Etiket arşivi: Kitap Özetleri

ismail Hakkı Ali Çavuş

Askerliğin ruhu itaat ve cesarettir. Bu iki kavram olmadan hiçbir zafer kazanılamaz. Okuduğumuz bu parça Osmanlı döneminde itaat ve cesaretle kazanılan zaferler ve başarılı bir Osmanlı olan Ali Çavuşun muharebelerdeki askerlik hayatı anlatılmaktadır.
    Ali Çavuş, Manastırın “Lara” köyünden uzun boylu, aksakallı, geniş omuzlu aslan gibi bir Osmanlı’dır. Köyünde pazara giderken yol boyudaki gördükçe imrenir ve şöyle söylerdi; “Biz askerken hiç böyle eğitim yapmıyorduk, hele atışlar bize atış için en fazla beş kurşun veriyorlardı, bunlar ise yüz kurşun harcıyor. Allah bilir bunlar bu eğitimle bütün dünyayı yener hiçbir kurşunu boşa atmazlar” derdi.
    Ali Çavuş askerlikten sonra katıldığı muharebeleri şöyle anlatır; “Otuz , otuz beş yaşlarındaydım. Bir gün tarlada çalıştıktan sonra eve geldiğimde bize köy muhtarı silah altına çağrıldığımızı söyledi. Tarih doksan üç senesinin Haziran ayıydı, hemen aklıma askerliğimdeki yüzbaşımın sözleri geldi. Bize şöyle derdi, “Çocuklar yurdunuz tehlikeye düştüğünde silah altına çağrıldığınız zaman hiç vakit geçirmeyin. Çünkü geç giderseniz düşmanın pis ayakları güzel vatanımızı pisletir.” Birliğe giderken daha önce tecrübe edilmiş iki tane kalın kazak, giyilerek denenen iki çift potin ve iki çift yün çorabı alın” demişti. Olur ya devlet potin verir ayağınızı sıkar, kazağınız olmaz soğuktan donarsınız…” bende bu sözleri anımsadıktan sonra çantamı hazırladım, ailemle vedalaşmak için döndüğümde karım ağlıyordu ve bana hiç olmazsa bugünde kal diyordu; ama ben vatanın azizliğini biliyordum eyvallah deyip koyuldum yola. İlk önce birliğe giden ben olmuştum. Binbaşı kalkıp beni alnımdan öptü ve daha önce askerliğimi yapmış olduğumdan beni onbaşı yaptı.
    Günlerce kara ve deniz yolculuğu geçiriyorduk bize silah verip doldurup boşaltmayı öğrettiler. Çok yorulmuştuk ama pişman değildik. Bu yüzden düşmanı ezmek için acele gitmek istiyorduk. Öğrendiğimizde Moskoflar balkanları aşmış, kazaklar bizimkilerden on beş esir etmiş ve Çerkez süvarileri de bizim karakolu önünde görülmüşler. Bizim komutanımız 19 yaşlarında mektepten henüz çıkmış bir yüzbaşı idi. Bana da birinci bölüğün ikinci mangasını vermişlerdi. Akşam yoklamasında bize Moskoflara hücum edeceğimiz söylendi. Ben Dursun çavuştan aldığım yağla potinleri yağladım. Ertesi gün yola çıktığımızda bazı arkadaşlarımız yürüyemiyorlardı herhalde potinleri sıkıyordu bazıları da akşam abur cubur yediğinden yürüyemiyordu. Biz ilerledik gittik yoklama yapıldığında üç arkadaşımız yok idi. Sonra ikisi geldi bir askerimiz yoktu. Sorduğumuzda önce bayılıp düştüğünü ayılttıktan sonra da gelirken 29-30 kazak askerinin saldırısıyla kaçamayıp öldüğünü söylediler. Bizim manga önde düşmana saldırıp mahvedip dağıtmak için yürüyorduk. Düşmanı bir tepenin üzerinde gördük ama biz komutanımızın emri ile devamlı ileri gidiyorduk, tam o sırtın ardına kadar gittik önümüzde kaçan düşman askerleri 1000 metre uzaklaşınca bizde kurşunumuzu boşa harcamamak için ateşi kestik. Devamlı ilerliyor düşmanı takip ediyorduk. 1500 metre ileride düşman askerlerini gördük ama aldırmadık. Hep beraber ilerledikçe içimizi heyecan sarıyor bir an önce düşmanı bastırıp kafalarını ezmek istiyorduk.
    Muharebelerde en önemli şeylerden birisi de elindeki mermiyi iyi ve idareli kullanmaktı. Bir gün düşmanla çarpışırken bizimkilerden bazılarının mermileri bitmişti. Biz onbaşılar elimizde bulunan mermileri her askere beş mermi düşecek şekilde dağıttık. Gece gündüz düşmanı ezmek için yürüyorduk. Komutanımız bize her gece ateş etmememizi hatta öksürmememizi söylüyordu. Düşman askerleriyle çatışmaya girmiştik ki gözümün önünde bir asker düşüp yuvarlandı, ben öldü diye yanına gittiğimde ölmemişti. Komutanım bana yanındaki askeri nasıl öldü sandın mermi vızıltısı bana kadar geliyordu vızıldayan mermi sesi geldiğinde demek ki asker ölmemiştir derdi. Yine bir gün düşmanla çatışırken bir mermi omzumdan işlemişti, ben şehit olacağım diye seviniyordum ama yüksek makama ulaşamamıştım. Günler geçtikçe yaram iyileşti. Biz bölük bölük ayrılmıştık; bizim bölükten 95 kişiden sadece 42 kişi kalmıştık. Cephanemizde bitmek üzereydi ki bir anda bizim Dursun çavuş ileri atıldı. Süngüsünü takıp düşmana saldırdı. Biz de o heyecanla Dursun çavuşu takip edip düşman sürüsünü hasır gibi yerlere sermiştik. Tabur komutanı o akşam Dursun çavuşu çağırıp alnından öpmüştü. Bu heyecanı hepimiz duyuyorduk, bunun için ertesi günkü çarpışmada hepimiz ileri atılmak için birbirimizle yarışıyorduk. Düşmanı tam sıkıştırmıştık ki bize geri çekil emri geldi. Bu durum bizim hoşumuza gitmedi ama komutana itaat etmek bizim için en büyük görevdi. Komutanımızın bizi niye geri çektiğini sonradan öğrenmiştik, çünkü geri çekilmeseydik 1500 kadar düşman askerinin tuzağına düşecektik ( komutan yanılmaz ). Balkanlarda bu durum böyleyken düşman askerlerinin Anadolu’ya girdiğini öğrenmiştik . Düşman Kars’a girip Kars kalesine kadar ilerlemiş. Biz de bu durum karşısında Anadolu’daki kardeşlerimize yardım etmek için Anadolu ya gelmiştik. Kısa sürede düşmanı kovup mahvetmiştik. Kazandığımız zaferlerin tek sırrı komutanımıza itaatimiz ve cesaretimizdi. Erzurum dan Kars’a kadar düşman kaçıyor girecek delik arıyordu . Bizi savaşla yenemeyeceğini anlayan düşman bizi içten yıkmak için bir plan hazırlamış, şeriat elden gidiyor deyip halkı kandırıyor ve cahil köylülere de rüşvet vererek durumu genişletiyordu. Bu durum içimizde dilden dile dolaşıyor her gelen haberi komutanımıza bildiriyorduk. Komutanımızda “Düşmanın bizi içten yıkmak için yaptığı düşman hileleridir” diyordu. Bunlara kanmayın zaten kananlarda cezasını çekiyordu. Başkomutan tarafından verilen emirle kurşunlanarak vatana ihanet suçundan kurşunlatılmış ve hepsi ölmüştü. Düşmanın bu planı da boşa çıkmıştı.
    Bizim hiç sarsılmayan itaat ve cesaretimiz bizi zaferden zafere taşıyordu ve bizim gibi Osmanlıya da bu yakışırdı”. Deyip sözünü bitirirken benim çavuş olmamda bu zaferlerden dolayı diyordu.

Erhan Başyurt Ateş Yolu

Çanakkale ve İstanbul Boğazları Karadeniz ve Akdeniz’i birbirine bağlayan ve Avrupa ile Asya kıtalarının buluştukları noktaları teşkil eden tabii su yollarıdır. Türk Boğazları’nı diğer boğazlardan ayıran önemli bir fark ise iki açık denizi birbirine bağlamak yerine Akdeniz ve Karadeniz’i bir “iç deniz” olan Marmara Denizi vasıtasıyla birbirine bağlamasıdır.

Çanakkale ve İstanbul Boğazları Asya ve Avrupa’yı coğrafik olarak birbirinden ayırmaktadır. Buna karşılık boğazlar, iki kıta arasındaki kültürel, ticari ve askeri geçişler köprü vazifesi görmektedir.

Boğazlar dünya ve bölge ülkeleri açısından önemli olduğu kadar Türkiye’nin milli birlik, siyasi ve iktisadi birlik ve bütünlüğü içinde büyük önem taşımaktadır.

Stratejik olarak Türk Boğazlarının gerek Türkiye gerek Karadeniz ülkelerinin güvenliği için önemi tarih boyunca ve günümüzde bölgede oynadıkları rol açısından önemlidir. Boğazlar tarih boyunca birçok hakimiyet savaşına sahne olmuş, tarih boyunca “kapalılık” ve “açıklık” ilkeleri arasında denge Türkiye’nin ve Osmanlı imparatorluğunun bölgedeki gücüne paralellik göstermiştir. Türkiye’nin güçlü olduğu dönemlerde boğazlarda “tam kapalılık”, gücünü yitirmeye başladığı dönemlerde de “kapalılıktan açıklığa geçiş süreci” yaşanmış ve zayıf düştüğü dönemlerde de boğazlarda “tam kapalılık” ilkesi uygulanmıştır.

Boğazlar Roma ve Osmanlı İmparatorluğunun doğuya ve batıya doğru genişleyerek uzun süreli devletler kurabilmeleri açısından stratejik üstünlüğe sahip olmuştur. Osmanlı devleti ilk olarak Türk boğazlarını yabancı ticaret gemilerine açmaya başlamış daha sonra bu tavizler ticaret gemileri için Karadeniz’i de kapsar hale gelmiştir. Rusya ile imzalanan 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması bu değişimde başlangıç noktası olmuştur.
Rusya’nın Karadeniz’de varlığını güçlendirmesi ve antlaşmalarla elde ettiği ticari haklar Karadeniz’i bir Türk gölü olmaktan uzaklaştırmıştır. Daha sonra Avrupa devletleri de bundan istifade eder hale gelmiştir. Karadeniz’de ticaret yapma hakkını ilk olarak 1802 yılında Paris Anlaşmasıyla Fransa elde etmiştir. Bununla birlikte boğazlarda Türk egemenliği 1918 Mondros Ateşkes anlaşmasına kadar devam etmiştir. Boğazlar bölgesi ticaret gemilerine açılmış olsa da, boğazlardan savaş gemilerinin geçişleri 1809 Kale-i Sultaniye ve 1841 Londra Antlaşmaları ile Osmanlı İmparatorluğunun denetiminde garantiye alınmıştır. Osmanlı İmparatorluğunun Boğazlardaki hakimiyetini kaybetmesi ile “tam açıklık” ilkesini uygulanmaya konulması Osmanlı İmparatorluğunun da bir nevi parçalandığı 1918 Mondros ateşkes antlaşması ve 1920 Sevr Antlaşmasıyla olmuştur. Sevr Antlaşmasıyla Türk Boğazlarının denetimi tarihte ilk kez uluslar arası bir komisyona bırakılmıştır.

1991 yılından sonra Sovyetlerin dağılmasından sonra Karadeniz’e sahili olan cumhuriyetlerin sayısı tarihte ilk kez 6’ya çıkmış ve yeni cumhuriyetlerle birlikte bu sayı 13 e çıkmıştır.

1991 yılında Sovyetler birliğinin dağılmasıyla ortaya çıkan Kazakistan ve Azerbaycan’nın kendi petrol sahalarından çıkan petrolleri dünyaya uluslar arası şirketlerle birlikte boğazlar üzerinden pazarlama girişimleri başlamıştır.

Boğazların hukuki statüsü Türkiye’nin savunma güvenliği gerekçesiyle değiştirilmesini isteği 1923 Lozan Boğazlar Sözleşmesinin, günün şartlarına göre yenilendiği 1936 Mountreux Boğazlar sözleşmesi günümüze kadar değişmeden varlığını korumuştur.

Ancak boğazlar bölgesindeki seyrüsefer 1965 ve 1982 yıllarında ulusal, 1994 yılında da uluslar arası boyutta yürürlüğe konulan tüzükle düzenlenmiştir.

Türkiye’nin Türk boğazlar bölgesinde “seyrüsefer, can ve mal güvenliğini sağlamak” gayesiyle, kasım 1994 tarihinde uygulamaya soktuğu, “Boğazlar ve Marmara Bölgesi Deniz Trafik Düzeni Hakkında Tüzük”, söz konusu 3 tüzük arasından en çok tartışmalara sebep olmuştur.
Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO)’nün onayıyla yürürlüğe konulan 1994 tarihli son tüzük, başta Rusya olmak üzere bazı ülkelerin eleştirilerine hedef olmuştur. Bu eleştirilerin temelini “1994 tarihli Boğazlar Tüzüğü’nün, 1936 Mountreux Boğazlar Sözleşmesine aykırı olarak, Türkiye tarafından yürürlüğe konulduğu ve Boğazlarda Türk egemenliğinin arttırılması hedeflenerek, Hazar petrollerinin boğazlar yoluyla naklinin engellenmeye çalışıldığı” iddialara oluşturmaktadır.

Türk Boğazlarının hukuksal statüsünü belirleyen 1936 Mountreux Boğazlar Sözleşmesi dönemin şarları içersinde imza edildiğinden, Boğazlarda artan gemi trafiğinin getirdiği sıkıntıları aşmakta zorluklar yaşamaya başlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti her ne kadar 1965 ve 1982 Limanlar Tüzüğü çıkararak boğazların ve seyrüseferin güvenliğini sağlamaya çalışmış ise de, bunlar yeterli olmamıştır. Türkiye Boğazlarda artan kazların ve çevre kirlenmesinin önlenmesi ve Boğazlar bölgesinde seyrüsefer güvenliğinin sağlanması için, 1990 yıllarının başından itibaren daha geniş çaplı çalışmalara başlamıştır.

Bu tüzüklerde bulunan eksiklikler yeni boğazlar tüzüğünün hazırlanmasını gerekli kılmıştır. Bu nedenler ;
-1982 tarihli limanlar tüzüğünün en önemli eksikliği, akıntı,rüzgar, görüş mesafesi ve gemilerin büyüklüğü gibi seyrüsefer güvenliği ile doğrudan alakalı konularda doğrudan hükümler sağlamaması
-Boğazların tabii yapısından kaynaklanan, mevcut trafikten kaynaklanan ve potansiyel artıştan kaynaklanan seyrüsefer güvenliği ile çevre ve can güvenliği ile ilgili nedenler
-Çevre ve can güvenliğine yönelik tehditlerden kaynaklardan nedenler

Bu tüzüklerdeki eksiklikler ve Türk boğazlarında artan gemi trafiği ve bunun beraberinde getirdiği seyrüsefer, çevre ve can güvenliği ile ilgili bu problemler, Türkiye’yi boğazlar trafiğini düzenleyecek ve kaza riskini en aza indirecek düzenlemeler yapmaya zorlamıştır.

1994 Boğazlar Tüzüğü ve Yapılan Çalışmalar;

Türk Boğazları bölgesinden kaynaklanan problemlerin halledilmesi için geniş çaplı yeni bir tüzük hazırlanması ile ilgili ilk teklifler 1960 lı yılların sonlarına doğru ortaya çıkmaya başlamıştır. 30 kişilik ekipten oluşan bir heyet 1990 yılında kurulmuştur. Bu heyet çalışmalarını 1993 yılı sonunda tamamlamış ve Boğazlar trafiğini düzenleyecek yeni bir tüzük hazırlamıştır. Tüzük bu aşamadan sonra Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO) nün onayına sunulmuştur. Bu tüzük, 1 Temmuz 1994 tarihinde ulusal olarak “Boğazlar ve Marmara Bölgesi Deniz Trafik Düzeni Hakkında Tüzük” adıyla yürürlüğe konulmuştur. Uluslararası Denizcilik Örgütü, 13-14 Kasım 1995 tarihlerinde bu tüzüğü kabul etmiştir.
11 Ocak 1994 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan, 1 Temmuz 1994 tarihinde ulusal olarak, 24 Kasım 1994 tarihinden itibaren de uluslararası olarak yürürlüğe giren bu tüzük boğaz trafiğinin ortaya çıkardığı seyrüsefer ve çevreye yönelik tehdit ve tehlikeleri ortadan kaldırmayı yada en düşük seviyeye indirmeyi hedeflemiştir.

Boğaz trafiğine düzenlemeler getiren bu tüzük 1936 Mountreux Sözleşmesine uygun olarak ticari gemilerinin geçişine herhangi bir sınırlama veya yasak getirmezken ticari gemilere değişik kategorilere ayırarak güvenli seyrüsefer sağlanabilmesi için farklı kurallar getirmiştir. Yen tüzüğe göre ticari gemiler: uzunluğuna ağırlığına yüksekliğine yüküne ve göre kategorilere ayrılmıştır. Tüzük ile ayrıca gemilerin hızlarına, rüzgar ve akıntının durumuna göre sınırlamalar getirilmiş ve görüş mesafesinin 0,5 metrenin altına düşmesi halinde de Boğazın trafiğe tamamen kapatılması kararlaştırılmıştır. Denizi kirleten gemilere cezalar getirilmiş, gemilerin yüklerini önceden bildirmeleri şartı da konulmuştur. Ayrıca tüzükte 150 metreden büyük gemilerin geçişlerinde manevra zorluğu dikkate alınarak boğaz trafiğinin karşı yönde gelen gemilere kapatılması kararı alınmıştır.

Bu tüzük gerek yurt içinde gerekse yurt dışında önemli eleştirilere hedef olmuştur. Bunlar;

– Türkiye, yeni tüzüğün IMO onayına sunarak Türkiye’nin egemenlik haklarından doğan yükümlülüklerini hatalı kullanmıştır.
– IMO belgesinin sonuç kısmında yer alan “Türkiye, IMO tarafından kabul edilen kural ve tavsiyeler dışında boğazlarla ilgili bir düzenleme yapmayacaktır.
– Ulusal mevzuatımız açısından bağlayıcı olan tüzük hükümleri IMO‘daki belgenin içeriğine göre ‘tavsiye’ edici olarak ifade edilmektedir. Oysa bu tüzük egemenlik hakları kapsamında bir hukuksal düzenleme olduğu için ulusal mevzuatla ortaya konulan ‘emredici’ olması gerekmektedir.

Yurtdışında gelen eleştiriler ise;

– Muhtelif ülkeler tarafından (Rusya, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi) yöneltilen en önemli eleştiri, Mountreux Sözleşmesine göre yabancı gemilerin boğazlardan ‘Serbest Geçiş Hakları’ olduğu, yeni tüzüğün ise Türkiye’ye ‘geçici kapatma’ yetkisi verdiği, dolayısıyla bu tüzüğün Mountreux Sözleşmesinin ihlali olduğu şeklindedir.
– Bir diğer eleştiri Rusya tarafından yapılmaktadır. Boyu 150 metreden büyük gemiler için boğaz trafiğinin tek yönlü olarak trafiğe kapatılmasıdır. Boğazlar buna uygundur, Türkiye petrolün boğazlardan taşınmasına engellemek ve Bakü-Ceyhan petrol boru hattına ağırlık kazandırmak istediğini iddia edilmiştir.
– Boğazların Mountreux Sözleşmesine göre “uluslararası su yolu” olduğu ve Türkiye’nin milli düzenlemeler ile boğazları ticari gemilerin geçişlerin kapayamayacağı ve tek başına düzenleme yapamayacağı şeklindedir.

1994 tarihli yeni Boğazlar tüzüğünün uygulanmasında bir takım eksikliklere rağmen başarı sağlanmıştır.

- Bu tarihten itibaren tüm yabancı gemiler tüzük kurallarına uymuştur.
- Yine bu tarihten itibaren deniz kazası sayısında önemli düşüşler görülmüştür.

Buna karşılık tüzüğün yürürlüğe girmesi konusunda büyük uğraşlar veren Türkiye, tüzük konusunda kendine düşeni tam olarak yerine getiremeyerek, uygulamadaki aksaklıkların tamamen giderilmesini veya daha iyi kontrolün sağlanmasını geciktirmiştir.

-Kuralların uygulanıp uygulanmadığı konusunda denetim zorluğu yaşanmaktadır.
-Türkiyenin boğazlardaki herhangi bir kazanın etkilerini en aza indirecek doğru dürüst bir kurtarma gemisi ve deniz itfaiye teşkilatı da bulunmamaktadır.

1994 tarihli yeni boğazlar tüzüğünün eksik görülen yanları,

- Türkiye’nin gerekli olduğu halde uygulamaya koyamadığı ilk kural, “kılavuz ve römorkör zorunluluğudur.
- Türkiye boğazlardan geçen ticari gemilerin yükünü kontrol edememektedir.
- Boğaziçi bir sit alanıdır. Tanker ve tehlikeli maddeler taşıyan gemiler “ticari gemiler” sınıflamasında yer aldıklarından dolayı bu gemiler boğaz trafiğinden engellenememektedir.

Yeni tüzükteki bütün bu düzenlemeler Mountreux Sözleşmesi çerçevesinde yapılabilmiştir. Türkiye’nin boğazlar bölgesinde tam güvenliğin sağlayabilmesi için Mountreux Sözleşmesinin kapsamında değişiklikler yapması gerekmektedir. Bu da gerçekleşmesi zor çok bir şeydir. Bu nedenle Türkiye’nin Mountreux Sözleşmesinin kendisine tanıdığı egemenlik haklarını, mümkün mertebe geniş bir şekilde kullanarak düzenlemeler yapmak gibi bir durumla karşı karşıyadır.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu Yaban

Yaban, gerek Yakup Kadri’nin romanları içinde, gerekse Türk Edebiyatı tarihi açısından ayrı bir önem taşır. Yayımlandığı yıldan bu yana da en çok tartışılan, yazarını ölmezleştiren romanların başında gelir. Yabanda konu tarihsel ve toplumsal bir sorun biçiminde gündeme gelir.

Yabanda zaman olarak Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminden Sakarya Zaferi’nin kazanılışına kadar olan süre ele alınır. Savaşta bir kolunu kaybetmiş ihtiyat zabiti Ahmet Celal’in kişiliğinde tanırız yenilgiyi. Mekan ise adı verilmemekle birlikte Haymana Ovasının ortasında, Porsuk Çayı dolaylarında bir köydür.

Milli mücadeleyi konu alan bu romanda köyün ve köylünün durumu, Kurtuluş Savaşındaki tarzı, Ahmet Celal’in gözüyle verilir. Yine o’nun köylüyle ilişkisi ”Halk-Aydın” kopukluğu biçiminde anlatılır.

Romanda şahıs kadrosu şöyle şekillenmektedir: Ahmet Celal romanın asıl kahramanıdır. Savaşta kolunu kaybetmiş eski bir subaydır. I. Dünya Savaşının ardından eski neferi Mehmet Ali’nin köyüne gelmiş, köylülerin arasına karışarak kendini doğaya bırakarak yenilenmeyi ummuştur. Mehmet Ali ise Ahmet Celal’in eski neferi olma özelliğinden sıyrılmış, asker olmadan önceki haline dönmüştür; Yani savaştan korkar bir karakteri canlandırmaktadır. Nihayetinde birkaç ay sonra askere çağrılır. Romanın karekterlerinden biri olan Salih Ağa, köylüyü sömüren düzenbaz çıkar peşinde olan; Yaz-Kış çorapsız dolaşan ne düşündüğü çıplak ayaklarından anlaşılan bir dolandırıcıdır. Bekir Çavuş, köylüler arasından en çok gezmiş, dolaşmış bir tiple karşımıza çıkar. Köylülerdeki cehaleti kendisi gibi gezip görmemeye bağlamaktadır. Tipik bir Anadolu kadınını canlandıran Zeynep çok zengin, çok çalışkan ilk önce kendi ekinini ve kendi toprağını düşünen bir anadır. 14 yaşında olmasına rağmen okumamış, zor işlerde çalışmasından dolayı ufak tefek kalmış Memiş ise Mehmet Ali’nin erkek kardeşidir; ayrıca annesine el kaldıracak kadar küstah bir yapıya sahiptir. Köyün muhtarı ise I. Dünya Savaşı’ndan sonra padişaha ve saraya bağlı kalmış tüm köylüler gibi milli mücadeleyi desteklemeyen bir şahıs olarak karşımıza çıkmaktadır. Romanda saf ve temizliği simgeleyen şahıs Emine’dir. Emine yetim bir köylü kızıdır. Babası cihan harbinde şehit olduktan sonra annesinin başka bir kişiyle evlenmiş olması, halası tarafından büyütülmesine neden olmuştur.

Romanın kahramanı Ahmet Celal I. Dünya Savaşı’ndan sonra eski neferi Mehmet Ali’nin köyüne gelip yerleşir. Konuşması, tavırları, giyimi, düşünceleri, duygularıyla köylülerin dünyasının dışındadır. Bu yüzden köylüler tarafından Yaban olarak değerlendirilmiştir. Kendini doğaya bırakmak, yenilemek umuduyla gelmiş olduğu köyde, çok geçmeden yabanlığın bir yazgı olduğunu fark edecektir. Ahmet Celal köylüler tarafından ilk başta bir vergi memuru veya padişahın bir casusu olarak görülmüştür. Daha sonra durumun anlaşılmasına rağmen köylüler tarafından yine de pek sevilmemiştir. I. Dünya Savaşının etkisinde kalan köylüler bir daha savaşma cesaretini kendilerinde toplayamamaktadır. Bu nedenle düşmanın saldırgan oluşunu milli mücadelecilerinin düşmana karşı çıkmalarına bağlamaktadırlar.

Anadolu’nun bu ücra köşesine düşmanın gelmeyeceğini sanan köylü Ahmet Celal’in tavırlarının tam tersi bir tavır takınır. Fakat düşman çok geçmeden köye yaklaşır. Düşmanın köye yaklaştığını gören köylü deve kuşu misali köyün aşağısındaki çay boyunda saklanır. Ama düşmanın köylüyü ortaya çıkarması uzun sürmez. Köylü için bundan sonra işkence dolu günler başlar. Sert tavrını terk etmeyen düşman bütün köylüyü meydana toplar. Yakmak üzere mescide götürür. Yanmış bir duvar dibinde sevdiği kız Emine ile karşılaşan Ahmet Celal, beraber dağa doğru kaçarken düşmanın serseri kurşunlarına hedef olurlar, yaralı bir şekilde mağaraya sığınan ikiliden Ahmet Celal böğründen, Emine ise kalçasından yaralanmıştır. Mağarada sabahlayan Ahmet Celal ve Emine yola çıkmaya hazırlanırken Emine’nin kalkamadığını fark eden Ahmet Celal, cebinden not tuttuğu defteri çıkararak son satırlarını defterine karaladıktan sonra Emine’ye not defterini bırakarak oradan uzaklaşır.

Romanda Halk-Aydın kopukluğunu işleyen yazar; işgal sonrası bozgunundan sonra geri çekilen düşman askerlerinin yaptıkları zulümlerin tepkiye yol açmaması ve hatta tevekkülle kabullenmesi, bir kolunu onlar için veren Ahmet Celal’i deliye döndürmüştür; ama onu acıya salan bu durumu kendi eseri olarak görmektedir. Anadolu halkını “hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın” elinde bırakmıştır. “Ne ektin ki ne biçeceksin?” diye sorar Ahmet Celal Türk aydınına.

Sonuç olarak, kendi dönemindeki gerçekçilik anlayışına uygun olarak yazılmış olan Yaban da Yakup Kadri, I. Dünya Savaşının sonuna kadar olan sürede bir Anadolu köyünde köylüleri, yaşadığı heyecanları, köyün durumunu Milli Mücadeleye ilişkin tavırlarını bir aydının gözüyle verir ve Yaban için “ Bu eser benliğimin çok derininden adeta kendi kendine sökülüp, koparak gelmiş bir şeydir” der. Yazar bu romanda ortaya koyduğu bir çok soruna daha sonra yazacağı “Ankara’da” cevap bulmaya çalışacaktır. Bu roman köyü ve köylüyü anlatan ilk yerli romanlardan biri olarak önem taşımaktadır. Bu eseri zevkle okuyacağınızı düşünmekteyim.