Etiket arşivi: iGnezio Silone Eserleri

iGnezio Silone Ekmek ve Şarap

Don Benedetto, bugün yetmiş beş yaşına girdi. Oturmuş olduğu bahçe duvarının üzerinden aşağıları, vadiyi süzüyor. Doğum günü için gelmek istediklerini bildirmiş olan eski birkaç öğrencisini bekliyor. Gençler hem sağ hem de sol taraftan, yani şehirden ve dağdan gelecekler; öğrenimlerini bitirdikten sonra hayatın savurduğu yerlerden.
Benedetto, Marsi’nin yukarı kısmındaki evinde kız kardeşi ile birlikte klasiklere, şiire ve bitkilere, bu dünyayı süsleyen ve moda ile değişmeyen her şeye karşı beslediği sevgisi ile baş başa yaşamaktadır.
Klasikler, politikadan uzak duran ona, günün hadiselerini anlamak için gerçi pek fazla yardım etmediler ama, etrafını saran toplum hayatının en son şekillerine karşı bütün kalbi ile nefret duymasına yardımları dokundu. Sakin, alçak gönüllü, bir parçacık ürkek ve boş heyecanlara hiç de alışık bulunmayan bir olan Benedetto’un iç dünyasının etrafındaki şeylere karşı ilgi bir, iki Yunan ve Latin müellifine duyduğu temiz bir sevgi ve memleketinin asırlık toprağı ile bu topraklarda oturan ve işleyen zavallı Cafoniler’e karşı gösterdiği taşralı bağlılığıdır; onun bu köylü çekingenliği altında ise, mesleği için fazlaca soğuk kanlı bir ruhi serbestlik ve büyük bir kalp temizliği gizlidir. Onun bu iyi kalpliliği o kadar büyüktür ki, bu hiç bir şeye bağlı olmayışını açmak cesaretini henüz gösterdiği komşu köyün birkaç ruhanisine bile ulaşamaz. Böle olduğu içindir ki o kendini bahçesine ve kitaplarına vermekle yetinmiştir, hatta akrabaları bile ondan uzaklaşmışlardır. Bu akrabalar bolluk zamanlarını görmüş, fakat deprem ve büyük savaş yüzünden fakir düşüp mahvolmuş toprak ve mülk sahibi eski insanlardır. Ailesi bu kadar kaba ve sert olması yüzünden resmi makamların himayesine nail olamadığı için, hem de böyle bir zamanda ona karşı ciddi olarak kinli idi. İşte Benedetto böylece yaşını başını almış kız kardeşinden gayri bütün yakınlarını kaybedince, tekrar, hayatlarının bütün karışık ve çelişmeli gidişinin bir baba alakası ile izlediği ve evvelce öğrencileri bulunan bazı gençlere karşı bir meyil duydu. İşte bunlardan birkaçını Marta bugün buraya Rocca’ya hocalarının evine gelip hayatının yetmiş beşinci yılının kutlamaya içtenlikle çağırmıştı.
Pederin öğrencileri de yavaş yavaş evine eve gelmeye başlamışlardır. Öğrencilerinden ikisi eve otomobille gelmekte idiler. Otomobildeki gençlerden birinin sırtında milis üniforması var. Direksiyonun yanında ayakta durmuş, sağır çobana karşı gözdağı veriyor bağırıp çağırarak ve el hareketleri yaparak; otomobile yol vermesini istiyor, çoban ise sakin el hareketleri ile cevap veriyor ve gerçekten bir şey anlamadığını, rahat bırakmalarını anlatmak istiyor ve bu oyun epeyce sürüyor. Bu sırada toz bulutları arasından Benedetto, çobanı ve otomobildeki iki eski öğrencisini selamlıyor.
“Hoş geldiniz” diye sesleniyor ve çobandan yana dönerek tanıtıyormuş gibi güler yüzlülükle “iyi dostumdurlar, ziyaretime geliyorlar” diye ekliyor.
Çobanın dili birden bire çözülüyor ve otomobildekilere sakin sakin sesleniyor. “Don Benedetto’ya gitmek istediğinizi bana niye söylemediniz.” Sonra köpeklere bir şey söylüyor ve sürü kaşla göz arasında yolun sağına geçiyor. Sonra olaylar gelişiyor ama öğrencileri bu olayın şaşkınlığını üzerinden atamıyor ve peder de “aziz dostum, hiç hayret etmemelisin, fakat, benim gibi siyasetle pek az ilgilenen birisisin, sırtındaki bu üniformanın, Cafoniler ve koyun çobanları gibi yoksul halk için ne gibi bir anlam taşıdığı sana izah etmesi, sanırım hiç gerekli değil”
Öğrencileri daha sonra “sevgili profesörümüz, buraya, evinize gelişimizin nedeni yalnız olmadığınızı, size söylemek ve bütün öğrencilerinizin…”
Derken evdeki sohbet devam ediyor eskilerden, diğer öğrencilerinin nelerle uğraştıklarını ne yaptıklarını dinliyor ve bir kısım üzülüp bir kısımda seviniyor ve pederin kardeşi şunları söylüyor ki bu sözler kendisini ve hayat felsefesini bir kısım da anlamamızı sağlıyor “Hepimizin de hayatı bir armağan tuhaf ve garip bir armağan. Kıskanç ve hasis olursak yoksul ve mahzun düşeriz başkaları hesabına fedakarlıktan çekinmezsek zenginleşir ve güzelleşiriz. Ama ben bunu kendim için söylemiyorum; zira Benedetto’nun yanında bulunmak ve yaşamak mutluluğuna erişmiş bir insan, verdiğinden bin kere daha fazlasına kavuşur.”
Don Benedetto arkadaşına: “Savaş ve işsizlik üzerine bir makale mi yazdın” diye soruyor. Don Piccirilli bir tuhaf olarak “bunlar siyasi meseleler” cevabını veriyor. “Piskoposun gazetesinde yalnız ruhi meseleler gözden geçirilir. Fikrimce, tamamı ile ruhi yönden ele almak şartı ile, devrimizin en büyük musibeti, elbise modasıdır. Sen böyle düşünmüyor musun?”
Benedetto, her kelimenin üzerinde durarak ve karşısındakinin gözünün ta içine bakarak “Devrimizin en büyük musibeti, bir insan ile öteki insan arasında dürüst münasebetlerin bulunmaması, bir insanla öteki insanın arasında ki güven noksanlığı, gerek umumi, gerekse hususi hayatımızı zehirleyen Juda ruhunun var oluşudur.” Cevabını veriyor ve bu sözlerden de bizde o günün koşullarını az çok anlama fırsatı bulabilmekteyiz.
Daha sonra Benedetto öğrencisi Concettino’ya dönerek sabırsız ve tasalı: “Pietro Spina senin en iyi dostundu, ona hayrandın, hatta adeta tutkundun, söylesene şimdi nerede? Onun hakkında ne haberler var?” diye sordu.
Genç subay: “ben nereden bilecekmişim?” karşılığını veriyor ve “Ben onun çobanı mıyım”
İhtiyar rahip bu cevap karşısında adeta kireç gibi oluyor, nemli gözlerle ta gözlerinin içine bakarak usul usul: “Vah zavallı vah” diyor. “demek bu hale geldin? Bir eşine yaratılış tarihinde rastlayabileceğimiz korkunç laflar söylediğinin farkında mısın” diyor ve şunları hatırlatıyor: “Ve tarladaydılar ve Kabil, kardeşi Habil’in kafasına vurup öldürdü. Bunu gören Tanrı, Kabil’ e sordu: Kardeşin Habil nerede? Fakat Kabil şunları söyledi: “Bilmiyorum Ben onların çobanı mıyım?”
Peder; “Spina, en çok sevdiğim öğrenci idi” diyor ve ekliyordu, O bunu hiçbir zaman farkında olmamıştı, ama en çok sevdiğim öğrenci o idi. Çünkü o, okul kitaplarında buldukları ile yetinmez, bir türlü doymak bilmez, tedirgin hatta disiplini bozan bir öğrenciydi. Fakat okulda iken çarpıldığı en ağır cezaları, arkadaşlarına karşı yapılan haksızlıkları protesto etmek yüzünden yerdi. Arkadaşlarını çok, hatta belki de gerektiğinden fazla severdi. Haklı olduğuna aklı kesince, onu susturacak hiçbir görüş, hiçbir çözüm bulunamazdı. Don Benedetto sararmış kağıtlar arasında arayıp Pietro Spina’nın kağıdını buluyor ve: “İşte Spina karşınızda!” diyerek okuyor:
“Ölümden sonra bir mihraba yerleştirilmek ve tanımadığım, hem de ekserisi çirkin bir sürü ihtiyar karının yalvarıp yakarmalarını, tazimlerini dinlemek gibi hiç de hoş olmayan bir yanı bulunmasaydı, hayatta bir aziz olmasını isterdim. Ben hayatta, vaziyetlere, münasebetlere ve maddi şartlara uyarak yaşamak değil, tersine, neticesi ne olursa osun, hayatımın her saatinde, haklı ve doğru bulduğum şeyler için yaşar, onların uğrunda mücadele vermek isterim.”
Hekim ile Cardile arsında geçen bir konu: “dün gece onu bir samanlığa sakladım, şimdi de, bu adam için elimden ne yardım gelir, diye kendi kendime soruyorum. Onu bu halde bırakalım ölsün mü?”
Hekim, öfkeli öfkeli “Oralarda, yabancı memleketlerde kalsaydı iyi ederdi” diyor. Ama şimdi bir defa gelmiş! Onu, ölüm halindeki bir köpek, bir koyun, veya herhangi bir yaratık gibi, evimin eşiğinde buluyoruz. Bu halde bırakalım ölsün mü?”
Hekim: “Ne kaybeder?” karşılığını veriyor. “Hayatta yapayalnız. Benim ise ailem var. Hem, siyasi fikirlerimizde bu değil.”
Cardile: “Aman, burada söz konusu olan siyaset değil. Burada, bir insan ölüyor. Çocuk iken öğrenmek zorunda olduğum din dersinde: “Rahip olmanın şartları: susuzlara su vermek, çıplakları giydirmek, hacıları misafir etmek ve hastalara şifa vermektir.” diye yazar.
Dr. Sacca bir zamanki okul arkadaşı Spina’yı hayretle tanıyor bu yanık toprak rengi ve kırış kırış yüzde, iri, canlı ve çukura batmış gözlerle, incecik ve kansız kulaklardan ve ensiz dudaklardan başka, eskiyi hatırlatan bir şey kalmamış.
Dr. Sacca “Benim yaşımda olduğun halde altmış yaşında bir insana benziyorsun. Bu hale gelebilmek için ne yaptın?”
Spina: “bu ilacı ben buldum, her türlü amaç için kullanılabilir. Eğer günün birinde, orta tabakadan İtalyan gençleri, Amerikalı bir kadının ve İsviçre’li bir gezgin kadının sevgilisi olmak idealini bırakırda daha ciddi ülkülere dönecek olursa, benim ihtira, bu güzelim ve çıtkırıldım budalalar için, bugünkü “güzellik enstitüleri” yerine geçer, “suni çirkinlik enstitüleri” açmak bir ihtiyaç haline gelirdi”der!
Sacca. “İtalya’ya ne için döndün?” diye soruyor, “mademki hürriyeti seviyorsun, o halde ne diye oralarda, hürriyet olan memleketlerde kalmıyorsun? Spina “Geri döndüm, çünkü soluk almak istiyorum.”
Saca Spina’nın anlamayacağı bir şekilde ifade ederek “Senin hocaların olan büyük ihtilalcilerin, fikirleri uğruna ant içmiş ve müstebitleri tahrip etmiş olan bu adamların birçok on yılları gurbette geçmişti, sen buna katlanamıyor musun?”
Spina: “Haklısın ama ben, büyük bir siyasi role uymasını bilemiyorum. Ben gayet berbat bir ihtilalciyim. Fakat gurbet ellerine dönmeme imkan yok. Beklemek kadar kötü bir şey yoktur, gurbette de hep beklerler. Ama insan harekete geçmeli ve Artık yeter, demeli, bugünden itibaren tamam!”
Nunzio: “Ama, ya hürriyet yoksa?” diyor.
Spina: “Hürriyet, armağan olarak alınan bir şey değildir ki, insan, diktatörün memleketinde yaşar ve yine de hür olur. Diktatöre karşı mücadele hür olaya yeter. Kendi kafası ile düşünen hürdür. Hak bildiği şey uğrunda mücadele eden herkes hürdür. Buna karşılık, dünyanın en hür ülkesinde yaşanılsa da eğer insan ruhça tembel, uşaklığa alışık, miskin ve gevşek olursa yine de hür olamaz; hiçbir zorbalık olmadığı halde yine de köle gibi yaşanılır. Hürriyeti kendine mal etmesini bilmeli!” der.
Mesele, güney İtalya’sı köylülerinin içinde bulunduğu ve Don Paolo’nun da uymakta hiç güçlük çekmediği güç hayat şartları arasında uymasına ruhen imkan bulunmadığı tek ve karakteristik bir mesele olmasıydı, burada lafını açmanın hiç de yeri değildi. Pietrasecca’da, komşu köylerin birçoğunda olduğu gibi, evlerin apdesthanesi yoktur. Adet üzere, dere boyunca ve birbirinden uzakça olarak, çardak şeklinde üç genel ayak yolu yapılmıştır. İlkbahar gelince, çardaklar yapraklanıp çiçeklenir ve böylece de, ziyaretçilerinin bu husustaki kuvvetini gizlerler. Her çardak altı, eski bir adet üzere, halkın belli ve ayrı bir tabakası tarafından ziyaret edilmektedir. İlk çardağın arkasına gidenler fakir Cafoniler, ikinci çardağın ziyaretçileri küçük toprak sahipleri ve üçüncüye gidenlerde kadınlardır. Çocuklar da alışıldığı üzere, kilisenin arkasına giderler, her zaman saygı gösterilen bu adet ancak geçen savaştan sonra kızıl tehlike zamanında bozulmuştu.
Don Paolo, Christina’dan sömürgelere giden Katolik misyonerlerine dair bir kitap almıştı. Kitapta, birçok misyonerin biyografileri, Hıristiyan’ca bir tahammül ile katlanılmış bir çok acılar ve zorluklar hakkında bilgi vardı. Bu adamların hayatı, birçok taraflarından kendi hayatına benziyor. Bu adamlar, tabii hayattan ve ailelerinden, bir uzlaşma tarafı olmayan bir hayat sürmek için, kaçıp uzaklaşmışlardı. Onlar da iki efendiye birden, hem İncil’e hem de sömürge sermayecilerine hizmet ediyorlar. Hayat onlara ihanet etti. Gayelerine ihanet edildi. Ruha hizmet gördüklerini sanıyorlar, fakat içlerinden pek çoğu, farkında bile olmadan kilise ile emperyalist kuvvetler arasında arabulucu rolü oynuyorlar. Belki kim bilir, iki efendiye birden hizmet etmek zorunluluğundan kaçınmak imkansızdır.
Don Paolo, bu halin dürüst her ihtilalcinin düştüğü bir çatışma olduğunu biliyor. Partisinin birçok mensuplarına nasıl Marksist olduklarını sormuştu da, hemen hepside, eski düzenin manevi bozukluğu yüzünden bu neticeye vardıklarını söylemişlerdi. Don Paolo, birçok ihtilalci biyografisi okumuştu, fakat bunların içinde, ilmi kanaat yüzünden veya iktisat görüşüne ihtilalci olmuş tek bir insana bile rastlamamıştı.
“Propaganda ile yönetilen ülkeler genel birliğe dayanırlar. Tek bir kişinin bile hayır demesi bu büyülü birliği bozmaya yeter. Düzen tehlikeye girmiştir. Baş kaldıranların sesi boğulmalıdır.”
“Propaganda ile yönetilen bir ülkede yaşayan ve kendi kafası ile düşünmeye devam eden bir insan, küçük ve sevimli her insancık, genel düzeni tehlikeye düşürür. Tonlarca basılı kağıt rejimin sözlerini her yere yayar. Binlerce hoparlör, bedava dağıtılan yüz binlerce beyanname, bütün meydan ve yol ağızlarındaki sürü sürü hatip, binlerce rahip, hep bu sözleri tekrarlar, sersem edinceye kadar, kafalar, işlemez oluncaya kadar hep, aynı sözleri tekrarlayıp dururlar. Ama, bütün bunlara rağmen, tek bir insanın bile hayır demesi, genel düzeni derhal tehlikeye sokar.”
“Ağaç iyi meyve verebilir, fakat bu meyveler olgunlaşmadan hırsızın biri gelip çalabilir yada dolu yağıp hasar yapabilir, hatta içlerine kurt düşüp hepsini de bozabilir ve bütün bunlara karşı ağacın elinden hiçbir şey gelmez.” İhtiyar, yeni bir fıçıdan doldurulmuş şarabı muayene etmek için, bardağını kaldırıp ışığa tutuyor, sonra dikkatli bir şekilde tadına bakıyor ve şunları söylüyor:
“Her birimizin hırsızı, dolusu veya kurdu kendi içindedir. Karşılaşılan durumlar bu hususta sadece birer yardımcı olmaktan ileri gidemezler ve açık konuşmak gerekirse şurası muhakkak ki, savaş sonraları, içimizdeki hırsızlar, dolular veya kurtlar için çok uygun şartlar hazırlar. Ama bunun böyle olması, bizleri sorumluluktan kurtaramaz.”
Ve kitap bu şekilde sürüp gidiyor. Özetle şu söylenebilir ki Ekmek ve Şarap, kuzey İtalya’nın verimsiz topraklarında süregelen, yokluk, faşizm baskısı, kilise ve boş inançlar arasında ezilen bir topluluğu anlatmaktadır.