Etiket arşivi: Ömer Seyfettin

Ömer Seyfettin Bomba

Ömer Seyfettin in Güzel bir Eseri oLan Bomba sizlerle

Serin ve karanlık eylül gecesinin yıldızsız seması altında Selanik, sanki gündüzki heyacanlardan , gürültülerden yorulmuş gibi , baygın ve sakin uyumaktadır.Rıhtım tenhadır. Olimpos Palas’ın , Kristal’in, Splandit Palas’ın,diğer küçük gazinoların lambaları çoktan sönmüştür.Tramvay yolunu tamir için yığılmış parke taşlarının ilersinde,denize inen küçükmerdivenin başında,hareketsiz bir gölge dimdik durmaktadır.Gölgenin sahibi tahsilini Paris’te bitirip daha sonra dolgun bir maaşla İzmir’egiden ve orada aşık olduğu güzel bir İtalyan kızı olan Grazia ile evlenen genç mühendis Kenan Bey’dir.Kenan Bey Türklüğe, yani medeniyetsizliğe karşı olan garazi Avrupalılara, onların adetlerine, ananelerine, terbiyelerine,cemiyetlerine hayran olan ve bunları uygulayan kişiliği ile tanınmaktadır.Nazik ve şendir. savaşa tamamen karşıdır. İşte bu gece Kemal Bey kırk sekiz saat boyunca işittikleri,gördükleri gazetelerde okuduklarının etkisindedir. Son derece rahatsızdır. Çünkü savaş çıkmıştır. İtalya Trablus’a saldırmıştır. Hayran olduğu, insaniyte hizmet ettiğine inandığı Avrupalıların öceden önem vermediği hatta bazen çok doğal bulduğu hareketleri aklına gelmektedir. İlk Frasa’yı hatırlar. Daima fazilete, insaniyete hizmet ettiğini haykıran bu millet, yüz senedir Afrika’yı kana boyamakta, masum, silahsız insanları öldürmekte onları esir edip hayatlarını, ruhlarını zaptetmektedir. Daha sonra İngiliz’leri düşünür ve İspanyol’ları, Almanla’rı hatta Belçika ve Portekiz’lileri en sonunda da İtalyan’ları düşünür. Hepsi aynıdır. Kenan Bey yıllarca ruhunu zapteden bu toplumun, Avrupalıların naçiz bir kulu, hizmetcisi olduğunu düşündükce kahrolmaktadır. Düne gelinceye kadar kendisine bile Türküm demeye sıkıldığını ve bu memlekette kendisi gibi tarihinin büyüklüğünü, mazisinin şerefini, dedelerinin şanını bilmeyen, inkar eden, milliyetinden uzak ve hatta utanan nekadar Avrupalılaşmış renksiz olduğunu düşünerk yürür. Evine gitme düşüncesinden uzaktır. Şuursuz bir şekilde Splandi Palas’ın önüne gelir. Bir odaya çıkar ve yatağa uzanır. Yaşadığı olaylar onu şaşırtmış, mevcudyetini perişan etmiştir. Hakaretin, tecavüzün, itisafın şiddetinten ansızın uyanan millet, İtalyan mektebinin, acentasının, hastanesinin, hatta konsolosluğunun armalarını parcalamış, bayrak direklerini kırmış, sancaklarını yırtmıştır. Ne kadar İtalyan varsa şüphsiz kovulacaktır. İtalyan dostu görünecek bir Türk şüphesiz lanetler, nefretler, içinde tahkir olunacak, memleketten dışarı çıkarılacaktır. Başı ağrımakta başını arısından gözleri yaşarmaktadır. Yüzükoyun döner, gözünün önüne zevcesi, çoçuğu, evi gelir. O hiç böyle bir günü düşünmemiş bu ana kadar mesut yaşamıştır. Avrupadan geldiği seneyi, gençlik ve bekarlık günlerini hatırlar. Bir İtalyan’la izdaviç etmek, hayatını birleştirmek ona doğal görünmüş, hatta iftihar edebilecek bir mumtazlık gibi gelmiştir. Gerçi Grazia ile evlenmek istediğinde Grazia’nın babası Kenen Bey’in Türk oluşından dolayı bir barbar, bir medeniyet düşmanına kızını vermei şiddetle reddetmiştir. Daha sonra ise gerek kişisel menfaatlerini gerekse kızıyla yaptığı bir konuşma sonrasında Kenen Bey’i Rumeli ve Anadolu’da Türk namı altında yaşayan onyedi milyon Rumdan biri olarak değerlendirir. Zira ona göre Türkiye’de sultanın ailesinden başka Türk bir familya yoktur. Bu düşünceler doğrultusunda Kenan Bey’i kızıyla birlikte hayallerinde Rum olarak kabul eder ve bu evliliğe izin verir. Kenan Bey’le Grazi’nin evliliklerinin ilk iki yılında iki erkek çoçukları olmuştur. İtalyan adetlerini takip ederek çoçuklarını numara ile çağırırlar. ‘Primo! Sekundo!’ Sekundo hastalanır ve ölür. Grazia’nın babası Mösyö Vitalis Meşrutiyetin ilanından sonra Türkiye’de işlerin iyi gitmeyeceğini düşünerek İtalya’ya gider ve çiftlik alarak oraya yerleşir.Kenan Bey babasının Grazia’yı ve kendisini İtalya’ya çağıracağını düşünür, ne yapacaktır? Gitmeyeceği kesindir. Grazia’nın kendi tabiiyetini bırakmaya razı olup olmayacağı aklına gelir. Çoçukları ve mutlu bir evlilikleri vardır. Birbirlerini çok sevmektedirler.

Şakaklarından soğuk terler akmaya başlar. Mendiliyle yüzünü siler. Sabah olmaktadır, ayağa kalkar uyuyamamaktadır. Otelin kapısından çıkar, tranvaya biner ve yalısına gelir. Kapıyı hizmetçi kız acar. Grazia ve Premo evde yoklardır. İki yol sandığı dikkatini çeker. Grazia’nın yolculuğu düşündüğünü anlar. İlk defa görüyormuşcasına duvarlara , perdelere, eşyalara bakar. Türk hayatına Türk ruhuna ait bir gölge bir çizgi yoktur, birden Bursa’daki çoçukluğunun geçtiği baba evini hatırlar. Merdiven başındaki, ceviz ağcından eski ve guguklu saati, yaldızlı kafesin içindeki sürekli öten kanarya kuşunu ve babasının odasını düşünür. Alçak sedirler ve kalın halılarla döşeli, vişne renginde perdeleri, duvarlarında asılı olan iğri ve altın kakmalı kılıçları, kamaları düşünür ve en önemlisi bu odadaki baş sedirin üstündeki etrafı ipekten ve sırmalı çevrelerle süslenmiş, mert bir Türk ruhundan saçılan iffet, namus, metanet, istiğna tavsiye eden mısraların yazılı olduğu levhayı hatırlar. Mısralardan bazıları aklına gelir.Babası ne kadar genç dururdu. Gelen misafirlerde, ağalarda ona benzerdi. Bu levha güya kalplerin, ahlaklarının tercümesiydi. Başı yeşil örtülü annesiyle daima yere bakan, omzunda hale gibi pembe bir atkı taşıyan mukaddes hemşiresini düşünür. Tahsilde iken annesi ve babası ölmüş, amcasının yanına giden hemşireside oranın yerlilerinden bir beyle evlenmiştir. Kendisi on senedir ne Bursa’ya gitmiş, ne akrabalarını görmüş, hatta mallarını bile İstanbul’dan gönderdiği bir vekil vasıtasıyla satmıştır. Kenan Bey düşünür, düşündükce iki gündür farkına vardığı mevcudiyetinin aşağılığını, sefaletini, adiliğini anlar, unuttuğu milliyetinin kıymetini takdir edemediği esasları için acı bir matem duyar. Vicdan azapları içinde geçen yarım saat ona bir gün gibi görünmüştür. Kapı zili çalar. Grazia gelmiştir. Ona sabah aldığı kararı nasıl söyleyeceğinin sıkıntısı içindedir. Grazia Kenan Bey’e dün gece niye gelmediğini ve onu çok merak ettiğini söyler. Kenan Bey işi olduğunu ve bir otelde kaldığını söyler. Grazia ilan olunan harpten bahseder. Grazia sabah tercüman ile konuştuğunu hiç kimsenin bilmediğini, gazetelerin yazmadığı havadisleri öğrendiğini söyler. Avrupalılar aralarında Fransa’ya Fas’ı, Almanya’ya Anadolu’yu, İtalya’ya Trablus’u, İngiltere ve Rusya’ya da Acemistan’ı taksim etmişlerdir. Birkaç ay sonra Rumeli’nin her tarafında bombalar patlayacak, Girit Yunanistan’a bağışlanacak, Arnavutluk’a, Makedonya’ya , Suriye’ye, Arabistan’a muhtariye verilecektir. Sultanlık avrupalıların himayesine alınarak Türkiye’de de ‘Beynelminel bir idare’ tesis olunacaktır. Avrupa’nın programı budur. Grazia bunları çabuk anlatır, tercümanın korkularını tekrar eder. Şimdi hükümet genç Türklerin elindedir. İki üç ay içinde Selanik’i terkedip İstanbul, İtalya ve yahut başka bir Avrupa memleketine gidilmelidir, pasaportları bile hazırllatmıştır. Grazia Kenan Bey’e ne zaman hareket edebileceklerini sorar. Kenan Bey buradan bir yere gitmeyeceğini söyler. Grazia inanamaz. Peki ben diye sorar. Sen de… bu sırada Primo içeri girer, yavaş yavaş yürümektedir. Annesi ona hiddetli ve sert bir tavırla önemli bir konu konuştuklarını söyleyerek dışarı çıkarır. Oysa primo olayların farkındadır. Çünkü sabah mektebe gitmemiş Rum çoçuklarıyla rıhtımda balık tutmaya çalışırken mektep arkadaşlarından Orhan’ı görmüş ve yanındaki biraz büyükce olan bir Türk çoçuğuyla tanışmıştır. Bu bir Türk paşasının oğludur.

Primo Türkçe bilmemektedir. Orhan Fransızca olarak elindeki Genç Türklerin beyannamesini tercüme eder. İtralyan’larla Türklerin muharebe ettiğini anlatır. Anlatırken en cesur, en asil, en kavi bir millet olduğunu asırlarca bütün Asya’ya hakim olduklarını, Atilla’nın Avrupa’yı ezip, köpek gibi inlettiğini, dünyanın en büyük hükümetini Cengiz’in kurduğunu anlatır. Bir kaç asır evvel Avrupa’yı terbiye eden bu nesle, Osmanlı Türkleri’ne bütün Avrupalıların saldırdıklarını, mahvetmek için uğraştıklarını ama başarılı olamayacaklarını söyler.

Türkler’in eski deniz muharebelerinden vaktiyle Akdenizi bir Türk gölü yaptıklarını, büyük paşa babasından,mülazım ağabeyinden duyduğu şeyleri oldukca büyüterek, mübalağalaştırarak, uzun uzadıya hikaye etmektedir. Primo dinler ve o an kendisinin, babasının Türk oluşundan derin bir iftihar duyar. Rıhtımdaki Rum çoçukları onun bir Türk çoçuğu ile saatlerce konuşmasını kıskanırlar. Onu çağırırlar Primo aldırmaz. Orhan bu sineklerin bir şey yapamayacaklarını ancak taciz etmesini bildiklerini ve kendilerini rahat bırakmayacaklarını söyleyerek dışarı çıkmalarını tavsiye eder. Bahçeden çıkarlar, ileride İttehat ve Teraki kulubü önünde dehşetli bir kalabalık görürler. Kapının yanındaki parmaklık setine siyah esvaplı, sarı bıyıklı, küçük fesli bir adam çıkmış, namussuz, alçak, korsan İtalyan’ların haberleri yokken, araları iyiyken dostları iken birdenbire vatanlarına hücum ettiklerini anlatmaktadır. Onların büyük ve kavi zırhlılarına karşılık, kendilerininde mukaddes bir hakları olduğunu bunun onların zırhlılarının karşısındaki kuvvetinden bahsetmektedir. Sonra bir telgraf okunur. Orhan onu tercüme eder. İtalyan’ların Trablusta iki harp gemisi kayalıklara çarparak batmıştır. Daha sonra numayişçiler yukarılara doğru çekilmişlerdir. Primo kapının dibinde bunları düşünür. Dünün hatırasını noktası noktasına hayalinden geçirir ve göğsünün kabardığını hisseder.

Kapıya döner içeride şiddetli ve heyacanlı konuşma devam etmektedir. Anahtar deliğinden içeriyi dinler. Annesi burada kalmayacağını söyler Kenan Bey ise kalırsa artık İtalyan olarak değil Türk olarak kalacağını, gider ve İtalyan olarak kalırsa aralarındaki münasebetin biteceğini , kendisini boşayacağını ve görüşmemek üzere ayrılacaklarını söyler. Annesi yüz sene uzunluğunda geçen bir dakika sonunda cevabını verir. On seneyi, sadakatimi sen düşünmezsen ben hiç düşünmem babamın yanına gider orada rahibe olur kalırım der. Tek isteği Primo’yuda yanında götürmektedir. Kenan Bey bu kararı Primo’nun vermesi gerektiğini söyler. Annesi Primo’yu çağırır. Annesi içeri giren Primo’yu kucaklamak ister. Primo bunu dehşetli bir ciddiyetle reddeder. Grazia birden bire değişen yavrusunun bu hareketi karşısında donar.

Primo büyük bir adam tavrıyla babasının yanındaki koltuğa oturur. Başını eline dayar ve gayet garip bir şive ile Fransızca olarak beni niye çağırdınız der. İtalyanca söylemiyordur. Her ikiside şaşırırlar. Kısa bir sessizlikten sonra Kenan Bey savaş çıktığını annesi ile tamamen ayrılacaklarını ya kendisi ile kalıp Türk olacağını yada annesi ile gidip İtalyan olacağını söyler ve bu konudaki kararını sorar. Primo oturduğu yerden şiddetle fırlar Grazia ve Kenan Bey ne yapıyor diye birbirlerine bakarlar. Primo ellerini kalcalarına dayar, heyecanlı tavrıyla annesini ve babasını süzer ve gayet bozuk bir Türkçe ile ‘Ben .. Turko çoçuk ..Ben yok İtalyano..Ben burda…Ben çoçuk Türk..’ diye haykırır. Grazia hayret ve teessüründen masanın yanındaki sandelyeye yığılır. Kenan Bey gözlerine ve kulaklarına inanamamaktadır. Primo sonra seri bir hareketle kenardaki hasır sandelyeyi kaparak kanepeye fırlar ve şiddetle Victor Emmanuel’in resmine vurarak onu parçalar. Kenan Bey seviçli ve şuursuz bir şekilde ayağa kalkar, kanapenin üzerinde, yükseklerden kendisine bakan bu Türk çoçuğunu kucaklar onu göğsüne bastırır alnından öper, öper.
Hikaye, gençliğini Makedonya’da geçirmiş eski bir zabitin hatıralarından alınmıştır.

Sene 1903 , yer Pirbeçik, genç zabit halinden ve içinde bulunduğu ortamdan oldukça şikayetçidir. Bu duruma rağmen kendine verilen görevleri yerine getirmeye çalışmaktadır. Genç zabit, devamlı İstanbulu düşünmekte, o güzel İstanbul günlerinde yaptığı hovardalıkları anmaktadır. Şuan içinde bulunduğu durumu o eski günlere ne kadar zıt olduğunu, çekilmez olduğunu düşünmektedir. Oysa kendisi Hayat-ı Askeriye ye başlamadan öncehayallinde mükemmel, muntazam, şık bir ordu vardır. Taburun tüfekçisi Agah Usta da, genç zabitin bu durumu halinin farkındadır. Agah Usta bir akşam genç zabitin odasın gelerek ona bozuk İstanbul şivesiyle nasihatler vermeye başlar. Ona artık İstanbul hayellerini bir kenara bırakması gerektiğini Olayları fazla kafasına takmamasını, gerektiğinde gülüp geçmesini hatta akşamları gerektiğinde bir tek atmasını ve kendisininde buna eşlik edebileceğini söyler. Agah Usta ayrıldıktan sonra genç zabit onun söylediklerinde doğruluk payı olduğuna kanaat getirir. Bir süre sonra genç zabitin Velmefçe taraflarındaki keşif görevine talip olur. Genç zabit kendisine verilen keşif görevi sırasında, düşmana ait boş erzak ambarları ve bir kaç köyden toplanan yüz-yüzelli kadar silahtan başka bir şey elde edememişlerdir. Çivarda bir çete olabileçeği ihtimaline karşı müfrezesiyle birlikte köyde kalır.

İlk günler oldukca zordur. Yerleştiği kırık dökük , pislik içinde olan ev ve bulunduğu ortam adeta bütün mevcudiyetini yok etmiş, caresiz bırakmıştır. Taki bir sabah penceresinden bakarken gördüğü Bulgar kızına kadar. Genç zabit bu kızdan çok etkilenir. Ona ilk görüşte aşık olmuştur. Yaşadığı bütün olumsuzlukları ona unutturmuş sanki aklını başından almıştır. Bütün her şeyi bırakıp uzaklara kaçmayı bile düşünmeye başlamıştır. Lakin kendisinin bir Türk zabiti olması, ailesini ve ülkesini kötü bir duruma düşmemesi için , uzaktan uzağa kendi içinde bir aşk yaşamaya başlar. Bulgar kızı da bu durumun farkındadır. Genç zabitin devamlı onu izlediğini ve gözetlediğini bilmektedir. Bulgar kızıda genç zabiti her gördüğünde şu şarkıyı söylemektedir.
Genç zabit şarkı sözlerini bu şekilde çevirdikten sonra, genç kızın söylediği şekilde mırldanmaya başlayarak, kızın her geçişinde ona doğru söyler. Ne yazık ki genç zabit için ayrılık zamanı gelmiştir.

Askerler manastıra geri çağrılmaktadır. Oysa genç zabıt güzel Bulgar kızıyla bir tek kelime bile konuşamamıştır. Ona bu şekilde veda etmeden gitmek iztemez. Çantasında hiç kullanmadığı kolonyayı gideceği sabah hancının çırağı ile göndermeye karar verir. Böylece genç zabitin gönderdiği hediyeyi genç kız ne reddedebileçek ne de teşekkür edebileçekti. O sabah zabit pençereden dışarı baktığında güzel kızı göremez. Yine de çırağı yanına çağırır ve hediyeyi tarif ettiği kıza teslim etmesini söyler, çırakta ona kızın adının Rada olduğunu söyleyerek odadan ayrılır. O sırada hancı içeri girer ve zabitin toplanmasına yardımcı olmaya başlar. Artık zabıt dayanamayarak Rada’yı tanyıp tanımadığını sorar. Hancıda kendisini pek tanımam ,ama babası iyi adam değildi, kilisede papaz iken kalktı bir gün komite oldu, geçen senede Velmefce’de vuruldu diye cevap verir.

Zabit daha sonra o çok merak ettiği şarkı sözünün manasını sorar. Alacağı cevap onu yıkacak, kendisinden nefret etmesine neden olacak vicdanını rahatsız edecektir. Aşk şarkısı zannettiği şarkının Türkçe karşılı şudur. ‘Bizim olacak, bizim olacak İstanbul bizim olacak. Hikayenin kahramanı olan Türk , sıcak ve yorgun geçen bir günün akşamında Demirhisar’dan Cumayıbala’ya gelerek bir otele yerleşir. Sabahleyin zurna ve davul seslerine karışan naralar, türkülerin gürültüsü ile uyanır.Gerinirken, bu kansız ve hakikate ancak manasız alkış tufanlarından ibaret olan zavallı düzme Türk inkılabının ikinci senesi olduğunu hatırlar. Milli bir bayram olduğunu “Lakin, acaba hangi milletin bayramı? “ diye düşünerek kalkar.Pencereden bakar,dışarıda karmakarışık bir kalabalık,kaynaşarak gitmektedir.Bulgar dükkanları açıktır.Sahipleri bu diyara yeni gelmiş hakim yabancılar gibi önlerinden geçen sırma cepkenli Türk delikanlılarına gülümseyerek bakmaktadırlar.Bir süre bu geçiş törenini , On Temmuz kutlamalarını izler.Dalmıştır, Türkiye’nin, vatanının ,bu mutlaka öleceğine iman edilen hasta adamın hayatını düşünür, yeise pek benzeyen acı bir hisle bütün zihniyetinin büzüldüğünü,işlemez bir hale geldiğini duymaktadır.Odanın kapısı açılır, Rum otelciatlarının hazır olduğunu söyler.Razlık’a gidecektir. Giyinir,yola çıkar.Bir saat sonra Papaz Bayırı’nı çıkan dik yokuşu tırmanmaktadır.Atından iner,tepeye çıkar.Biraz ileride bir atlı görür,kılıcının parıltısından bir zabit olduğunu anlar.Oda dinlenmektedir.yanına gider.Türkiye’de takdim vetakatdümebinced olmadığına Selam verir.Nereye gittiğini sorar. Gülümseyerek cevap verir.

Konuşmaya başlarlar. Konu politikadan açılır. Kahramanımız On Temmuz’un buralarda bile takdir olunduğunu söyler. Mülazım kahramanımızın hayretine canı sıkılmış gibi bir tavırla ‘On Temmuzu takdir etmek…’ bu da lafmı? Bu bizim en büyük en şanlı günümüz, en mukaddes milli bayramımız keşke bir gün yerine üç gün olsa der. Kahramanımız iddaaların aksini söyleyerek asabi munakaşacıları kızdırmak hoşuna gittiğinden ilave eder.
Bu mümkün değildir ve bu imkansızlık nasıl riyazi ve bozulmaz bir kaide ise birbirlerinden tarihleri , ananeleri, meyilleri, müesseseleri, lisanları, mefkureleri ayrı milletleri cem edip hepsinden bir millet yapılamayacağını, bunları bir sayıp Osmanlı demesinin yanlış olacağını söyler Mülazım şaşırmıştır. Onun şüphesiz ilk defa işittiği, bu kadar basit ve adi bir hakikaten şaşalamasını sersemliğe çevirmek için sözlerine devem eder. Osmanlılık kelimesinin duveli bir tabirden başka bir şey olmadığını , Rumlar’ın, Bulgarlar’ın, Sırplar’ın, bütün o eski esirlerimiz olan bugünkü uyanık milletlerin, Türkler’den intikam almak ve kendi öz kardeşleriyle, Balkan hükümetleriyle birleşmekten daha tabi daha makul, daha haklı mefkureleri olmayacağını anlatır. Lakin mülazım anlamadığını, gözlerinden, birden coşmasından anlaşılmaktadır. Mulazım ‘sizinle münakaşa edemem’ der. Çünkü fikirlerimiz taban tabana zıt…! Ayağa kalkarlar, atlarını yedeğe alarak yüremeye başlarlar. Bir süre sonra mülazım ‘ah, bakınız azizim…’ diye haykırır, ‘bakınız işte Osmanlılığın şahidi’.

Parmağıyla bin metre kadar ileride ucurumlu bir yarın kenarındaki küçük bir Bulgar köyünü gösterir. Köydeki sallanan kırmızı kırmızı hürriyet bayraklarının bugünkü Osmanlıların birbirleriyle en samimi ve hakiki kardeş olduklarını dünyaya anlaktıklarını, bu mukaddes On Temmuz gününü alkışlayan kırmızı bayrakları gösterir. Bulgar köyündeki insanların, Osmanlı vatanına düşmanlar hücum ettikleri zaman kendilerinden önce onların koşacaklarını, Osmanlılık namına kanlarını dökeceklerini savunur. Kahramanımız kendini tutamaz ve ‘Bu Bulgar’lar ha?! der.

‘Evet bu Bulgarlar en sadık Osmanlılardır. Komitacılarla hiç münasebetleri yoktur. Fakat siz mutassıpsınız inanmazsınız. Daha sonra yollarından bir buçuk saat kaybedecek olmalarına rağmen kahramanımız mulazımın ısrarlarına dayanamaz ve köye gitmeye karar verirler. Köye geldiklerinde mulazımın en sadık dost dediği Bulgar’ların, tam aksine vurdumduymaz tavırları, hain ve kızgın bakışları ile karşılaşmışlar ve en önemliside mülazımın hürriyet bayrakları sandığı şeylerin aslında hava aldırmak üzere güneşe asılmış kırmızı biber dizeleri olduğunu şaşkınlık ve acı içinde görmüşlerdir.

Ömer Seyfettin Üç Nasihat

Durmuşun bir anasından başka kimsesi yoktu. Fakirdi. Ama gençti kuvvetliydi. Öküzünün biri ölünce tarlasını süremedi. Para kazanmak,tekrar çiftini düzebilmek için gurbete gitmeye karar verdi. Gurbet,İstanbul demektir. Köyde kim çaresiz kalırsa,kimin işi bozulursa,İstanbul yolunu tutar. Durmuş da torbasını omuzladı. Çarıklarını sıktı,eline bir değnek aldı,gurbetçilerin arkasına katıldı. Dere tepe aştı. Nihayet İstanbul’a geldi. İki gün hemşehrilerinin kahvesinde pinekledi. Ne iş tutacağını bilmiyordu. Bir sanatı yoktu. Bari uşak olayım,dedi. Kapı aramaya başladı. Bir hafta geçti. Münasip bir yer bulamadı. Bir gün kahvede Müstakim Efendi isminde birini salık verdiler;evi Edirnekapı’sında idi. Durmuş gitti. Bu efendiyi buldu. Ak sakallı,nur yüzlü bir ihtiyar… Eteğini öptü… Uşak arıyormuşsunuz,beni alın efendim,dedi. Müstakim efendi,onu tepeden tırnağa süzdü. Nereli olduğunu sordu. Durmuş:Kastanbolluyum,dedi. Evli misin? Hayır. Anan,baban var mı? Yalnız anam var. Babam sizlere ömür… Ne vakit İstanbul’a geldin ? On gün evvel…On gün boş mu gezdin? İş aradım.Bulamadın mı? Bulamadım.
Kazanacağı parayı ne yapacağını,borcu olup olmadığını sordu. Durmuşun verdiği cevaplardan memnun oldu. Peki oğlum dedi. Ben seni yanıma alayım ama… Çok para veremem…Durmuş:Ben çok para istemem efendim,dedi. Ama ben pek az para veririm. Ne kadar verirsiniz? Bir kuruş. Günde bir kuruş mu? Hayır. Haftada bir kuruş mu? Hayır. Durmuş biraz şaşaladı. Tekrar sordu: Ayda bir kuruş mu efendim? Hayır ! Senede bir kuruş…durmuş bu ihtiyar efendiyi kendisiyle eğleniyor sandı. Güldü. Önüne baktı. Utandı. Fakat Müstakim efendi yine: Senede bir kuruş…dedi. yalnız bu kadar değil. Bir de nasihat vereciğim. Durmuş gözlerini yerden kaldırdı: Ben nasihatı ne yapayım? Bana para lazım efendim. Para sarf olunur biter,yahut kaybolur,oğlum. Ama insanın aldığı nasihat hiç bitmez. Ölünceye kadar işine yarar.
Durmuş,mahzun mahzun yine önüne baktı. Kuru lafın işe yarayacağına hiç aklı ermedi. Tekrar Müstakim efendinin eteğini öptü. Çıkıp gidecekti. İhtiyar:Dur oğlum dedi. Şöyle duvarlara bak… Görüyorsun ya… Hep kitap dolu..Burada beş bin kitap var. Ben bunların hepsini okudum. Ömrüm ilim ile geçti. Saçım,sakalım kitap üzerinde ağardı. Aklın paradan daha kıymetli,paradan daha işe yarar bir şey olduğuna kanaat getirdim. Nasihat,hazır bir akıl demektir. Yoksa ben sana senede beş on lira verebilirim. Fakat paradan daha kıymetli olan nasihatı veriyorum. Aklın varsa kal. Bana hizmet et. Durmuş:Hayır efendim,bana para lazım,nasihat lazım değil…dedi. dışarı çıktı. Sokakta yalnız kalınca düşündü. Acaba bu paradan kıymetli olan nasihat neydi? Kahveye geldi. O gece merakından hiç uyuyamadı. Acaba tek kuruşa katık olarak vereciği nasihat ne idi? Sabah olunca Edirnekapı’sının yolunu tuttu. Müstakim efendiye gitti. Eteğini öptü: Vereceğiniz nasihatı merak ettim,dedi,bir sene hizmet edeceğim. Pekala oğlum,sene nihayeti kuruşunla nasihatını alırsın… Durmuş tam bir sene kitap odasını süpürdü. Bahçeyi belledi. Su taşıdı. Merdivenleri yıkadı. Camları sildi. Müstakim efendinin her hizmetini yaptı. Nihayet bir sabah efendisi onu çağırdı: İşte oğlum,yanıma gireli tam bir sene oldu. Kulaklarını iyi aç. Nasihatını vereyim: “Yolunu ,izini bilmediğin yere gitme!” Al şu kuruşunu da… Durmuş ,efendisinin uzattığı kuruşu aldı. Birden bire canı sıkıldı. Büyük bir nasihat alacağını sanıyordu. Halbuki bu kuru bir laftı. Ben bu nasihatı zaten biliyordum efendim ,dedi. Müstakim efendi güldü: Biliyorsan iyi..Şimdi o bildiğini hatırladın,bu daha iyi…Durmuş alık alık bakakaldı. Demek ki bir sene hep bu iki çift laf için çalışmıştı ha…Efendisinin eteğini öptü. İzin aldı. Çıkıp gidecekti. İhtiyar dedi ki:İstersen bir sene daha kal. Yine bir nasihatla bir kuruş veririm. Hayır istemem efendim,diyerek Durmuş çıktı. Hemşehrilerinin kahvesine gitti. Gece yine merakından uyuyamadı. Acaba bu vereceği nasihat ne idi? Bir sene sabretmiş,birinci nasihat için çalışmıştı. Şimdi meraktan çatlayacaktı. Acaba ikincisi ne idi? Dayanamadı. Kalktı,Müstakim efendinin evine geldi. Müstakim efendi onu çağırdı. Bu sefer kuruşu peşin verdi. Sonra: Al nasihatını:”Emanete hıyanetlik etme.”dedi. Durmuşun yine canı sıkıldı. Efendim ben bu nasihatı biliyordum. İyi ya işte…Biliyorsan şimdide hatırladın. Bildigini hatırlamak ,yeniden bir şey öğrenmek kadar faydalıdır. Durmuş giderken tıpkı geçen seneki gibi : Oğlum eğer bir sene daha kalırsan ,sana bir kuruşum,ama son bir nasihatım daha var…dedi. durmuş kabul etmedi. Çıktı. Hemşehrilerinin kahvesine gitti. Bir gece ,iki gece, üç gece…Rahat uyuyamadı. Acaba efendisinin son nasihatı ne idi? Belki bildiği bir şeydi. Ama ne idi? Hep bunu düşünüyordu. Sersem sersem iş aradı. Bulamadı:”Madem ki iki senelik emeğim havaya gitti,bir sene daha uğraşır,şu son nasihatıanlar,merakta kalmam”dedi.tekrar geldi. Eski kapsına girdi. Tam bir sene daha Müstakim efendiye hizmet etti. Sene nihayetinde efendisi onu çağırdı. Kuruşunu eline verdi: Al nasihatını da dedi.”Karını kendinin gitmediği yere gece yatısına gönderme !” Durmuş bu nasihata da omzunu kaldırdı. İçinden “Dipsiz bir laf işte…”dedi. izin aldı. Çıkacağı zaman efendisi nereye gideceğini sordu. Artık memlekete efendim. Başka bir yere girmeyecek mi sin? Hayır. Niçin ? üç sene oldu gurbetteyim. Anam ihtiyar gideyim bakayım, ne oldu? Pekala oğlum;yalnız yola çıkacağın zaman buraya uğra,sana bir hediye vereceğim. Anana benden götür olur mu? Olur efendim dedi. Hemşehrilerinin kahvesine gitti. Bu sene memlekete giddecek gurbetçilere başına geleni anlattı. Hepsi güldüler. Ulan sen deli misin dediler. Artık İstanbulda durmak istemedi. Ama memlekete nasıl gidecekti ? cebinde üç kuruşundan başka on para yoktu. Gurbete yayan gelinirdi ama,gurbetten yayan dönülmezdi. Para lazımdı. Herkes kirayla sürücü atları tutardı. Ayakla bu sıvacı kervanına karışmak mümkün değildi. Hemşehrileri haline acıdılar. Aralarında ona bir beygir toplayacak para topladılar. Tam Üsküdara geçecekleri akşam,Durmuş,efendisinin evine gitti. İşte gidiyorum efendim dedi. İhtiyar kalktı:Yolun açık olsun . al şu hediyelerimi anana götür, diye ona iki büyük somun uzattı. Durmuş içinden:haya münasebetsiz herif? Şu gönderdiği hediyelere bak diye kızdı. Ama belli etmedi. Somunları aldı.kahveye geldi. Heybesine koydu. Salıcılarla beraber Üsküdar’a geçti. Handa bekleyen beygirlere bindiler. Geceleyin ay aydınlığında yola düzüldüler.dere tepe düz gittiler. Dağlar aştılar. Bir gün bir ormanın kenarında taşkınca bir suya geldiler. Geçecek yeri bulamıyorlardı. Durmuş bu kadar bir su karşısında hemşehrilerinin ürkekliğine güldü. Atını suya sürecekti. Tam bu sırada efendisinin verdiği nasihat aklına geldi. Yolunu izini bilmediğin yere gitme! Dizgini topladı. Atının ön ayakları suyun içinde idi. Yanındaki arkadaşı durmadı. Atını sürdü. İki adım atıncaya birden suyu içinde kayboldu. Çıksın diye beklediler. Çıkmadı. O vakit civarda bir çoban buldular. Suyun geçilecek yerini öğrendiler. Meğerse orası bir girdapmış. Durmuş efendisinin nasihatını hatırlayarak,atını o zavallıdan evvel sürmediğine şükretti. Bir senelik hakkını helal etti. Yolda hemşehrileri ona yiyecek de veriyorlardı. Bir gün karnı çok acıktı. Efendisinni hediye gönderdiği şu somunlardan birisini koparıp yesem dedi. Elini heybesine atarken,tam bir senelik emek sarfederek işittiği nasihat aklına geldi:emanete hıyanetlik etme.! Elini çekti. Şeytana uymayayım dedi. Birkaç gün,birkaç gece daha yürüdüler. Nihayet bir gün karanlık bir ormanın kenarından geçiyorlardı. Ağaçların arasından: Teslim olun diye bir ses işitti. Durdu. Onunla beraber bütün kervan durdu. Eşkiyalar her tarafı çevirmişti. Efe meydana . canını kurtarmak isteyen üzerinde,başında nesi var,nesiyok buraya bıraksın. Selametle yoluna gitsi diye haykırdı. Kimse dayanamadı. Kimse kaçamadı. Eşkiyalar yolun gerisini de tutmuşlardı. Can maldan tatlı. Heskes nesi var nesi yok efenin önüne döktü. Senelerce emeklerle kazanılan lira kemerleri altın keseleri gümüş elmas hediyeler daha bir çok şeyler. Durmuşa sıra gelince:Benim bir şeyim yok dedi. Efe inanmadı. Nedemek sen gurbetten gelmiyor mu sun? Gurbetten geliyorum. Çalışmadın mı? Çalıştım. Para kazanmadın mı? Kazanmadım. Yalan. Vallayi kazanmadım. Hemşehrilerime sor istersen. Efe hemşehrilerine sordu. Hepsi Durmuşun para kazanmadığını, senede bir kuruşa hizmet ettiğini anlattılar. Efe Durmuşun aptallığına hem güldü ,hem kızdı. Adamlarına:Şu budalaya bir sopa çekinde bir daha ,bir daha para kazanmadan gurbette para kazan mayı gurbette kalmayı öğrensin! Dedi. Durmuşu yere yatırdılar. Canı çıkıncaya kadar dipçiklerle dövdüler. Sılacıların hepsi Durmuş gibi hepsi evlerine on parasız döndüler. Durmuşun anası daha ziyade ihtiyarlamıştı. Zavallı kadın üç senedir çektiği sefaleti anlattı. Niye para kazanmadın a oğlum?diye darılacak oldu. Durmuş:Hemşehrilerim gibi kazansaydım ,yine eşkiyalara kaptırarak, elim boş dönecekti… dedi. Heybeden bir somun çıkardılar. Kırınca şıngır ,şıngır etrafa altınlar yayıldı. Şaşırdılar. Öbür somunu da kırdılar. Onunda içi altın dolu imiş. Sevinerek hepsini topladılar. Durmuş iki senelik emeğini efendisine emanet etti. Eğer bir sene bir sene hizmet ederek aldığı,yolunu izini bilmediğin yere gitme! Nasihatını aklına getirmeseydi girdapta boğulacaktı. İkinci sene aldığı,emanete hıyanetlik etme! Nasihatını hatırından çıkarsaydı, yolda somunları kıracak,altınlar meydana çıkacak,sonra hemşehrileri gibi soyulacaktı. Yavaş yavaş düşündükçe,efendisinin ne kadar büyük ne kadar akıllı bir adam olduğunu anlamaya başladı. Ona İstanbulda iken aylık verseydi,ihtimal ötede beride yiyecek,biriktiremeyecekti. Yahut sılaya dönerken paraları meydanda getireceği için bir kazaya uğrayacaktı. Durmuş daha ziyade düşündükçe akıl-olmazsa-para-hiçbir işe yaramazdı. İşte arkadaşlarının hali! Dağ başlarından ,eşkıya içinden ,dolu kemerlerle geçmenin cezasını gördüler. Durmuş zengin olunca tarla aldı. Bağ aldı. Koca bir çiftlik kurdu. Köyünün ağası oldu. Ama bir türlü evlenemiyor,yaşı otuzu geçtiği halde bir kız bulup alamıyordu. Evlenmesini teklif eden köy ağalarına : Bende isterim ama bir şartla!..derdi. nasıl şart ağa? Karıyı kendim bulunmadığım yere misafir göndermem. Akrabalarının yanına göndermez misin. Göndermem. Anasının,babasının yanına da mı göndermezsin? Kendim bulunmadığım hiçbir yere göndermem. Niçin? Bilmem. Durmuş efendisinin üçüncü nasihatini bir türlü aklından çıkaramadı. İlk iki nasihati de evvela anlayamamıştı. Ama sonra…Onların ne kadar faydasını gördü. Kendi köyünden ,komşu köylerde bu şartlarla kimse kız vermiyordu. Herkes:Biz evladımızı esir yapmayız diyordu. Nihayet iki saat uzak bir köyde öksüz bir kız bulundu. Durmuş onu aldı. Şanına layık düğün yaptı. Mesut oldu. Bir erkek çocuğu dünya ya geldi. Aradan dört sene geçti. Karısını hiçbir yere göndermedi. Anca beraber kanca beraber derdi. Bir gün karısının akrabaları geldi. Köylerinde düğün varmış. Durmuştan bir gece izin istediler. Hayır olmaz !dedi. niçin? Bilmem. Efendisinin nasihatı aklından çıkmıyordu. Yalvardılar yakardılar. O razı olmadı. Kendi köylüsü de karısının karısı nın köylüsüne karıştı: Zavallı kadın verem olacak diye..laf atmaya başladılar. Hep birden onun üzerine düştüler. And verdiler. Durmuş artık herkesin ısrarına dayanamadı. Bir gece kalmak için karısını köye yolladı. O akşam pişmanlığından yemek yiyemedi. Niçin efendimin nasihatını dinlemedim. Diye sıkılmaya başladı.dinlediği iki nasihat tan büyük faydalar görmüştü. Şimdi son nasihat ı dinlemediği için kim bilir ne büyük bir zarar görecekti? Duramadı. Uşaklarına atını hazırlattı. Geceleyin iki saat ötedeki köye yetişti. Düğün evinin önüne gitti. Deli kanlılar çitlere dayanmışlar,avluda,meşaleler altında oynayan kızlara,kadınlara bakıyorlardı. O da yaklaştı. Karısının çocuğu ile beraber bir köşede oturmuş büzüldüğünü gördü. Acaba bu gece hangi akrabasının yanında yatacaktı. İçine bir kurt girdi. Döndü. Arkasına baktı. Bir koca karı geçiyordu. Ondan bunu anlamak istedi. Bana bak nine,sana bir şey soracağım. Sor oğlum. Şu köşede çocuğu ile bir taze oturuyor,görüyor mu sun? Koca karı dikkatle baktı: Görüyorum dedi. Kimin nesidir o? Ah evladım sorma,onu bir zalim herif aldı. Zavallı tazeye dünyayı zindan etti. Dört senedir işte,köyüne yeni geliyor. Acayip… Evet bütün köylü zorladı da ,bu sefer izin alabildi. Kocası fena öyle zalim bir adam ki… Durmuşun yüreği atmaya başladı. Karısının nerede yatacağını sordu. Koca karı: bilmem diye cevap verdi. Durmuş düşündü, taşındı, birden bire dedi ki: Beni bu gece bu kadınla yatıra bilirsen sana beş altın veririm. Yiğidim ondan kolay ne var? Demek beni,beni onla yatıra bileceksin? Elbet. Nasıl? Onun akrabaları benim kapı bir komşum dur. Benim her sözümü dinlerler. Avlularının nihayetinde bir tek oda vardır. Gider onları kandırır,bu kadını oraya yatırırım. El ayak kesildikten sonra seni götürür gizlice bu odaya sokarım. Doğru söyle. Sen hemen altınları ver yiğidim. Durmuş kesesinden beş altın çıkardı. Kocakarıya verdi. Atını onun avlusuna bağladı. Hiddetinden tir tir titriyordu. Gece yarısı geçti. Koca karı geldi. Onu aldı. Küçük bir bahçe kapısından geçirdi. Bir avlunun nihayetindeki tek odaya soktu. Durmuş yüzünü şalıyla sarmıştı. Karısı onu tanımadı. Hemen bağırmaya başladı. Durmuş sesini çıkarmadı. Kapıyı kilitledi. Üzerine yürüdü. Zavallı kadın köşeye büzülmüş,hem bağırıyor,hem tekme atıyordu. Durmuşu yanına hiç yaklaştırmadı. Akşamdan uyuyan oğlu yatağın üzerindeydi. Annesinin haykırmasına uyanmadı. Mışıl mışıl uyudu. Durmuş karısını daha ziyade bağırtmamak için kapının yanına oturdu. Hiç sesini çıkarmadı. Bütün gece ağlayan kadıncağız sabaha karşı korkudan yorgunluktan sızar gibi olmuştu. Avluda horozlar öttü. Durmuş yavaşça yatakta uyuyan çocuğunu aldı. Sessizce dışarı çıktı. Avluyu geçti. Atına bindi. Dört nala köyüne döndü. Karısının akrabaları gece çocuğun çalındığını duyunca ne yapacaklarını şaşırdılar. Ağaya ne cevap vereceğiz?diye düşünmeye başladılar. Kocakarı buna da bir kulp buldu: Bu oda zaten eski.. Yakınız. Gece yangın oldu çocuğu kurtaramadık, dersiniz. Onu dinlediler. Hemen odayı yaktılar. Ağlayarak sızlayarak Durmuşun karısını evine getirdiler. Hepsinin alnında çatkı vardı. Döğünüp duruyorlardı. Durmuş:Çocuk nerede ?diye sordu. Ah olan oldu ! Gece odamız yandı. Çocuğu kurtaramadık dediler. Durmuş güldü.Neye ağlıyorsun canım,dedi .Başımız sağ olsun .Elhamdülillah genciz .Allah başkasını verir.Karasının akrabaları Durmuşun bu soğuk kanlılığından biraz ferahlar gibi oldular. Tam bu sırada kapı açıldı. Durmuşun çocuğuiçeri girdi. Annesinin kucağına atıldı. Çocuğun yandığını yandığını söyleyenler şaşırdılar. O vakit Durmuş: Gördünüz ya,yalancı alçaklar,niçin karımı kendimin bulunmadığı yere göndermiyorum…diye bağırdı. Hepsini teme tokat kovdu. Karısına döndü:Eğer gece bana orada el sürseydin hemen seni öldürecektim. İşte ibret al da,sakın bir daha kocandan ayrı bir yere gitmek isteme…dedi. ihtiyar efendisine üç senelik emeğinin hakkını da helal etti.