Etiket arşivi: Patricia Kornwell

Patricia Kornwell Arı Kovanı

O sabah yaz, Charlotte’un üzerine bir kabus gibi çöktü. Dayanılmaz sıcakta kaldırımlarda buhar tütüyordu. Kentin geçmişini yerle bir eden buldozerlerin açtığı yeni inşaat sahaların arasındaki yollarda yoğun bir trafik vardı insanlar itiş kakış iş yerlerine gitmeye çalışıyorlardı. Kente 60 kat yukarıdan bakan US Bankası Merkez Binasının tepesine, Para Tanrısı için ilahiler çalan orga benzer bir taç oturtulmuştu. Burası bir hırs ve değişim kenti idi. Öyle hızlı büyümüştü ki, bazen kendi sokaklarında kayboluyordu. Tıpkı, arasıra sakarlıklar yaparak hızla gelişen ve bölgeye yerleşmiş ilk insanların onur dedikleri şeye biraz fazlaca bağlı ergenlik çağındaki bir çocuk gibiydi. Kente ve çevresinde Mecklenburg-Strelitz Prensesi Charlotte Shopia nın ismi verilmişti, tabi bu Prensesin, III.George ile evlenmesinden önceydi. İskoç-İrlandalıların elde ettikleri özgürlüklere sahip olmak isteyen Almanlar bir türlü, İngilizler ise başka bir türlüydü. Lord Cornwallis, 1780 yılında buraya gelmeye karar verip Quen City diye bilinen kenti işgal ettiğinde, kendini beğenmiş Prebiteryenler tarafından öyle düşmanca karşılanmıştı ki, Lord Charlotte’a “Amerikanın Eşek Arısı Kovanı” adını takmıştı. İki asır sonra bu arı sembolü kentin Milli Basketbol Takımının ve Polis Teşkilatının arması haline gelmişti. Kent polis teşkilatı, şehrin kalbi Trade caddesindeki, Yasa Uygulama Merkezi yada kısaca YUM diye adlandırılan, polis merkezinin yeni pırıl pırıl bloklarına yeni taşınmıştı. Geçmişte İngiliz işgalcileride kente bu caddeden girmişlerdi. Çevredeki inşaatlar hiç bitmeyecekmiş gibi görünüyordu. Değişim sanki West’in yaşamını ele geçirmeye çalışan bir virüs gibiydi. YUM’ da park yeri bulmak büyük bir sorundu ve West daha tam anlamıyla ofisine taşınamamıştı. YUM’ un önünde, çalışanlara ayrılan park yerine geldiğinde gözlerine inanamadı. Ona ait yere uyuşturucu satıcılarının kullandığı türden parlak gökkuşağı renklerine boyanmış Suzuki yerleşmişti. “Allah kahretsin!” Bu suçu işleyen adamı bulmayı ümit ederek, etrafına bakındı. Parıldayan cam kapıların önünde 15 Dk. Demir attıktan sonra nihayet arabasını bir yere park edebildi. Evrak çantasını, el çantasını, dosyalarını, gazetelerini ve karton kutudaki kahvesini alıp bin bir zahmetle arabadan çıktı. Bir kalçasıyla arabanın kapısını hızla çarpıp kapatırken aradığı zübbe telaşla binadan çıktı. Umursamaz tavrına rağmen üzerindeki bluejean pastel renkli kilotunun 5-6 santimlik bölümünü dışarıda bırakacak kadar aşağı kaymış olmasının, geceyi hapishanede geçirdiği belliydi. İçeri atılanların kendilerini yada bir başkası asmasın diye kemerlerine el konulduğundan, hapishanelerde, düşük pantolon modası denilen yeni moda başlamıştı. Arabasını olduğu yere bıraktı, kollarını dolduran yüküyle savaşırken züppe, “günaydın”, diye mırıldanarak koşarcasına yanından geçti. “Brwester!” West’in sesi ile, adam böğrüne tabanca dayamışlar gibi durdu. “Benim yerime park ederek ne halt ettiğini sanıyorsun?” adam sırıttı kollarını iki yana açarken, yüzükleri ve sahte Rolex saati ışıldadı. Ceketinin altındaki tabancası meydana çıktı. “etrafa bak ve bana ne gördüğünü söyle. Tüm Charlotte’da park edecek tek bir yer bile yok.” “işte bu yüzden benim gibi önemli kişilere park yeri temin ediliyor” dedi. West emrinde çalışan dedektife arabasının anahtarlarını ve, “arabamı yerine çektikten sonra, anahtarlarımı geri getir,” diye emretti.

West 42 yaşında, hala herkesin dönüp baktığı bir kadındı, hiç evlenmemişti. Bu dünyaya şimdi yaptığı işi yapmak için geldiğine inanırdı. Koyu kızıl saçları, biraz bakımsız ve gerektiğinden uzundu, gözleri siyah ve keskindi. Hak etmediği kadar biçimli bir vücudu vardı. Hak etmiyordu çükü, doğru yerlerdeki kıvrımlara ve düzgünlüğe sahip olmak için hiçbir gayret sarf etmemişti. Üniformasını üstünde öyle bir kurumla taşırdı ki, diğer kadınlara da böyle bir üniformaya sahip olma arzusu uyandırırdı. Ama onun polis mavisini diğer normal giysilere tercih etme nedeni bu değildi. O yasanın ve düzenin her an hatırlatılması gereken, Roland Brewster gibi üç yüzden fazla ukala müfettişi denetliyordu.

Charlotte polis teşkilatının devriye bölümü çok genişti, ama Virginia West, en tehlikelisinin soruşturma bölümü olduğuna inanırdı. Pazartesi gecesi Blair Mauney III de Quin City de güzel bir yemeğin keyfini çıkarıyordu. Banker, iş için geldiği kentte akşam yemeklerini genellikle Marton’s Of Cihaccago’da yerdi. Carillo’un yanında birinci Presbiteryen kilisesinin karşısındaki pencerelerinde renkli camlar olan, bu kaliteli yerin devamlı müşterilerindendi. Ertesi sabah Cahoon ve diğer bütün bölüm başkanlarıyla kahvaltıda buluşacaktı. Bu olağan toplantılardan biriydi. Mauney’in bildiği kadarıyla bir kriz ve hatta iyi bir haber yoktu.Ve yine aynı şeylerden konuşulacaktı. Banka 1874’de onun ataları tarafından kurumuştu. Mauney her zamanki gibi, artan yemeklerinin paketlenmesini istedi, Çünkü kim bilir belki ilerleyen saatlerde South park Alış Veriş Merkezinin hemen yakınındaki lüks Park Hotelde’ki odasında acıkabilirdi. Yetmiş üç dolar, yetmiş cent lik hesabı ödedi, cüzdanının içinde taşıdığı, kağıt kadar ince, hesap makinesinde kuruşuna kadar yaptığı hesaba göre genelde yüzde on beşten bıraktığı bahşişi yüzde iki daha az düşürerek bıraktı. Ön kapıdan çıktı ve kaldırımdan Batı Treyt Caddesine doğru döndü, valeler her zaman yaptıkları gibi hemen arabasını getirdiler. Mauney kiralık siyah Lincol Continental’ine bindi ve henüz oteline dönmek istemediğine karar verdi. Beşinci caddeye ulaştı ve sık sık yaptığı gibi düşüncelerine dalarak dolaşmaya başladı. Dışarıdaki gece hayatına bakıp ertesi gün öğleden sonra yapacağı seyahati düşünerek, heyecanlanmaya başlamıştı. Chaon ve Şirket Mauney’in kahvaltıdan sonra Asheville’e döneceğini sanıyordu. Hepsi yanılıyordu.

Aile Los Angles’la New York’tan yola çıkıp cenaze törenine gelirlerken, şef ve oğulları dolapları ve çekmeceleri boşaltıp Seth’in giysileriyle diğer kişisel eşyalarını paylaşma ve dağıtma gibi acı veren görevi yerine getiriyorlardı. Hammer büyük beden gömlekleri, şortları, iç çamaşırlarını, çoraplarını katlayıp yardım kuruluşlarına göndermek üzere kağıt torbalara yerleştirirken telefon çaldı West şefini rahatsız ettiği için çok tedirgindi. Polis arabası ile hızla şehre doğru giderken cep telefonunda özür diledi. Diğer ekipler ve bir ambulans tüm hızlarıyla kent dışında bir adamın daha hunharca katledildiği Ave Pointse doğru gidiyorlardı. Trade, şimdi! “Yayını Hammer’da duydu ve hızlandı.” “kahretsin!”, dedi.

Brazil ahşapları eski, camları kırık, ürkütücü kara pencereleri olan uğursuz harabelerin arkasına doğru döndü, hiç hayat belirtisi yoktu. Durdu ve sessizlik içinde oturdu. Poison “çık dışarı” dedi ve eliyle işaret ederek Brazil kapıyı açtı ve ayağını dışarı attı, O esnada arkadan bir motor sesi duyuldu. Koyu renkli, eski, pencereleri olmayan bir minibüs büyük bir hızla onlara doğru geldi. Brazil şok oldu. Tekrar BMW’nin içine girip geri vitese taktı fakat artık çok geçti. Minibüs yolunu tıkamıştı ve önünde çalılıklar ve derin bir çukurdan başka bir şey yoktu. Kana sıkışan Brazil şoförün minibüsün içinden inişini seyretti. İri, çirkin pezevenkin kafatası üstünde sarkan balkabağı şeklinde örülü saçları vardı. Aşağı atladı, Brazil’e doğru yaklaşırken sırıtıyordu. Bir elinde büyük bir silah diğer elinde ise çalkalayıp durduğu bir kutu sprey vardı. Balkabağı kafa avına doğru yaklaşarak kırk beşliği sarı oğlanın iki gözünün arasına doğrulttu. West köşeyi döndü terk edilmiş binaların arkasına doğru ilerledi. Silah sesleri duyuldu. BAM BAM ve BAM. West’in sirenleri çığlık çığlığa bağırırken silah 4 kez daha patladı. West arabadan inerken silahını çekti. Ortağı Hammer tabancasını yukarı doğru kaldırmış West’in tam arkasındaydı. Açık bir ustura ve bir kutu spreyin yanında nefes almayan kanlar içinde iki ceset gördüler. West, Brazil’in yanına gitti. Silahı dikkatlice elinden aldı ve boş mermi kovanları ile birlikte plastik delik kutusuna koydu. Brazil’e “tamam her şey yolunda” dedi. West onu kollarının arasına aldı. Brazil parmaklarını onun saçlarının içine gömdü. Gözlerini kapattı ve ona sımsıkı sarıldı.