Etiket arşivi: Paul STRATHERN Romanları

Paul STRATHERN 90 Dakikada Konfüçyus

Konfüçyus, hayata dair her şeyi biliyordu, ama biz Konfüçyus’un hayatıyla ilgili çok az şey biliyoruz. O, bize nasıl davranmamız gerektiğini öğretmişti,ancak biz onun gerçek anlamda neler yaptığını saptamak durumunda değiliz.
Konfüçyus, tarihteki, en etkileyici kişi, Kimliğinin en başat adamlarından biridir, bu nedenle de felsefesinin bulanık, hatta can sıkıcı olması da bizim için büyük bir şanstır. İyi niyetle söylenmiş kallavi lakırdılar, nükteli vecizeler ve görünüşte bilmecemsi anekdotlardan oluşan birikimi, devlet hizmetlerindeki bir adamın ideal felsefesini ortaya koymaktadır.
Konfüçyus, diğer bilgelerin tersine, öğrencilerini aylak aylak dolaşan gezginler; caddeleri, meydanları bilgelikleriyle güvensiz yerler haline getirip, insanları alışverişte rahatsız eden ve hiçbir işe yaramayan kişiler haline getirmek amacında değildi. Onun amacı aslında öğrencilerini çok iyi birer bürokrat yapmaktı. Ve bu amacına da rüyasında bile göremeyeceği oranda ulaşmıştır.
Confucuis, Kung-fu-dse’nin (bu da “Usta Kung” anlamına gelmektedir.) Latinleştirilmiş halidir. M.Ö. 6 ncı yüzyılda yaşamıştır. Bu ve bir sonraki yüzyıl, hiç tartışmasız insanoğlunun gelişiminde, yani mağara insanının yanlışlıkla evini ateşe verdiği andan itibaren yaşamış olduğu en önemli dönemdir.
Konfüçyus, M.Ö. 551 yılında, kuzeydoğu Çin’de, bu günkü kıyı taşrası Şantung’un güneybatısındaki Lu beyliğinde doğdu. Konfüçyus’un doğumunda, babasının yetmiş yaşında olduğu ayrıca o zamanlar Dosu kumandanı olduğunu biliyoruz. Oğlu o daha üçüncü baharındayken öldüğünden Konfüçyus annesi tarafından büyütülmüştür.
İnsani sefalet, o zamanlar, sadece Asya’da düşünülebilecek bir büyüklüğe ulaşmıştı. Komünist devrimden sonra, onunla karşılaştırılabilecek benzeri bir durum ortaya çıkmıştır, lakin buna karşılık başka olumsuzluklar vardı. Konfüçyus’un gençliğinde yaşamış olduğu şiddet sahneleri onu derinden etkilemiştir. İşte bu nedenle de düşünceleri sert ve pragmatik olmuş,bu tutumunu çok az değiştirmiştir. Konfüçyus kısa zamanda görmüştür ki, böyle davranılamaz derin acılar, ancak süregelmekte olan toplumsal taslak değiştirildiği takdirde son bulacaktır.
Konfüçyus, gelişim yıllarında teorik tartışmalar için uygun bir zemin bulamamıştır; böylece düşüncesi de uygulamaya yönelik kalmıştır. Varmış olduğu sonuç, toplumun rolü ile ilgili kavrayışın değişmesi gerektiğiydi, ancak toplumun değişmesi değil. Sonuç itibariyle bir şeyler öğrettiği devrim, içsel anlayış ve tutumun devrimiydi.
Konfüçyus on sekiz yaşında evlenir ve Li (Sazan Balığı) adında bir çocuğun babası olur. Konfüçyus yoksuldu, bu nedenle bir çok değişik işlerde çalışmıştı. Birçok değişik işin yanında, kamuya ait bir buğday deposunda gözcülük, sığır ve koyunların kurban törenleri için bağlandıkları kazıklara bekçilik gibi işlerde çalıştı. Boş zamanlarında tarih, müzik ve gelenekleri öğrenmiş çok kısa sürede Lu’da ki en bilge adam unvanını kazanmıştı. Konfüçyus oldukça hırslıydı. Yönetim kademesinde iyi bir yere gelip fikirlerini uygulamak istiyordu.
Daha o zamanlar, bir çok kişi, uzmanlık dallarında yapacak iş bulamadıklarında, öğretmen olurlardı. Lu beyliği, geleceğin saraylılarına törenler ve gelenekleriyle ilgili bilgileri aktaran bir çok soylu okuluyla ünlüydü. (bu okullarda genellikle bir zamanlar sarayda görev yapmış, buralardaki karmakarışık tören düzenini yakından tanıyan ancak herhangi bir biçimde saray sakinleri arasında zülfüyare dokunduklarından ötürü işlerini kaybetmiş eski muhasipler ders verirdi. Öyle ki, kimi zaman, aylık kazançlarından daha çok önem verdikleri çok mahrem eşyalarını kaybettikleri de olabiliyordu.) İşte bu gibi nedenlerden ötürü Konfüçyus biraz farklı bir okul kurmaya karar vermiştir. O, devlet memurlarına yönetimi öğretmek istiyordu.
Konfüçyus’un okulu, antik dönem Yunan felsefe okullarıyla birçok benzerlikler taşıyor gibiydi. Hiç zorlama olmayan bir atmosfer vardı; usta bazen öğrencileriyle sohbet ediyor, bazen de öğrencileriyle birlikte bir ağacın gölgesinde oturuyordu. Usta arasıra, genellikle soru ve cevaplardan oluşan dersler veriyordu. Ustanın vermiş olduğu dersler çoğunlukla dogmalardan oluşuyrodu. ”Eğitimsiz bir halkı savaşa sürmek, onu çöküşe mahkum etmek anlamına gelir.” (Lün Yü XIII,30) ” Soylu kişi sözde yavaş, işte hızlı olmayı sever” (Lun Yü IV) Buna benzer birçok söz iki bin beş yüz yıl önce de günümüzde olduğundan daha banal değildi herhalde. Ve yinede Konfiçyus’un aptallara karşı insafsız olduğunu öğreniyoruz. ”Eğer ben birisine bir köşeyi gösteriyorsam, ve o kişi bunu diğer üç ayrı köşeye aktaramıyorsa, ona bunu bir daha tekrarlamam. ”(Lun Yü VII,8)
Konfüçyus’un okulunda, işin kolayına kaçanlara ve mankafalılara yer yoktu. Normalde iki düzine öğrencisi vardı, bunla hem prens soyundan, hem de oldukça fakir kişilerin arasından seçilmişlerdi.
Konfüçyus her şeyden önce bir ahlakçıydı. O her zaman samimiydi ve belagata kuşkuyla bakıyordu. Amacı, öğrencilerine nasıl davranmaları gerektiğini göstermekti. İnsanlara hükmetmek istiyorlarsa önce kendilerine hükmetmesini bilmeliydiler. Her şeyden önce öğretisinin bildik bir tanıyı barındırıyordu.: ”Ahlak insan sevgisidir. Konfüçyus İsa’dan 500 sene önce, insanın bu en derin sezgisini ikrar etmiş, benimsemiştir. Ama bu, dini bir ilke olarak anlaşılmamalıdır. Konfüçyus bir din kurmuş olabilir, ama onun öğretisi nakil dini değildi. Bu paradoks, ileri anlamda başka bir derece oluşumunu içerir. Konfüçyus’un öğretisi dini değilse de, kendisi bizzat öyleydi. O, evrenin, iyilik yolunda kudrete sahip olduğuna yürekten inanıyordu.
Konfüçyus çok iyi bir ustaydı ve öğrencilerinin çoğuda çok başarlı birer yönetici olmuşlardı.Konfüçyus’un öğrencileri, kendilerine öğrencileri, kendilerine öğretilmiş prensipleri, yönetimin gerçekliğiyle çeliştiği anda geri çekebilecek bir düzeydeydiler. Yönetimle ilgili gerçeklerle karşılaştıklarında, ustadan öğrendikleri ilkeleri geri planda tutabilecek kadar zeki ve uyanıktılar. Eğer onlar Konfüçyus’un ortaya atmış olduğu insani ve devrimci fikirlere bağlı almış olsalardı, belki ancak oğlan çocuklarından bir koroda görev alabilirlerdi.
Konfüçyus’un öğrencileri arasında genellikle başka eyaletlerden güçlü ailelerin çocukları da bulunmaktaydı. Sonuçta Lu ailesinin üyelerinden bazıları da seminerlere katılmıştı. Böylelikle Konfüçyus, Lu hanedanının gelecekte ki beylerinden biri olan Yang Hou ile tanışır.Yang Hou ,Konfüçyus’tan epeyi etkilenmişti. Ve yönetimi ele geçirir geçirmez, artık pek genç sayılmayacak filozofu Adalet Bakanı yapar. Konfüçyus nihayet ilkelerini uygulayabilecek fırsatı yakalamıştır. Konfüçyus aman vermeksizin beyliğinde yaşayan suçluları temizlemeye başlar. ”Onun bakanlığı sırasında Lu ülkesinde hiçbir soyguncu yoktu” diye yazar onun biyografisini kaleme alan. Hatta Konfüçyus o kadar ileri gitmiştir ki, ”alışılmışın dışında giysiler biçen” kişilere ölüm emri dahi vermiştir. Bir süre sonra beyliğinde öyle bir durum ortaya çıkmıştır ki, “Erkekler dikkatlice yolun sağında, kadınlar ise solunda yürümeye” başlamışlardı. Sonunda kantarın topuzunun kaçtığına karar verildi. Adamın biri Başbakana, Konfüçyus’u bertaraf etmesi için seksen güzel genç kadını rüşvet olarak teklif eder. Konfüçyus böylece görevinden alınır.
Konfüçyus onca hizmetinin karşılığı olarak daha çok saygınlığı olan bir makama,daha yüksek bir maaş ve paye ile atandı. Ama o, çok kısa bir sürede bu makamın bir arpalıktan başka bir şey olmadığını, aslında hiçbir yetkisi olmadığını fark etmişti. Tiksinti içinde bu görevinden çekilir. Bu arada Konfüçyus artık elli yaşını geçmişti. İste bu nedenle kendisine refakat edecek birkaç sadık öğrencisiyle birlikte bütün Çin’i kapsayan bir hacca karar verir. Bu alışılagelmiş dinsel bir yolculuk olmayacaktı. Konfüçyus’un kutsal hedefi yoktu ve bu yolculuğunda aydınlatma peşinde değildi. Konfüçyus’un haccı da felsefesi gibi dünyezi türdendi. O, aslında iş peşindeydi; bir iş bulamayacak bile olsa, hiç değilse bir hükümdar arıyordu, böylece en azından prensiplerinin bir yerlerde uygulanabileceğini umuyordu. Ama Konfüçyus artık ünlü biriydi. Yer yer kendisine danışman olarak başvurulsa da, sürekli bir görev elde etme yolundaki çabaları ona ön konuşmalardan başka bir şey sağlamamıştır.
Bizler sadece, bunun neden böyle olduğuna dair bazı spekülasyonlarda bulunabilecek durumdayız. Artık Konfüçyus, bütün Çin’in en bilge insanı sayılıyordu. Birçok yetenekli devlet adamı eğitmişti. Hatta kendisi de düşük nitelikli makamları işgal etmiş, bu süre esnasında ne bir kez olsun rüşvet almış ne de efendisini düşmanlarına ispiyonlamıştır. Açıkçası bütün bunlar, onun davranış tarzından ortaya çıkıyor olmalıydı. Çin hükümdarlarının Konfüçyus’u neden beğenmediklerini tam olarak hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz sanırım.
Onun yazılarını inceledikten sonra, şimdi inanıyorum ki, bütün bu insanlar için sadece korkunç can sıkıcı bir adamdı Konfüçyus.
Hatta on yıllık yolculuğu sırasında yaşamış olduğu maceralar bile onda alışılageldiği gibi-çok ilginç geçmemiştir. Ve ülkesine vardığında, buranın hükümdarının, kötü ünüyle tanınan kız kardeşi,özel öğrencisi Nandse’nin huzurunda bulunmuş, öğrencileri de bunun karşılığında dehşete gark olmuştu. Eğer Saray ensesti üzerine anlatıla gelen aptalca dedikoduları bir kenara bırakırsak, Nan dse’nin bu kötü ününü nasıl elde ettiğini de öğrenemiyoruz.
Konfüçyus bu arada 67 yaşına ulaşmıştı. Daha az tanınan çağdaşları rehavet içinde keyif sürerken, o hâla kariyerini yoluna koymak için çaba sarf ediyordu. Konfüçyus, kuzu kuzu evine geri dönüp ömrünün geri kalan beş yılını Lu şehrinde geçirir. Pek kederli yıllardır bunlar. En sevdiği öğrencisi Yen Hui ölür ve Konfüçyus hayatında ilk kez umutsuzluk içine düşer.
Oğlu Li de ölür. Li’nin hayatı ile ilgili neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz. Onun öyle olağan üstü bazı yeteneklerle ön plana çıkamadığını söylemektedir.
Konfüçyus son yıllarını Çin’in doğuş vaktinde ortaya çıkan Çin klasiklerini okuma, düzeltme ve yorumlamayla geçirdi. Çin klasikleri, hem mitlerin hem de en erken Çin gündelik hayatındaki ayrıntıların içine aktığı Şe-Çing “Şarkılar Kitabı” ndan esrarengiz I-Ging’e “Değişimler Kitabı” na kadar uzanır.
I-Ging’in tartışılmaz esoterik doğası Konfüçyuscu bilginleri, ustalarının katı pragmatik eğilimini uygulamakta direndiklerinden dolayı sıkıntıya sokar. Lu’daki son yıllarında bu kitapla ilgili çok geniş kapsamlı bir yorum kaleme almıştır. Konfüçyus son yıllarını, felsefesinin ana hatlarını öğrencilerine aktarmakla geçirmiştir. Öte yandan, onun Adalet Bakanlığı yaptığı dönemi göz önünde bulunduracak olduğumuzda sanki ona ait bir moda kuramı olduğunda görülecek gibi olur.
Konfüçyus, 479 yılında, yetmiş iki yaşında ölüm döşeğindeydi. Öğrencileri onu son rahatsızlığında yalnız bırakmadılar. Veda sözleri en iyi öğrencisi Dsi Lu tarafından kaydedilmiştir. –“Tayişan çökecek; Büyük ağaç devrilecek; Ve bilge geçip gidecek, solmuş bir çiçek gibi!”.
Konfüçyus, öğrencileri tarafından, Küfu şehrinde Sese ırmağının kıyısındaki aile mezarlığına defnedilir. Burada daha sonra bir tapınak yapılmış, çevresi sonraki kuşaklar için kutsal bir alan olmuştur. Aralıksız iki bin yıl boyunca buraya kutsal yolculuklar yapılmıştır. Sokrates ve İsa’dan daha eski olan Çin geleneğinin günümüzdeki kesintisi mutlak kısa ömürlü olacaktır.
Konfüçyus’un son sözleri, kendisinin büyüklüğünün farkında olduğunu, ancak mesajının kendinden sonrakilere ulaşıp ulaşmadığını bilmek bağlamında emin olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Korkuları oldukça yerindeydi. Konfüçyus’luk neredeyse iki bin beş yüz yıl yaşadı, ama günümüzde ustanın başlangıçtaki öğretileriyle benzerlik bulmak oldukça zordur. Konfüçyus’un öğretileri sadece onun müritleri tarafından tersine çevrilmemiştir. Ölümünden iki yüz yıl sonra Çin, ilk büyük Çin kültür Hanedanlığı‘nın ufuktaki sabah kızıllığını görmeye başlamıştır.
Konfüçyus, batıda Leibniz ve çağdaşı, akılcı Voltaire tarafından hayranlıkla karşılanırdı. Çin ideolojisindeki keşmekeşte bile Konfüçyus’u andıran bir yankılanma işitilir. Önder Mao’nun kültleştirilmesi, uzun ve yine onun kutsal kitabına karşı duyulan yüceltme, başkan Mao’nun sözleri, Konfüçyus çevresinde oluşmuş olan kült ve büyük benzerlikler gösterir. Bir zamanlar Çin’deki bütün okulların sınıflarında onun da resimleri asılı dururdu; o da uzun süren bir gezginlik döneminde politik bir görev edinme peşindeydi ve “Konfüçyus’un klasik konuşmaları” çok saygı görmüştü. Pek tabii ki tarihin bu biçimde tecelli etmesi Konfüçyus’u ilgilendirmezdi herhalde. Bir keresinde söylediği gibi: “Ben başkayım. Ben hayatı, nasıl gelirse öyle kabullenirim”