Etiket arşivi: François Lelord eserleri

François Lelord Zor Kişilerle Yaşamak

Kişilik günlük dilde “karakter” diye adlandırdığımızın eş anlamlısıdır diyebiliriz. Örneğin Michel’in çok karamsar bir karakteri var. Diyerek herhangi bir karakterden söz açtığımızda, Michel’in yaşamının değişik dönemlerinde ve çeşitli durumlarda, olaylara olumsuz yönden bakma ve her şeyin en kötüsünü bekleme eğitimini ifade etmek isteriz. Michel’in karakterinden söz ederken akan zaman ve değişen koşullar karşısında bile, Michel’ de değişimden kalan yönün, olayları belli bir biçimde görmek ve davranmak karamsarlık olduğunu söylemek istiyoruz. Michel büyük bir olasılıkla karamsarlığını karakterinin değişmez bir niteliği olarak algılamamaktadır. Tersine o, karşılaştığı olaylar karşısında her seferinde değişik biçimdi davrananı düşünmektedir. Ancak Michel olduğundan daha fazla değişe bilir olduğunu sanan tek kişide değildir. Bizler gerçekten diğer kişilerin karakter özelliğini kendimizinkinden daha iyi gözlemlemekteyiz,hepimizin bizi iyi tanıyan dostumuza, karşı karşıya kaldığımız zor bir durumu anlattığımız olmuştur. Örneğin, dostumuza, “ hakkımda dedikodu yapan iş arkadaşımdan, bu söylentilerle ilgili açıklamalarda bulunmasını istedim” diyebiliriz.bunu dediğimizde dostumuzun cevabı şöyle olur. “Senin böyle bir tepki göstermene hiç şaşırmadım” Dostumuzun cevabı karşısında hayrete düşeriz, şaşırırız ve belki de kızarız. Bu tür bir tepkide bulunmamızı nasıl tahmin edebiliriz. Sonuç ta bambaşka bir tepki göstere bildik! Aslında tüm bunlar boş laflardır. Bizi uzun zamanda tanıyan bir dostumuz, bir anlaşmazlık sonucunda, nasıl tepki göstereceğimizin yada başka tür söylemek gerekirse kişiliğimizin bir özelliğidir.
Örneğin birinin sosyal karakterli olduğunu ileri sürmek ve bu özelliğin bu kişi için değişik durumlarda alışılmış bir davranış biçimi olduğunu söylemek için yaşamın değişik koşullarında işte, tatilde, gezide başkalarıyla beraber olmayı tercih etme, başkalarını arama eğilimi içinde olduğunu doğrulamak gerekir. Eğer onun yeni yetmelik döneminde çok arkadaşı olduğunu bir gurup etkinliklerini sevdiğini, uzun zamandan beri sosyal nitelikli özellikler gösterdiğini öğrenirsek, bunun bir karakter özelliği olduğunu kabul etmeye, daha yatkın oluruz. Özellik ile kurum ( durum ) arasındaki fark, psikolog ve psikyatrlar bir kişiliği tanımlamaya çalıştıklarında, onların başlıca araştırma konusunu oluşturur. Ama iki kişi, özellik ile durum arasındaki fark bilmedikleri halde, tanıdıkları üç ’üncü bir kişinin kişiliği üstünde aralarında tartışırlar.
Siz kolayca, karakter yada kişilik diye adlandırılan bir şeyin var olduğunu, bununda hepimizin yaşamı boyunca aşağı yukarı değişmezliğini söyleye biliriz. Ancak onu her birey için nasıl tanımlaya biliriz.? Bir kişi o kadar değişik yüze sahiptir ki! Yaşam akışı içinde yer alan yada değişmeyen özelliğinin ayırımını nasıl yapacağız? Genellikle bunun çok zor olduğu kabul edilir. Zaten antik çağdan beri, insan oğlu bu konuyla ilgilenmiştir.

Kişiler nasıl sınıflandırılmalı? :

Bu işe ilk soyunanlardan biri olan Hippokrates, benzerleri sınıflandırmayı denedi. O dönemde herkesin karakterinin, organizmasında egemen olan akışkan tipine bağlı olduğu düşünülüyordu. Eski Yunanlılar, yara ve kusmukları incelemişler böylece kanı, lenfi, sarı ödü, siyah ödü ayır etmiştir. Hipokrates de aşağıdaki sınıflandırmayı gerçekleştirmiştir.

Egemen alış kan; kan,lenf, sarı öd, siyah öd,
Kişilik tipi; kanlı, canlı, ağır kanlı, hantal, hırçın, melankolik,
Karakter özellikleri: heyecanlı , yavaş, soğuk, kızgın, tatsız, üzgün karamsar,

Bu sınıflandırma bir çok yarar sağlar ; insanları sınıflandırma isteğinin çok eskilere dayandığını ispatlar. Bu sınıflandırma günlük dilde etkisini sürdürmektedir. çünkü bugün bile bir kişi hakkında kanlı, canlı yada ağır kanlı denildiğini işitiriz. Yine bu sınıflandırma biyolojik bir özellik ile bir kişilik özelliği arasında ilişki kurmaya yönelik ilginç bir girişim olma özelliğini korur.
Her şeye rağmen Hipokrates sınıflandırmasında eksikler olduğunu görüyoruz.
Tarih boyunca başka araştırmacılar, kategori sayısını artırarak yada fiziksel olarak özellikle kişiler arasında bağlantılar kurarak Hipokrates’in sınıflandırılmasını islah etmeye çalışırlar. Örneğin 1925’te Alman bir araştırmacı uzun ve ince olmayı, soğuk ve kapalı bir kişilikle bütünleştirdi oysa ufak ve yuvarlak hatlı çizgilere sahip olanlar heyecanlı, değişken ve sosyal kişiliklerdir. Bazı araştırmacılar, kişileri ise kategoriye göre değil, boyutlara göre sınıflandırmayı düşündüler.

Kişilerin boyutsal yaklaşımları :

İnsan kişiliğine boyutsal bir yaklaşım ne anlama gelmektedir.? Araştırmacılara sorulan soru elbette ki şöyle olacaktır. Hangi boyutlar seçilecek? İnsandan daha basit olan bir otomobiller için bile, otomobil eleştirmenlerinin en azından on değerlendirme kıstası seçtiklerini biliyorsa, bir kişiliği nasıl ikiye, dörde, on altı boyuta ayrıştırabiliriz. Bu iki soruya yanıtlama girişimleri bir bilim dalını oluşturur. Psikometri yada kişiliğe niceliksel yaklaşım, bu gözlemler ve istatistiklerde beslene ve sonuçları daha çok zor makalelerde açıklanan bir uzmanlar bilimidir. Bunlarda sizlere bu bilim yöntemlerini açıklamayı değil ama, araştırmacıları harekete geçiren kesinlik ve simgeleme karışımını göstermek için daha ziyade boyutsal sınıflandırma örneklerinden söz edeceğiz.

Boyutsal sınıflandırmaların öncülerinden biri de, psikolojik incelemeye istatistiği katan Amerikalı R.B. Catell’dir. Catell işe, karakteri benimsemek için İngilizce’de kullanılan bütün sözcükleri araştırmakla başladı ve bu konuda tam dört bin beş yüz sözcük buldu! Eş anlamlı sözcükleri guruplandıran Catell iki yüz nitelik belirleyen sözcüğü saptadı. Sonra bu sıfatlar yardımı ile binlerce kişiyi değerlendirerek ve sonuçları istatik sel açıdan inceleyerek, bu sıfatlardan bazılarının aynı değerlendirmelerde kullanıldığını saptadı; bir başka değişle aynı sıfatlar aynı karakter boyutunu değerlendiriyorlardı. Kişiliği değerlendiren nitelik belirleyicilerinin sayısı daha da azaltıla bilirdi. Uzun araştırma yıllarından sonra, Catell ve onun psikolog ve istatistikçilerden oluşan ekibi, on altı kişilik özelliği belirledi. 16 PF testi ile her bireyin kişilik özelliklerini ölçülmesi sağlandı. Ellili yıllarda işlerlik kazanan bu test günümüzde de kullanılmaktadır.

Narkotik – Denge Ekseni : “ Nörotik” kişi, vicdan azabı, üzüntü, kaygı gibi yorucu heyecanlarla sürekli olarak ve kolayca huzursuz olur. Buna karşılık “dengeli” kişi az heyecanlandırılır ve dengesi bozulduğunda normal haline kolayca döner.

Eysenck’in, bu iki eksene soğukluk, saldırganlık, tepkisellik, ben merkezcilik gibi özellikleri birleştiren üçüncü bir boyutu psikotisizmi ekledi. Bu üç boyut, “ doğru” yada “yanlış” biçimde cevaplandırılacak, elli yedi basit sorudan oluşan soru formu ile değerlendiriliyordu.

Eysenck modeli kişiliğin değerlendirilmesi yolunda ilginç bir aşamadır. Ancak bilimsel araştırma bitmeyen bir yarış olduğundan, modeli defalarca deneyen bazı araştırmacılar modelin sınırlı yönlerini buldular: özellikle eğer bütün” zor kişilikler” Nörotik eksende yüksek puan almışlarsa, Eysenck testi “ zor kişilikler”i birbirinden ayırmaya yetmiyordu. Öyle anlaşılıyor ki Nörotik boyut bir çok değişik boyutu kapsamakta ve gerçekten sıkıntılı ancak farklı olan kişiler arasında ince bir ayrımın yapılmasına izin vermemektedir. Öte yandan, sakinleştirici kullanımı dengesizlik ve içe dönüklük durumunun aynı zamanda azalttığından, bu iki boyutun kesin olarak bir birinden bağımsız olmadığı düşüncesi ile sürülmüştür.

Cloninger’e göre mizacın dört boyutu :

1 – Yenilik arayışı. Bu boyutta yüksek bir nota sahip kişi yada bebek, etkin bir biçimde çevresini keşfetmeye, yeniliklere ilgi ile karşı vermeye, engellemelerden etkin biçimde kaçınmaya eğilimli olacaktır.

2 – Cezadan sakınma. Kaygılanma, kötü sürprizler den kaçınmak için düşük profili kabullenme, kötü sonuçlardan çekinildiğinden kuşkudan uzaklaşma eylemi.

3 – Ödüle bağımlılık. Başkalarının onaylaması, desteklemesi, ödüle layık görmesi ihtiyacı.

4 – ısrar. Engellemeye yada yorgunluğa karşın bir eylemi kararlılıkla devam ettirme eğilimi.
Cloninger modeline, bu kez karakteri tanımlayan diğer üç boyutu ekler. Mizaçtan farklı olarak karakter, eğitiminin birikimlerinden daha çok etkilenecektir. Cloninger’in modeli, gerçek bilimsel varsayımların özelliklerini taşır: test edile bilir, modeli doğrulamak için deneyler yada durumlar düşünülebilir. Başka bir değişle, model doğrulanabilir yada çürütüle bilir.

Cloninger’ e göre karakterin üç boyutu:

1 – Öz denetim. Bu birleştiren kendine değer verme çevresini ve yaşamını etkiliye bilme, gücüne inanma ve kendine amaçla belirleme kapasitesi ile bağdaştır.

2 – İş birliği. Değerlerini anlamak ve kabul etmek, sempati özgecilik bu ikinci boyutla bağdaşan özelliklerdir.

3 – Öz- Aşkınlık. Bu boyutta yüksek puan alan kişiler yaşamlarının bir anlamı olduğunu ve bu dünyaya ait olduklarını düşünürler ; maddeci olmaktan çok timsel hedefleri vardır.

Zor Kişilik Nedir? :

Benim kuşkucu olduğumu varsayalım eğer bu kuşkuculuk ölçülü ise ve bir gözlem döneminden sonra, kişilere güveniyorsa, kuşkum benim “ aldatılmaktan” koruya bilecek basit bir kişilik özelliğidir.

Zor Kişilikleri Nasıl sınıflandırdık?

Eski psikiyatri ders kitaplarında, dünya sağlık örgütünün yada DSM. – IV, Amerikan psikiyatri derneğinin en son sınıflandırmalarında birkaç değişikle betimlemelerin rastlanan her çare her ülkede örneklerini bulabileceğimiz on iki kişilik tipini seçtik.
Doğaldır ki bu kişilikler, karşılaşa bileceğimiz bütün zor kişilik tiplerini temsil etmezler;
Ancak, değişik iki yada üç tipin yapısında toplanmış olan karma biçimleri düşünürseniz. Çoğunlukla onları tanıma şansınız olacaktır!

Her insanın tek olduğu ve herhangi bir sınıflandırma sistemindeki “hanelerden” değişik ve çok karakterin olduğu tamamı ile doğrudur ancak bu, bütün sınıflandırma girişimleri yararsız mı kılar ?

Psikologlar ve psikiyatrlar için bazı kişilik tiplerini tanımlamak, bu kişilerin çeşitli durumlardaki tepkilerini yada onlara önerilebilecek tedaviyi daha iyi saptamaya yarar.
Örneğin, psikiyatrlar ve psikologlar, “ Borderline” denilen kişiliğin ölçütlerini tanımlayarak ve belirleyerek, çok acı çeken ve aynı zaman da kendilerine yapılan bütün yardımlara karşı koyan hastaların psikoterapisin de uyulacak birkaç tane kuralı bulmuşlardır. Sonuçta, sınıflandırmalar yararlıdır. Sınıflandırmalar, amaç ister bulutları, kelebekleri, hastalıkları, veya karakterleri incelemek olsun bütün doğa bilimleri için gereklidir.

Zor Kişileri Anlamak, Benimsemek, İdare etmek :

Her zor kişilik için, bu kişinin kendini ve başkalarını nasıl gördüğünü size anlatmaya çalıştık. Onun, kendine ve dünyaya bakış açısını anlattığımız zaman, bazı davranışlarını açıklamak size daha kolay gelecektir.
Bu yöntem, bilişsel psikoterapiler de kullanılan yeni ve hızla gelişen bir yaklaşma uyar: tutum ve davranışlarımızın çocukluğumuzun erken döneminde kazanılan temel inşalarla belirlenir. Örneğin paranoyak bir kişilik için temel inanış birleri bana zarar vermeye çalışıyor, onlara güvenilmez” olacaktır. Bundan da temel inanışın mantıksal sonucu olarak kabul edilebilecek bütün kuşkulu tutumlar ve düşmanca davranışlar doğar. Her tip kişilik için, bu tutum ve davranışları belirleyen temel inanışları açıklamayı denedik. Son bölümdeki bir tablo bunları özetlemektedir. Dışlama, hiç kimseyi, özellikle problemli insanları asla daha sağlıklı yapmamıştır. Onları benimsemek, kabul etmek,bazı davranışlarını değiştirebilmeleri için bir ön gerekliliktir.
Eğer zor kişilikleri daha iyi anlar, onları daha kolay benimserseniz, yapa bileceklerini daha iyi tahmin edebilir ve size çıkaracakları sorunlara daha kolay karşı durabilirsiniz. Bu öğütler bizlerin psikiyatr ve tedavi uzmanı olarak deneylerimizden ve yaşamın alışılmış zorluklarıyla karşılaşan insanlardan kaynaklanmaktadır.

ZOR KİŞİLERİN KAYNAKLARI

Daha önce belirttiğimiz gibi, kişinin oluşumunda, “doğuştan gelenlere” , “sonradan kazanılanın” payını belirlemek oldukça zordur, söz konusu olan, basit bir ilişki olmayıp, yaşamın değişik evlerinde bir birinin içine girmiş olan karmaşık , karşılıklı bir etkilenmedir.
Kişiliğin kaynakları konusunda sayısız teoriye rastlanır, ancak buna karşılık elimizde oldukça az sayıda doğrulanmış gözlem vardır.

ZOR KİŞİLER VE DEĞİŞİM

Yaşamak, kendimiz olarak kalarak, uyum sağlamak için değişmektir. Kendimizle benzerlerimiz arasında derece, derece gelişen bir uyum çalışması anlamına gelen, bu kişiler değişim süreci, çoğunlukla bilinç dışı gerçekleşir. Zor kişiliklerde ise bu değişim , kötü, eksik ve yarım yamalak gerçekleşir. Ancak bu problem atik var olma biçimleri nasıl değiştirilecektir? Bir takım çabalar gösterme kişiye, yalnızca kişiye mi ait olacaktır.? Yoksa bu tür kişilerin davranışlarından yakınan yada rahatsızlık duyan çevresinin ona baskılar uygulaması mı gerekir? Yoksa, kişinin bazı çizgilerini değiştirmek için bir psikiyatrın mı devreye girmesi gerekir? Bu konuda herkes duraksıyor ve aslında bu soruların hiç birinin basit cevapları yok…

Kendini Değiştirmek :

“Hata yaptığımız zaman, gelecek sefer nasıl hareket edeceğimi bilirim, deriz. Oysa : gelecek sefer nasıl hareket edeceğimi şimdiden biliyorum dememiş gerekir.” Birkaç sözcük ve yapıtına damgasını vuran karamsarlığıyla, İtalya’n yazar Cesare PAVESE, şu gerçeğin altını acımasızca çizer : insanın kişiliğini değiştirmesi çok zordur , bütün diller ve bütün çağlar bu gerçeği dile getirmek için sayısız ata sözü üretilmiştir. “ insan kendini yeniden yaratamaz”, “kenarın dilberi nazikte olsa ,nazenin olamaz” . Zor kişiler olağan üstü koşullarda kendilerini gösterebilir hatta gelişirlerse de, çoğu zaman, günlük yaşama pek uyum sağlayamazlar… hangi nedenlerden dolayı kendimizi değiştirmekte bu denli zorlanırız.

Ben Her Zaman Böyleyim! :

Kişiliğimiz yaşamımızın ilk gününden itibaren oluşur. Huylarımızın değişmesi gerektiğinin bilincine vardığımızda, en azından yirmi ayda otuz yaşlarında oluruz ve alnımızın çizgileri derinleşmiştir. Davranışlarımızla ilgili bir alışkanlık ne denli erken gelişmişse, bunu değiştirmek için gösterilecek çabanın da, o kadar önemli olduğu çok açıktır , bu da değişmek isteyen kişilerde bir cesaretsizliğe yol açar.

Sorun mu, Hangi sorun :

Alışkanlık biçimlerimizin eksiklere dayanmasından dolayı zor kişilikler davranışlarının uyumsuzluk yarattığını her zaman göremezler. Genelde, dolaysız yoldan uyararak yada eleştirilerde bulunarak, araya mesafe koyarak yada ilişkilerini soğutarak, zor kişiliklerin dikkatini çeken, aile, dost yada iş çevreleridir. Üstelik, çevrenin verdiği bu mesajlar çoğu kez algılanmaz ve kabul edilmez. İnsanın kendi davranışlarını sıcağı sıcağına sorgulaması asla kolay değildir. Oysa başkalarına sorun yaratmış olmanın bilincine varmak, her zaman, bütün kişisel değişim süreçlerinin kaçınılmaz ilk evresidir.

Benlik – Uyumu (Ego- sentoni )ve benlik uyumsuzluğu ( ego – distoni )
Psikiyatri ve psikoloji de, belirtilen kendileri kadar, kişilerin kendi sıkıntılarını hissetmeleri yada bu sıkıntıları kabul edip etmemeleri çok önemlidir. Bazı durumlarda, kişi aksayan yanlarından rahatsızlık duyar : depresif kişilik eyleme geçememekten dolayı isyan eder, fobilere sahip kişi bu korkularından utanır vb. kişi, bu sıkıntılara kendi karakterinin yol açtığını ve onu kendi değerlerine yada sahip olmak istediği imaja uymayan bir biçimde hareket etmeye sürüklediğini, algılar. Kişi davranışlarının uyumsuz niteliğinin bilincindedir ve bunlardan kurtulmaya can atar. Kişinin kendindeki belirtilere karşı bu tür tavır alması “ benlik uyumsuzluğu” olarak adlandırılır. Bu durum tersine, sıkıntılar karşısında, bilinmemekten kabullenmeye kadar değişen ve temelinde hoş görünün yer aldığı bir tutum “ benlik uyumu” olarak adlandırılır.
Zor kişiliklerin çoğu bir benlik – uyumu içindedir. İşte bu nedenle değişmeye karşı direnirler. Denge durumunda, zor kişilik eden olarak değişmeye yakınlılık gösterir. Çoğunlukla kişinin kendi sorgulaması, alıştığı tutumları yeniden gözden geçirmesi için, yakınlarının yada koşullarının baskısı yada başarısızlıkların ve sıkıntıların sürekli varlığı, hatta bir depresyon durumu gerekecektir. Belki de, bazı tip zor kişilikler daha çok acı çektiklerinden dolayı, diğer zor kişiliklere oranla, hastalıklarının daha çok bilincinde olurlar.
Değişim , psikiyatri ve Psikoloji :
Psikiyatr yada psikologlarda patolojik kişilerin buluşması değişik durumlarda gerçekleşebilir. En çok rastlanılan kuşkusuz, hastanın başka bir şikayeti nedeni ile kime başvurmasıdır.
Gerçekte psikiyatrlara baş vuran kişilerin %20-50’lik bir bölümü kişilik bozukluğu çekmektedir. Tedavi istedikleri bu bozuklukların sonuçları ile ilgilidir. : depresyon, kaygı, alkolizm vb . başka bir baş vurma şeklide hastanın yerine, endişeli yada bıkkınlık içindeki çevresinin yardım istemesidir. Psikiyatrlar bu konuda oldukça deneyimlidir. Hastanın yakınlarından hep aynı içerikli bir telefonlar gelir.
“ ne yapacağımı bilmiyorum, doktora gitmekte istemiyor ama davranışlarından dolayı hayatımız mahvoldu, ne yapabiliriz”? daha az rastlananı ise hastaların kendilerini aşan bozukluk ve kişilik sorunları ile savaştıklarının bilinci içerisinde bir psikiyatra baş vurmalarıdır. Aslında, zor kişiliklerin, toplam nüfusunun %10-15’i gibi yüksek bir oranı oluşturmasına karşın, psikiyatriler ancak kısa bir süredir ciddi olarak bu problemlerle uğraşmaya başlamıştır. Aslında patolojik kişiler tedavileri zor olan hastalardır. Kaygılı ve depresif hastalarla elde edilen başarılar, kişilik bozukluğu sergilemeyen hastalara oran oldukça düşüktür. Ancak birkaç yıldır, ilaç ve psikoterapi tedavileri ile bu tür hastaları iyileştiren çalışmalar artmıştır.

İlaçlar ve Kişilik :

Bazı hastalar, göründükleri hekim ilaç yazınca, tedavinin kişiliklerini değiştiremeyeceğinden endişelenerek, kaygısızlıklarını dile getirirler. Aslında depresyon gidericiler yada sakinleştiriciler, bilinçli olarak verildiklerinde, kişilerin dünyaya bakışını değiştirirler : benzodiazepin kullanan kaygılı kişiler,endişeden dolayı daha az rahatsız olurlar ; depresyon giderici alan depresifler, olaylara daha az kötümser yada karamsar yaklaşırlar. Bu değişiklikler bazen şaşırtıcı olmalarına karşın tedavi gören kişi, kişiliğinin değiştiği düşüncesine kapılmaz. Onlar sadece acılarını azalttığı yada normal durumlarına döndükleri duygusunu yaşarlar.
Ancak birkaç yıldan bu yana, seretoninerjik (beyin içi taşıyıcılarını düzenleyen seretonin üstünde etki yapan ilaçlar) olarak adlandırılan yeni depresyon gidericilerin bulunması ile işler daha çok karmaşık olmaya başladı. Bazı kaygı ve depresyon bozukluklarında oldukça etkin olan bu moleküllerin, sakınımlı kişiliklerin eleştirilere karşı gösterdikleri hassaslıkta gözlendiği gibi bazı kişilerin özelliklerini değiştirme gücüne sahip oldukları sanılmaktadır. Bu tedavilere duyulan aşırı hayranlıktan ve olayın öneminden dolayı, bazı ilaçların gerçekten kişilik işleyişini değiştire bilme olasılığı psikiyatrideki tartışmaları alevlendirmiştir.
Günümüzde gerçekleştirilen araştırmaların belli bir kesinliği sağlama konusunda kesinliği sağlama konusunda yetersiz kalmaktadır. Bu arda mizaç biyolojisi alanındaki bazı araştırmaların, kişilik bozukluklarının ilaçla tedavisi konusunda köklü bir gelişmenin ön işaretini verdiğini belirtmek gerekir. Bu durum önemli etik tartışmaları başlatmıştır. Bu tür ilaçlat anti – depresif ve kaygı giderici ilaçlarda olduğu gibi kişisel dengenin ayrılmaz öğeleri olarak kabul etmek gerekir mi? Bu sorular kişiler için olduğu kadar toplum içinde olduğu kadar önemlidir. İlaçların insanın kişisel özelliklerini etkilemesi, temel de iyimidir, kötümüdür? Bu soruyu kim yanıtlaya bilir. Tedavi edenler mi , politikacılar mı, hastalar mı? Kişiler acı çektikleri yada çevrelerine bu acıyı çektirdikleri için mi, yoksa her hangi bir. Toplumsal yaşam biçiminde, yeterli derecede verimli olamadıkları için mi tedavi görmek isteyeceklerdir.? Bu tür ürünlerin kişilik bozuklulukları alanında kullanımının yaygınlaştırılmasından önce bu konuda köklü düşüncelerin ortaya çıkıp kabul görmelerini ümit edelim.

Psikoterapi mi psikoterapiler mi ? :
Psikoterapilerin sayısız biçimleri vardır, ancak, en azından zor kişilikleri ilgilendiren biçimi ile Psikoterapileri iki büyük akıma gruplandırabiliriz.
Herkesin bilgili gibi bu akımların ilki, psikanaliz ve türevlerdir. Önem ve eskilik açısından, en azından Fransa’ da uygulanan psikoterapi yöntemlerinden ilki, kişinin aşamalı şekilde zorluklarının kaynağının ve işleyişinin bilincine varması ve bu zorlukların üstesinden gelmesine yardımcı olma ilkesine dayanır. Bu bilincine varma , hastanın çocukluk dönemine ait çelişkilerini, bir tedavi uzmanının aracılığıyla gün ışığına çıkaran “transferi” kolaylaştıran, düzenli bir tedavi çerçevesine gerçekleştirilirse başarılı olacaktır. Ve sonuçta psikanaliz, kişilik bozuklukları alanında, çok az sayıda inandırıcı inceleme sunmuştur.
İkinci akım davranışsal ve bilişsel terapilerdir. Ülkeye girişleri oldukça yeni olan bu terapiler günümüzde tam bir gelişim içerisindedir. Bu terapiler uluslar arası bilimsel yayınların bir çok konusunu oluşturur. Davranışsal ve bilinçsel terapiler basit bir ilkeye dayanır., bir davranışı veya düşünme biçimini değişmek için, en etkin yöntem bunların nasıl öğretildiklerini anlamak ve hastaya başkalarını öğretmektir. Eğitim bilimlerinden kaynaklanan bu ilkelerin ardında, değişik kişilik bozukluluklarında etkilerini kanıtlamış olan, değişik teknikler bütünü saklıdır. Depresif kişilikler arasında yapılan kapsamlı bir araştırma, kişilik bozuklukları çekenlerin, bilişsel terapi tedavisine anti deprasif ilaçlardan daha iyi cevap verdiklerin göstermiştir.
Birkaç yıldan beri kişisel bozuklukları alanında uygulanan davranışsal ve bilinçsel terapiler gelecek için ümit vaat etmektedir. Fransa’da bu güne kadar hiç bilinmeyen bazı Psikoterapi biçimlerinin, kişilik bozuklukların tedavisinde büyük ilgi gördüklerini belirtmekte yarar var. Bunların içinde kişiler arası terapilere örnek verebiliriz. Bu terapinin temel varsayımı, kişiler arasında var sayılan sorunların temelini oluşturur. Yine bu terapiye göre, kişinin ilişkisel becerilerini artırmaya yönelik gelişmelerin tümü bu bozuklukları çözümleyebilecek niteliktedir.
Kişisel terapilerin amaçları, hastayı şunları öğretmektir.

ilişkiler de ortaya çıkan rahatsızlıkların kaynaklarını doğru olarak saptamayı ; depresif etkilen imler çoğunlukla kendisi tarafından yanlış algılanan bazı duygusal deneyimlere bağlıdır.

Problematik durumlara gösterilen alışılmış tepkinin üslubunu değiştirmeyi ; bunalım içindeki hastalar, karşısındakinin durumu gereksinmelerini dikkate almadan, aşırı ben merkezci bir biçimde davrana bilirler.

İlişkisel becerilerini bütünsel olarak iyileştirmeyi ; sızlanmak yerine isteye bilmek, surat asmak yerini olumsuz duygularını açıklamayı yanlızlığa gömülmek üzere üzüntülerini anlatmalarını açıklamayı, yanlızca gömülmek yerine üzüntülerini anlatmayı saldırgan olmayacak biçimde hayal kırıklıklarını iletmeyi.

Ancak, bu güne değin uygulanan bu yöntemlerin ötesinde, Psikoterapilerin genel görümünün büyük bir değişimin eşiğinde olduğu anlaşılmaktadır. Uzun süredir bir birlerini küçümseme ve düşmanlıkla gözledikten sonra, değişik okullara ait uygulamacılar birbiriyle ilgilenmeye başlarlar. Bunun sonucunda bütünleyici ve eklektik bir psikoterapi hareketi oluşmaya başladı.

Bilişsel Terapiler :

İki kişinin sonradan birbirlerini fark ederek bakışmaları ve bunun sonucunda da çeşitli düşünceler içerisine girilebilir. Bu düşünceler kavrama güdüsü yada biliş olarak adlandırılan yani yaşamda karşılaştığımız durumlara bir cevap olarak, kendiliğinden bilince gelen düşüncelerdir. Bu güdüler, bizi çevreleyen dünyayı algılama biçimini gösterirler. Günümüzde bilişselciler kendi düşüncelerine uyan bu eski ilkeyi “ bilgini işlenmesi” teknik deyimi altında geliştirmişlerdir. Bilginin işlenme kuramı, bir durumu değerlendirme biçiminin, durumun kendisi kadar, tepkilerimizi de koşullandırdığını ön görür. O zaman davranışınız o kişiye gülümsemek ve en çekici tavırlarınızı takınmak olur. Eğer, tam tersine, sakınım lı kişilik özellikleri taşıyorsanız, güdüleriniz, “ bu kişi benim yanlışlarımı gözlüyor” olacaktır. Bu da sıkıntı, rahatsızlık gibi hoş olmayan duygulara yol açacak, sakınım lı davranışları gündeme getirecektir. Böylece, aynı durum ayrı kişilerce değişik biçimlerde yorumlanabilir ve bir kişiden ötekine değişen tepkilere yol açabilir. Karşılaştığımız olayları ne şekilde yorumladığımızı açıkça anlamak, tutumlarımızı değiştirmede de temel anahtardır.