün birinde tekrar Mil asa dönüp onu göreceği ümidindedir.İstanbulda ağabeyleri gibi oda Hürriyet kahramanı olarak karşılanır.Nafi-a nezareti tarafından Al manyaya tahsile gönderilen genç adam,5 sene orada kalarak başarılı bir tahsil yapar.dönüşünde vatan ve Hürriyet uğuruna !sürgünde kaldığı yılların hatırına taşra gönderilmez,istanbulda kalır.bir çok kere heyetlerle Avrupa’ya gider.ittehatçiler arasında iyi bir yeri olduğu için Ticari işlere girer ve birinci dünya savaşı yıllarında bir savaş zengini olup çıkar.Milas sürgününden yaklaşık on yıl sonra büyük ağa bey Hayri bey sur iyede önemli bir komutan,küçük ağabey Şükrü bey ise Enver paşanın arkadaşı olduğu için Harbiye nezaretinde önemli bir mevkii işgal etmektedir.
Kemal Murat bey zenginliğinde verdiği baş dönmesi ile şefaate dalmış,Bey oğlunda döşediği bir apartman dairesinde değişik müh itlerden bir yığın kadınla düşüp kalkmaktadır.aşkı budalaca bulmakta,onun için esas olan şey karşı cinslerin bir birlerine karşı duyduğu arzulardır.
Yurt dışından dönüp ağabeyinin üsküdardaki konağına gittiği bir akşam onu bir sürpriz beklemektedir.Afife ile yüz yüze gelen K.Murat ,fevkalade bir duyguya kapılmamıştır.Afife hanım ,on beş yaşındaki oğlunu Kuleli askeri idaedesine vermeye gelmiş ancak bir çok zorlukla karşılaşmıştır.Kemal beyin harbiye nezaretindeki ağabeyinin araya girmesi ile mesele çözülmüş amma Afife üsküdardaki konakta Kemal beyin mi lasta tanıdığı annesinden bir türlü ayrılamamış,yaşlı kadında onu ısrarla alı koymuştur fakat sonraki gelişmeler Afife hanımı İstanbul da tutan esas sebebin Kemal beyi görmek olduğunu gösterir.bahçedeki bir gezinti esnasında yıllar önce kendisine ilan-ı aşk eden kemal beye daha o zamandan beri aşık olduğunu itiraf eder.Kemal beyin Mi lastan ayrılmasından sonra Selim bey vefa at etmiş aile bütün servetini kaybetmişti.ablası ile Milassın kenar mahallerinin birinde basit bir evde fakir hane bir hayat yaşamaya başlamışlardır.Afif enin ümitsiz aşkını ablacıda öğrenmiş K.Murat beyi unutması için onun öldüğüne dair yalan bir haber uydurmuştur.buna rağmen Afif enin acısını dinmediğini öğrenince ona gerçeği söylemiş İstanbul’a gelmesine izin vermiştir.

K.Murat eski aşkı Afife ye karşı eskiden duyduğu platonik aşkı duymamakta fakat çocuk yaşta iken ulaşılmaz bir yıldız olarak Tahayyül ettiği ve şimdi yüzünde buruşukluklar belirmiş.kadını sadece arzulamaktadır.nitekim Afifinin İstanbul dan ayrılmasından bir gün önce onunla bedeni olarak beraber olmuş ancak ruhu eski özelliğini kaybettiği için onunla ruhen Vuslata erememiştir.

Afife İstanbul’dan ayrılırken,K.Murat bey ise çok maddi ,duygusuz ,şiirsiz ama şaşalı hayatına dönmüştür.