Etiket arşivi: Nejat Muallimoğlu Medeniyetin Temelleri

Nejat Muallimoğlu Medeniyetin Temelleri

Ele almış olduğum bu kitap Medeniyet-kültür konusunda yol gösterici olma özelliğine sahip olmakla birlikte medeniyetin eski çağlardan günümüze kadarki gelişmesini ve varoluş aşamalarını anlatmaktadır. Kitabın başında öncelikle medeniyetin ne olduğu ve medeniyet için gerekli olan şartlar belirtiliyor. Medeniyet, kültürel yaratmayı harekete getiren sosyal bir düzendir. Dört unsurdan oluşur. Ekonomik şartlar, siyasi düzen, ahlaki gelenekler, bilgi peşinde gidilmesi ve güzel sanatlardır. Medeniyet, büyük kargaşalık ve güvensizliğin sona erdiği yerde başlar. Medeniyet için gerekli olan şartlar başlıca JEOLOJİK, COĞRAFİ, IRKİ VE PSİKOLOJİK şartlardır. Yazar, jeolojik şartları açıklarken medeniyetin buz çağları arasında geliştiğini, dünyanın yeniden buzlarla kaplanması, insanoğlunun şimdiye kadar vücuda getirdiği eserlerin buz ve taş yığınları arasında kalması ve hayatın yeryüzünün küçük bazı bölgeleri dışında tamamen yok olmasının mümkün olacağını belirtiyor. En büyük jeolojik etken olarak ise depremi göstererek insanoğlunun yarattıkları ile birlikte büyük bir deprem anında yok olabileceğini söylüyor. İkinci olarak coğrafi şartları açıklarken yağmur ve suyun hayat vasıtası olduğunu belirtiyor. Ancak suyun insanların hayatını devam ettirdiği gibi sel ve su baskınlarının medeniyetin meydana getirdiği tüm yaşantıyı alt üst ederek insanlığı yok edebileceğini anlatıyor. Yiyecek ve tabii kaynaklar bakımından toprak verimli ise, eğer denizler ve göller geliş ve gidişi kolaylaştırıyorsa ve sahillerde limanlar kurulmuşsa jeolojik şartın yaratıcısı olan suyun medeniyetin gelişmesindeki yeri ve öneminin ölçülemeyeceğini vurguluyor. IRKİ şartların medeniyetin var olmasında öneminin olmadığını açıklayarak medeniyetten önce değişik insan gruplarının karşılıklı evlenmelerle birbirlerine yaklaştıklarını, iyi veya kötü olanların aile kurmalarıyla medeniyetin ilerlediğini veya gerilediğini anlatıyor. Jeolojik, coğrafi ve ırki şartların tek başlarına medeniyeti oluşturamayacağını, psikolojik faktörlerin de araya girmesi gerektiğini belirterek, toplum içinde ahlaka önem verilmesi ve bunun eğitim ve bilgiyle birleştirilmesi sonucunda medeniyetin sürekli varolabileceğini anlatıyor. Yazar, bu şartların kaybolması veya bir tanesinin yok olması halinde medeniyetin göçebileceğini belirterek tarihten buna örnekler vermektedir. Jeolojik bir afet veya köklü bir iklim değişmesi, Antonineler zamanında Roma İmparatorluğundaki insanların yarısını öldüren bulaşıcı bir hastalık, veya Feodal çağın sona erdiğini ilan eden Taun, enerji veya ham maddeler halindeki kaynakların yetersizliği, toplum yaşamındaki düzensizlik ve zenginliğin belli kesimlerde toplanması gibi örnekleri söyleyerek bunların medeniyeti öldüren hastalıklar olarak nitelendiriyor. Daha sonra yazar, “Medeniyetin Temelleri” ni dört ayrı bölüm altında ele alarak bunların EKONOMİK TEMEL, SİYASİ TEMEL, AHLAK TEMELİ ve ZİHNİ TEMELLER olduğunu belirtiyor. Medeniyetin ekonomik temellerini açıklarken, insanların avcılıktan medeniyete geçişini, hayvanların ehlileştirilmesinin ne zaman başladığını, yiyeceğin pişirilmesinin medeniyete ne gibi katkısının olduğunu, ateşin sanayi üzerindeki etkisini anlatarak ekonomik temellerin önemini açıklıyor. İnsanlığın başını oluşturan ve şimdiki toplum tarafından “vahşi”, “barbar” ve “İlkel” olarak nitelendirilen bu çıplak insanların medeniyeti belki de çok önceden keşfettiklerini ve bunu bir yük gibi gördüklerinden vazgeçmiş olabileceklerini anlatıyor. Bu insanları çağdaş ecdatlarımız olarak görüyor ve kendilerine vahşi ve barbar yakıştırmaları yerine üretim yapmayan, ileriki günler için çok ez tedbir alan veya hiç almayan, yazıyı pek az kullanan veya hiç kullanmayan anlamına gelen “İLKEL” insan olarak nitelendirmemizi istiyor. İnsanlığın üretime geçerek yarınını düşünmeye başlamasını bazı organizmalara dayandırıyor ve kemiğini gömen köpeği, daha sonraki zamanlar için fındığını bir kenara yığan sincabı, kovanlarını balla dolduran arıları ve yiyeceklerini yağmurlu günler için saklayan karıncaları örnek göstererek bu hayvanların medeniyetin gelişim devresine katkılarını açıklıyor. Ve insanlığın avcılık olgusunu keşfettikten sonra yarınını düşünmeye ve endişe etmeye başladığını. Yiyecek bulma savaşından çok kendini avcılıkta ispatlama ve ailede yer edinme savaşına yöneldiğini belirtiyor. Ancak insanın avcılık dışında bir şey yapmaması halinde et yiyici hayvandan farkı olmayacağını belirterek, ilkel insanların kırsal hayatın varlığına ve hayvanlardan yararlanma olgusuna vardıklarını anlatıyor. Hayvanın ehlileştirilmesi, sığır yetiştirilmesi ve sütten istifade edilmesinin daha fazla avantaj sağladığını kavradıklarını açıklayarak, hayvanın sütünün kadının çocuklarını uzun süre emzirmekten kurtardığını, küçük yaşta ölümleri azalttığını ve yeni, güvenilir bir gıda kaynağı oluştuğunu anlatıyor. Erkeklerin avcılık işini görürken kadının ise toprağın bereketini keşfettiğini belirtiyor. Erkeğin av peşinde koşarken kadının da çadır veya kulübe civarında yenilebilir ne varsa elleriyle çıkartarak, ağaçlardaki meyve , yerdeki mantar ve tahılı kullandığını belirtiyor. Toprağın veriminin keşfinin ise sır olarak kaldığını söylüyor ancak bunu bazı örneklerle açıklıyor. Yerden toplanan hububat tohumlarından bir kısmının tarlaya düşerek büyümesiyle yetişmenin sırrının keşfedilebileceğini, Juangların kendi kendilerine büyümeleri için tohumları toprağa atmaktan başka bir şey yapmadıklarını, Borneo yerlilerinin tarlada yürürken çekirdekleri ucu sivri bir sopa ile kazdıkları bir çukura gömdüklerini anlatıyor. Toprağın işlenmesi için çapa ile kazılması gerektiğini insanoğlu anlıyor ve iki sopanın uçlarına bir kemik parçası koyarak ayakla toprağa itilmesi için de iki sopa arasına başka bir sopa ekleyerek çapayı saban haline getiriyor. Toprak daha derin kazılıyor ve üretilen yiyecekler daha verimli hale geliyor. İnsan böylece ziraati keşfetti ve bunu kavradıktan sonra kendisini hayvanlıktan medeniyete götürecek konuşma, yazı ve ziraat adımlarını attı. Ancak yiyeceklerin çeşitliliğinin aç olması lezzet bakımından aynı tadı vermesi insanlığı yeni yollara itti ve ateşin keşfedilmesiyle ziraat ateşle birleştirildi ve insanlık av peşinde koşmaktan kurtuldu. Yiyeceğin pişirilmesiyle insan hububat ve sebzelere döndü. Sert etlerin pişirilmesi ile yumuşayan etleri çiğneme ihtiyacı da azaldı ve böylece medeniyetin işaretlerinden biri olan “Diş Çürümesi” başladı. Ateş aynı zamanda sanayiinin de başlangıcı oldu. Ateşi icad eden insan değildi. Yaprak veya dalların sürtünmesi, şimşeğin tesirinden veya kimyevi maddelerin tesadüfen birleşmesiyle tabiat ateşi insana sundu. İnsanlık ateşi kullanmaya başladı ve ilk olarak en büyük düşmanı olan karanlığı yok etti , daha sonra ateşle ısındı, madenleri ateşle yumuşattı, sertleştirdi, diğer madenlerle birleştirdi ve aletler yapmaya başladı. Sonraları ipi, manivelayı ve makarayı icat etti. Yükünü yakaladığı hayvana taşıttı, uzun sopalar üzerine koyduğu eşyasını hayvanları çektirerek ilk kızağı yaptı, kızağın altına ağaç kütükleri koydu ve kütüğü kesitleri boyunca keserek en büyük icat olan tekerleği keşfetti. Kızağın altına tekerlekler koyarak arabayı yaptı, Yine ağaç kütüklerini yan yana bağlayarak sal ve içlerini oyarak kanolar, kayıklar yaptı. Irmaklar insanlığın yolu oldu. Yıldızları inceleyerek gökyüzünden yönünü buldu ve kervanlarını dağlar arasından geçirdi, okyanusları aşarak bir kıtadan diğerine ulaştı. Ticaret oluştu ve alışveriş noktaları, pazarlar kuruldu. Ellerinde fazla mal bulunanlar bunu menfaat karşılığı başkalarına verdi ve ticaret uzun süre böyle yürüdü. Daha çabuk iş yapmak için bir alışveriş vasıtasının icadı asırlar sonra oldu. Romalılar sığır ve para için aynı cinsten kelimeler kullandılar ve ve çıkardıkları ilk paraların üzerine birer öküz resmi koydular. Madenler işlenmeye başlanınca, bakır, bronz, demir ve nihayet çok az bir ağırlık ve hacimin büyük değer taşıması sebebiyle gümüş ve altın para yerine geçmeye başladı. Ancak paranın sırrı, medeniyete gömülü olarak kaldı. Medeniyetin ekonomik temeli böylece atılmış oldu. Siyasi temel ise klanlar ile atıldı. Birbirlerine akraba ailelerin müşterek bir toprakta yaşadıkları, aynı toteme sahip oldukları, ve aynı adet ve kanunlarla yönetildikleri topluluk olan klanların bir reis altında birleşmesi, devlet istikametinde atılmış ikinci bir adım oldu. Ancak klanlar arasında sürtüşmelerin olması ve üstünlük sağlama savaşı meydana gelmesiyle harp oluştu. Harp zayıf toplulukları yok etti, ayakta kalma mücadelesi insanlarda cesaret, şiddet, vahşet, zeka ve maharet seviyelerini yükseltti ve icadlara teşvik etti. Sonunda faydalı aletler olarak kullanılan silahları yaptı. Harp sayesinde esirler köle olarak kullanıldı, sınıfların diğerlerinin hakimiyeti altına girmesine yol açtı ve hükümetin büyümesini sağladı. Yazar burada devletin anasının mülkiyet, babasının ise harp olduğunu vurgulamaktadır. Yenilgiye uğrayan toplumların intikam duygularının var olması kanunları doğurmuştur. Kanunlar, cezaları var ederek yenenin hak ettiğini almasına, yenilenin ise alt sınıf halinde yaşamasına olanak sağlamıştır. İlkel cemiyetlerde kadının üstünlüğü, yaptığı işlerin fazlalığı, çocuk doğurması, evlerin onarım ihtiyacını gidermesi ile erkek tarafından kabul edilmişti. Ancak üretimde daha fazla güce ihtiyaç duyulması, kadının sadece çocukla ilgilenerek üretime katkıda bulunamaması gibi nedenlerle üstünlük erkeğin eline geçti ve babaerkil aile sistemi oluşmaya başladı. Erkek, bundan böyle kadından sadakat istemeye başladı ve kadın ikinci plana düştü. Medeniyetin siyasi temelleri içinde buna da değinen yazar, düzensiz bir cemiyetin ayakta duramayacağından ve yöneticisiz olamayacağından bahsederek medeniyetin ahlaki temellerinden söz etmeye başlamaktadır. Medeniyetin üçüncü temelinin ahlaktan oluştuğunu, ahlakında herşeyden önce seksüel ahlakla ilgili olmasından dolayı yazar, okuyucuyu evlilik müessesesinin en ilkel tarzından ve seksüel kominizmden alıyor, cinsi ahlakın çağlar boyunca geçirdiği değişiklikleri anlatarak konuyu günümüzün evlilik müessesine getiriyor. Cemiyetin ahlak temelinde sosyal ahlak da vardır. İnsanlar hırs, tamah ve şiddetin hakim olduğu en ilkel topluluklardan başlayarak, günümüzün sosyal ahlakına ulaşıncaya kadar bir çok yollardan geçmiştir. Evlilik müessesesi insanlığın varoluşundan önce vardır. Hayvanlar buna örnektir. Erkek maymunun dişi maymun ile çiftleşerek onu savunması ve doğan yavrusunu benimsemesi buna örnektir. Yazar burada insan ve cemiyetin tekamülünde dinin rolünü anlatmaktadır. Dinin kaynaklarının korku, hayret, rüya, ruh ve animizm olduğunu söyleyen yazar, ardından dinin orjinleri olarak güneş, yıldızlar, yeryüzü, hayvanlar, totemizm, beşer görünüşündeki tanrılar, hayalete tapınma ve ecdada tapma olaylarını gösteriyor. Medeniyetin gelişmesi yolunda dini inançları yaymak için sihir ve büyü, bitki ayinleri, herşeye müsaade edilen festivaller, yeniden dirilen tanrıların efsaneleri, büyü ve batıl inanışlar, sihir ve bilim ve din adamlarından yararlanma gibi metotlara başvurulduğunu belirtiyor. Medeniyetin ahlaki temelinde en büyük etkenin aile olduğunu vurgulayan yazar, evliliğin anatomisi üzerinde duruyor. İlkel cemiyetlerde ve bazı topluluklarda evlenecek olan kızın kocasıyla aynı eve girmeden önce bakireliğini kaybetmesi gerektiği inancı vardı. Ayrıca ilkel bir genç kızı korkutan şey, bakireliğinin bozulması değil, adının kısır çıkmasıydı. Evlilik öncesi gebelik koca bulmak için en iyi yoldu. Bazı kabilelerde gelin, kocasının yanına gitmeden önce kendisini, düğün misafirlerine bırakmaya zorlandı, başka bir yerde damat, gelinin bekaretini ortadan kaldırması için birini kiraladı ve Filipinlerde ‘ ki bazı kabileler arasında da koca olacakların bu fonksiyonunu yerine getirmek için yüksek maaşla özel bir görevli tayin edildi. Bekareti bir kabahat olmaktan çıkarıp bir fazilet haline getiren ve onu bütün medeniyetlerin ahlak anlayışlarında bir unsur yapan mülkiyet müessesesidir. Evlilik öncesi bekaret, babaerkil erkeğin kendi karısı üzerinde hissettiği sahip olma duygusunun kızlarına da uzatılmasıydı. Evliliğin bir alım-satım işi olduğu zamanlarda , bakire gelinin zayıf kız kardeşinden daha fazla para getirdiği anlaşılınca bekarete verilen prim arttı. Erkekler , kendi neseplerinden olan çocukları bakire eşlerinden vaat etmeye başladılar. Ancak aynı kısıtlama hiçbir erkek üzerinde uygulanmadı ve tarihte hiçbir cemiyet evleninceye kadar erkeğin saf kalmasında ısrar etmedi. Mülkiyet müessesesi geliştikçe, evlilik dışı cinsi ilişkiler affedilir olmaktan çıktı, affedilmez günahlar sınıfına girdi. Tarih boyunca erkekler genellikle fazla çocuk sahibi olmayı istedi ve bundan böyle anneliği kutsal saydılar. Kadınlar ise zürriyet hakkında daha fazla bildiklerinden kendilerine yükletilen bu ağır görev altında gizliden gizliye isyan etti ve analık yükünün hafifletilmesi için sayısız yollara başvurdular. İlkel insan, nüfusu kısıtlama taraftarı değildir, çocuk normal şartlar altında kar getirir ve baba sadece bütün çocuklarının erkek olmadığına üzülür. Çocuk düşürmeyi icat eden kadındı. Hamile kalmayı azaltmanın en basit yolu emzikte çocuk varken erkeği reddetmekti. Cheyenne Kızıl derilileri arasında kadınlar, birinci çocukları on yaşına basmadan ikinciyi reddetme adedini edindiler. New Britain ‘ de kadınlar evliliklerinin ancak iki ila dördüncü yıllarında çocuk doğurdular. Papuanlar arasında sık sık kürtaj yapıldı. Bu yollarla baş edilemeyince çocuk öldürme olayları baş gösterdi. Bir kadın ikiz doğuramazdı çünkü bir erkek aynı anda iki çocuğun babası olamazdı. Bu kadının evlilik dışı cinsi temasın deliliydi. Bu halde çocuklardan biri veya ikisi de öldürülmeliydi. Göçler sırasında yük oluyor diye bir çok çocuk öldürülmüştür. Bazı kabileler açlık baş gösterdiğinde kız çocuklarını pişirerek yeme yoluna gittiler. Kız çocuklarını işkence ile öldürüyorlardı. Böylelikle ruh, ikinci kez dünyaya gelişinde erkek olarak gelecekti. İlkel çocukluk yıllarında tehlike ve hastalık fazla, ölüm nisbeti yüksekti. Medeniyetin ahlaki temelleri, çocuğa verilen önem nisbetinde gelişerek, açlık, zürriyet yetiştirme ve harp yüklerinden kurtularak kültür ve sanatın değerleriyle buluştu. Yazar Medeniyetin zihni temellerini açıklarken ses ve konuşmaların ve insanların birbirlerini anlamalarının önemine değiniyor. Ancak insanoğlu konuşmayı doğada bulunan canlıların çıkardıkları seslerden öğrenmiştir. Lisanın yani dilin ilk şekli belki bir hayvanın diğerine yaptığı bir aşk çağrısı idi. Böyle düşünüldüğünde ormanlar, tarlalar ve kırlar konuşma ile dolu. İkaz ve dehşet çığlıkları, annenin yavrularını çağırışları, yavrulan geldiklerini haber veren sesler, insanoğlunun muhteşem konuşma melaikesi için hazırlık oluşturmuştur. Fransa ‘ da Chalon kasabası civarındaki ormanda hayvanlar arasında yaşarken bulunan yabani bir kız. İğrenç çığlık ve ulumalardan başka bir şey bilmiyordu. Whitman ve Craig, güvercinlerin hareket ve bağırışları arasında garip bir bağlantı keşfettiler. Dupont, ördek ve güvercinlerin kullandıkları oniki özel sesi, köpeklerin on beş özel sesini ve boynuzlu sığırların da yirmi iki özel sesini ayırt etmesini öğrendi. Düşüncenin daha önceki iletiminde başta jest geldi, ardından konuşma ve sözün başarılı olmadığı durumlarda jest yeniden öne geçti. Konuşma, düşüncenin genişletilmesine yaptığı hizmetten sonra eğitimde de önemli rol oynamıştır. Medeniyet, ferdin gelişmesi sırasında zihni hayatının gıdalandığı sanat ve hikmetlerin davranış ve ahlaki inanışların birikimi ve hazinesidir. Medeniyet hayatını eğitime borçludur. Medeniyetin gelişmesinde giyim başlangıçta, soğuktan korunmak veya muayyen yerleri örtmek yerine, bir çeşit süs, seksüel bir engel veya cazibe olarak kullanılmıştır. İlkel insanın giyimden beklediği, çıplaklığı tamamen örtmemeli, kadının cazibesini arttırmalı veya cazibeli olduğunu göstermelidir. Mimarlık olgusu ilk önce bir kadın veya bir erkeğin oturdukları yerin kullanışlı olduğu kadar güzel olmasını da düşündükleri zaman başladı. Bir yapıya güzellik veya asalet verilmesi önceleri evlerden ziyade mezarlar üzerinde düşünüldü ve ölünün anılmasına hizmet eden sütunlar birer heykel halinde gelişirlerken mezar da bir mabed halini almaya başladı. Medeniyet öncesi adam, medeniyetin form ve temellerini geliştirdiği bu yollarla attı. Ekonomik hayatın bütün tarzları orada icad edildi. Avcılık ve balıkçılık, çobanlık ve ziraat, taşıt ve inşaat, sanayi ve ticaret ve maliye ve siyasi hayatın bütün basit yapıları organize edildi. Klan, aile, köy topluluğu ve kabile, hürriyet ve düzen medeniyetin çevresinde birleşti, kanun ve adalet başladı. Ahlaki inanışların esasları hazırlandı, Çocukların eğitimi,şeref ve haysiyet, terbiye ve sadakat hisleri aşılandı. İnin temelleri orada atıldı, konuşma çeşitli diller halinde geliştirildi. Tıp ve cerrahi göründü, ilim, edebiyat ve sanatta adımlar atıldı.
Yazar, bu kitabıyla hemen hemen hepimizin “VAHŞİ” diye nitelendirdiğimiz ilkel insanın, medeniyet yolunda sağladığı başarıları dile getirmiştir. Medeniyetin gelişmesi yolunda bu ilkel insanın olmaması halinde “MEDENİYET”in vücut bulamayacağını belirtmekte ve ilkel insanın günümüzün medeniyetine çok büyük katkılar sağladığını anlatmaktadır.