Etiket arşivi: Eski Ahbap

Reşat Nuri Güntekin Eski Ahbap

Yaşımı Soran olursa kırk deyip geçiyorum amma hemen hemen 50 yaşındayım. Bu yaşta adam için karısının ölmesi kadar büyük felaket olmuyor. Daha gençlikte başa gelse insan yine sarsılır. Ev bark yıkımı kolay şey değil. Amma bir cihetten de bir ümit yeri kalır. Adam belki yeniden bir yuva tutar; sönük şöyle üç beş kasım dalı atar. Daha ihtiyarlıkta olursa onunda o kadar zararı yok. Adam altmışından sonra karıyı neylesin sevsen sevilmez atsan atılmaz. İnsan o vakit keenne vapur bekleyen yolcuya benzer. Üç sene önce rahmetliyi “ emir sultandaki “ kabrine götürdüğüm vakit ömrüm bu belalı yaşındayım. Ben halde olanların çoğu evleniyor. Ama yüzde doksan sonu fena çıkıyor .Genç alıyorlar ille daha berbat oluyor. Bu zamanda helal süt emmiş kaçta kaç çıkar. Diyelim ki öyle birini rast getirdik. Değil mi ki dini bütün ahlakı düzgün olduğu için sana sadakat gösterecek. Nafile Bu yaştan sonra işi çapkınlığa vuranlarda olur. Her koyun kendi bacağından asılır. Kimseyi şöyle yapıyor böyle ediyor diye kınamsamak huyum yok ama bu yaşta çok çirkin düşüyor. Bunlar delikanlılıkta yakışan şeyler.
İşte bunları birer birer düşündüm. İlle ve lakin vakit saat gelince adamın basireti mi bağlanıyor. Ne oluyor? Beş yaşında bir çocuk adamı iblis gibi aldatıyor.

Rahmetlinin iki yıldan ziyade uzamıştı. Fena yorgundum. Kırk lokmasından sonra birkaç ay İstanbul’a gitmek her eyyam şöyle başımı dinlemek istedim. Bursa’dan İstanbul komşu kapısı gibi bir şey. Fakat her nedense Abdülhamid’e bomba atıldığı seneden beri gitmek kısmet olmamıştı. Oğlum kızlarım hiç memnun olmadılar. Hele damadım beni niyetimden vazgeçirmek için dehşetli uğraştı. Besbelli İstanbul’da baştan çıkar fazla para yerim diye korkuyorlardı. O vakit kızdım ama şimdi hak veriyorum. Öyle ya malım mülküm onların sayılır. Mamafih benim öyle uluorta gitmeme imkan yoktu. İstediğim sadece biraz eğlenmek yirmi beş yaşıma doğru şöyle bir gidip gelmekti. Hoş ben o vakit de pek bir şeyler becerebilmiş değildim ya. Söz gelimi sanki.
Şahinpaşa oteline indiğimin ikinci sabahı hizmetçi Sizi eski bir ahbap görmeye geldi dedi. Allah Allah nereden duydu ğeldimi ? Çağır bakalım kimmiş dedim. Odaya gayet mükemmel giyinmiş şişmanca altın gözlüklü bir efendi girdi. Birde dikkatli bakınca ne göreyim? Eski hukuk arkadaşlarımdan Teneke Mahir değil mi? O vakit gayet maskara bir şeydi. Vapur çarkı şimendifer düdüğü ağustos böceği ötmesi gibi seslerin gayet iyi taklidini çıkarırdı. Arkadaşlar buna onun için Teneke Mahir diye ad takmışlardı. Az kaldı tanıyamayacaktım. O vakit cılız ihtiyar yüzlü sefil kılıklı bir gençti. Biz ihtiyarladıkça o öyle gençleşmiş hele kıyafeti o kadar düzmüş ki şaşılacak şey…Bir zamanlar bir kazaya kaymakam yapmışlardı. Sonra açığa çıkardıklarını işittim. Vebali boynuna ama galiba bir para işi dönmüştü. Çocuklarımdan görmediğim bir muhabbetle boynuma sarıldı. Şapır şupur yüzümden gözlerimden öptü. Ah Hilmi Felaketini işittim. Ne yapalım dünya hali bu! Diye başıma gelenleri bir bir saymasına indiğim oteli öğrenmesine vaktiyle öyle pek sıkı fıkı ahbap olmadığımız halde bu derece vefa göstermesine şaşmadım desem yalan olur. Amma doğrusu memnunda oldum.
Hani neye demişler “Yalnızlık yalnız Allah-ı Taala Hazretlerine mahsustur” diye. Benim uğradığım musibetten sonra daha umumi musibetlerden bahsettik. Kendi halinden de haber verdi. Hala bekarmış Memuriyette adam kadri bilmedikleri için artık işi komisyonculuğa varmış. Bazı mühim işler görüyor Gayet iyi para kazanıyormuş. Bana Bursa’da yapabilecek birçok işlerden bahsetti. Öyle işler varmış ki istesem altı ay içinde karun kadar zengini olabilirmişim. Fakat para bahsinde besbelli beni pek gönülsüz gördü ki fazla ısrar etmedi. Onunla yapacağımız yegane iş İstanbul’da bulunduğum müddetçe beraber gezip eğlenmek olacaktı. Mahir’ in bu hususta da ihtisası varmış. Girip çıkmadığı yer bilmediği insan yokmuş. Çenemi sıkarak ellerimi dizlerimi omuzlarımı tartaklayarak İstanbul’un eğlence alemlerini öyle ballandırdı ki doğrusu heyecanlandım. Hem derinden derine hoşlanıp hem de yapacağımız şeylerden korkarak Yahu Mahir dedim Bu kadar çabuk teklifsiz olduğuma hala hayret ederim ya Yahu mahir sen galiba beni baştan çıkaracaksın. Mahir çenesini katmerleştirip gülerek İşine bak Asıl onun tadı bu yaştan sonra çıkar , Adam dünyaya bir kere gelir. Diye rezalet içine gitmeye mana yoktu amam bende çocuk değildim. Ya … Zararsızca ve edep namus dairesinde eğlenebildiğim kadar eğlenirim. Baktım ki netice fena görünüyor tası tarağı topladığım gibi Bursa’ya aşarım . Amma dedim vakit saat gelince beş yaşında çocuk adamı İblis-ilain gibi oynatıyor.
Mahir beni daha o gün Beyoğlu ’nun iyice oteline indirdi. Gündüzleri çarşı Pazar gezer geceleri sinemaya tiyatroya konferansa filan giderdik. Yaz iyiden iyiye gelmişti. Akşam üzerleri Taksim bahçesi ömür oluyordu. Geldiğim galiba onuncu akşamıydı. Boğaza karşı kafaları iyice tütsüledik. Haydi seninle şu gençler gibi dolaşalım dedi. Haydi kol kola Beyoğlu caddesinde yola düzüldük. Öyle dehşetli bir mehtap vardı ki elektrik fenerleri şuraya buraya asılmış hevenk hevenk limon çiçekleri gibi donuk kalıyordu. Kafamda bu gece bayağı bir yirmi yaş rüzgarı esiyordu. Benimde başımın üzerinden elektrik telleri geçiyor gibi tranvaylarla yarış etmek istiyordum. Dükkanlar, evler fenerler, akın akın giden insanlar hele kadınlar bu gece bana bambaşka göründü. Baloz gibi bir yerin önün de durduk. İlanda “Güzel bilmem Kim sahnede çıplak oynayacak” diye yazıyordu. “Allah Allah… Bursa’da efelerin dağda yaptıklarını burada şehrin göbeğinde yapıyorlar ha”dedim. İstanbul diye cevap verdi. Sahi buranın havasında suyunda bir şey vardı. İspatı kendim. Bursa’da bunu duysam tüylerim diken diken olurdu. Halbuki burada Mahir’e Haydi seninle şu rezaleti bir görelim dedim. O tabi dünden hazır. Yahu aferin sana amma da çabuk açıldın ha. Dedi. Girdik. Hakikaten Mahir’in İstanbul’da tanımadığı yok. Sokakta tranvayda lokanta da olduğu gibi burada da birçok kimselere selam verdi. Masaların arasından geçerek Fransızca, almanca, Rumca, hata Farsca konuştu. Ben loca gibi tenha bir yere çekilmemizi ortaya oturmamızı tercih ettim. Çalgı baygın bir hava çalıyordu; garsonlar ellerinde tepsiler, şişelerle masadan masaya koşuşuyorlardı. Sahnede yarı çıplak kadınlar oynuyordu. Tavanda sokak kapısı cesametinde bir nevi pervane muttasıl sallanıp rüzgar dağıtıyor; renk renk sigara dumanlarını bir başka hava ile sarmaş dolaş edip oynatıyordu. Ömrümde birkaç defa adamakıllı sarhoş olduğumu hatırlamadım. Fakat bu geceki kadar can-ü dilden sarhoş olduğum aklıma gelmiyor…İnsan kısmi yavaş yavaş baştan çıkar hem de bu halin hiç farkında olmaz derler. Belki bu da doğrudur amma, ben kendi hesabıma kuyuya düşer gibi ne oldumsa birden bire oldum. Çalgı, baygın bayğın çalarken bilmem neler içtik. iki de birde oooo…Hayat varmış… İki günlük ömrümü neye ah-ü vah ile yahut çiftlikte tezek kokusu koklamakla geçirmeli? Diyordum. Öyle hafifmiştim ki ayağa kalksam şu havada birbirine sarılıp oynaşan kırmızılı yeşilli dumanlar içinde dolaşabileceğimi sanıyordum.
Acaba bunun için mi pek çok içenlere Bulut gibi sarhoş olmuş derler. Mahire yeşilli bir kadını gösterdim. İnsan mıdır melek midir tefrik eden Çungarda ki çiftliğim helal olsun dedim. Mahir çağıralım da sen kendin tefrik et dedi. Ve bir işaretle işi garsona anlattı. Kadın hiç nazlanmadan locamıza geldi. Ne milletten olduğunu sormadım. Fakat adı Marizdi. O da neden aklımda kaldı hani. Mariz zad ile yazılırsa namızaç hasta manasına gelir ya. Madam sana neye Mariz diyorlar maşallah güzel yanaklarından kan fışkırıyor. Diye nükteperdazane bir cinas sarfetmiştim. Arkadan bir rakkase daha geldi. Locada iki çift olduk. Artık çalanları oynayanları unutmuştuk. Hatta o aralık çıplak kadın oynamış da haberim olmadı. Mariz benim yağlı bir kuyruk olduğumu anlamıştı. İltifat dehşetli gidiyordu. Hayli bir zaman içtik. Kadın ta göğsume yaslanmış bayağı nefesimi tıkıyordu. Mahir benim bu alimi gördükçe kahkahayı basıyor. Alemde seninkiler beybabayı bu halde görmeliler diyordu. Bu hakikaten berbat bir şey olurdu. Fakat galiba o kadar da utanmazdım. Allah adamın aklıyla beraber arını namusunu da alıyor. O gecem ki sarhoş kafamla kendi yüzsüzlüğüme kendim de hayret ediyordum. Mariz çetrefil Türkçesiyle ta kulağımın içine durmayıp bir şeyler anlatıyordu. Sade bilmem ne için bu sesi dinlerken gönlüme bir gariplik çöküyordu. Şöyle yan yana biraz ağlayalım diyordum. Bu gariplik git gide arttı. Çalgı artık susmuştu. Salondaki lambalar tekmil kısılmış yanıyordu. Öyle geliyordu ki dışarıda bütün İstanbul’a yağmur yağıyor. Gözlerim yarı devrilmiş bir kadehten birer birer ağır ağır damlayan nane kokulu yeşil içki damlalarına dalıp gitmişti. Mariz hala kulağımın içine söylüyordu. Birdenbire bu garipliğin nereden geldiğini buldum. Bu ses uzaktan uzağa rahmetlinin sesine benziyordu Duvağını açtığım ilk geceden kucağımda verdiği son nefese kadar geçen günler birer birer gözümün önünden geçti. Midem alt üst oldu Fena bir ağlama geldi. Locadakiler hep şaşırmışlardı. Mahir koluma girerek beni karanlık ve serin bir taşlığa çıkardı. Bol su ile yüzümü yıkadı. İçkiye yüzüm olmadığını bilmez gibi neden o kadar ileri gitmiştim. Kendime gelince dar pencereye başımı dayayarak Haliç’ in kandillerine baktım sonra hemen çıkmak istedim. Kadınlara şöyle bir Allah ısmarladık demek bile içimden gelmedi.

O geceki sarhoşluk beni bir hafta hasta yatırdı. Allah razı olsun Mahir, hiç yalnız bırakmadı. İkide bir de Nafile sen evlilik hayatına iyice alışmışsın kendine şöyle eli, ağzı düzgün bir şey bulmaya bak diyor, sonra çenesinin katmerlerini çekiştirerek Kim var ya Rabbi sana münasip kim var? Diye uzun uzun düşünüyordu. O, bana münasip bir kadıncağız ararken bende bir yandan Yahu bu ne hayırlı bir ahbap böyle beni milyoner etmeyi düşünen o lal gibi gezdiren o sonra evlendirmeye çalışan yine o, İnsanın kendi evlatlarında bu vefa bulunmuyor. diye düşünüyordum.

Mahir nihayet bir kelepir keşfetti. İyi bir aileden güzel zarif, tahsil ve terbiyesi mükemmel bir kız. Babası eski paşalardan. Sekiz on sene evvel vefat etmiş. Annesiyle beraber tüccardan bir dayısı yanında oturuyormuş ki vasisi de o imiş. Yahu alay mı ediyorsun ben kırkını geçmiş büyük baba olmuş adam. Akla sığmayacak şey. Mahir bu ciheti düşünmeye bile lüzum görmüyormuş. Adam kaç yaşında görünürse o yaşta sayılırmış. Bana nihayet otuz beşten fazla verilmezmiş. Keşişdağı’ nın havası beni konserve gibi taze saklamış. Bundan başka kız gayet ağırbaşlı imiş. Öyle zevzek tatsız bir gence karı olmaktansa benim gibi yaşını başını almış aklı başında karı kıymeti bilir kibar bir adamla evlenmeyi tercih edermiş. Zaten şimdiki fikirlere göre asıl erkek diye bana denirmiş. Aman ne telaş ne hareket sanırsın ki asıl evlenecek kendisi. Mamafih telaşı bana da az çok sirayet etmedi dersem yalan olur Zaten artık bekarlığın çıkar yol olmadığını anlamış herçi badabad bir kere tecrübe-i talih etmeyi düşünmeye başlamıştım. Fakat herhalde bu uzun uzadı ya düşünmeden halledilecek bir dava değildi. Bütün korkularımı tereddütlerimi söyledim. Hepsine cevap buldu .Hülasa ne yaptı. Üç dört gün içinde dilimi ağzımı bağladı izdivacım yeni İstanbul modası üzeri olacaktı. Program şu idi. Kaç göç olmadığı için Şişli’ deki evlerine misafirlik bahanesiyle beni götürecek kızı iyice göreceğim. Sonra işimize gelirse resmen dayısından taleb edeceğiz. Kızı öteden beri zengin bir
Hakikaten de odun gibi bir adammış. Ben paraca o tüccardan aşı olmadığım için Mahir bu işe bitmiş gözü ile bakıyordu.
Alacağım kadınla evvelden görüşmek falan gibi işin yeni cihetleri bilmem neden hoşuma gidiyordu. Alafranga bir aileyle münasebete girişeceğim için gerek kıyafet gerek hal itibariyle alakadar İstanbul zenginlerine yaklaşmak istedim. Şevkiye hanım hrıstiyan kızları gibi serbest dolaşıyor bana albümler notalar gösteriyordu. Sokağa çıkar çıkmaz Mahir’ e o benim kızlardan küçük insan karı diye ortaya çıkarmaya haya eder. Mahir kızdı. Dudaklarını bükerek Bursa’ daki çiftlinde yabani gibi yaşamış bir adamın ancak bu kadar insan kıymeti taktir edeceğini söyledi. Bu kız çocuk gibi görünürmüş ama yüz yaşındaki bir ihtiyar kadar müdebbir ve ağırbaşlıymış. O gün kulak vermedim Şevkiye hanım manalı manalı gülümseyerek beni sormuş.Mahir şöyle bir ağzını aramak kastıyla Hilmi beyin üç ay evvel haremi merhum oldu gel seni şuna yapalım demiş. Zavallının yüzü hemen gelincik gibi kızarmış içini çekerek fevkalede beni beğeneceğini zannetmem demiş. Mahir iki arada mekik gibi gidip geldi . Ne yaptıysa beni dayısına razı etti.

Nikah günü artık kararlaşmış bizim nameler dolaştırılıyordu. Mahir hiddetinden yüzü morarmış aynının damarları fırlamış. Yumruklarını sallayarak ve bağırarak içeri girdi. Hiddetle kapıya çarptı. Bizi içten biri olsa asıl işi bozulan onu sanırdı. Mahir iki bardak su içtikten sonra işi anlattı. Dayısının İzmit’ e bir konserve Fabrikasının olduğunu söyledi. Mahir’ in sesi titreyerek yavaş ve manalı bir tavırla keşke seni hiç tanımasaydım dedi. Sonra yine baştan coşarak para hatırı için kalp ile oynayan insanlara lanet etmeye başladı. Mahirin iri gözleri büsbütün açıldı. Adamın başkasından beklemediği bir hareketle karşılaşması çok tatlı oluyordu.

Herifin dediği gibi insan oğlunun başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmiyor. Bir gece imzalı bir mektup aldım Bu kağıt bana nikahlım Şevkiye hanımın üç seneden beri genç bir doktorla münasebetini bildiriyordu. İçimin ateşini gidermek için bin türlü düşündüm. Bu işler evlendikten sonra geleydi ertesi sabah erkenden Mahir’ i gidip buldum yaptığın gibi temizle bakalım dedim. Yumruklarıyla başına vurarak bu olay üstüne kırk gün yaşarsan taaccüb edeceğini söyledi.Konserve fabrikası da üstüme bir yüktü. Ne ise Mahir beni bundan kurtardı. Fakat yedi bin beş yüz liradan fazlaya müşteri bulamadı. Eski ahbabın beni rıhtıma kadar teşyi etti. Vapur ayrılırken mendiliyle uzaktan gözlerini sildiğini gördüm.

Mahirin fabrika komisyonundan dercep ettiği paradan bahse lüzum görmüyorum. Nikah olur herif ğüvegi girmek ister. Türlü bahanelerle birkaç ay işini savsaklar. Mahir Bursa’ lıyı imzalı bir mektupla haberdar eder. Bursa’ lı işin bozulduğunu görünce tehtide ve şantaja başlar. Herif boşanmam nikahım altın da çürütürüm diye dayatır. Nikahı bağışlamak üste de ziyan bedeli altında iki yüz lira verilmek şartıyla Mahir herifi razı eder. Bursa’ lı öyle çingene bir adammış ki kıza hediye ettiği üç yüz kuruşluk bir yüzük için dört defa Mahir’ i göndermiş.Yüzük zayi olduğu için parasını göndermeye razı olmuşlar. Söze karışmak şantajcılık ve çingenelik lekelerini izale etmek istedim. İnsanlar çok anlaşılmaz mahluk şantajcı çingene gibi sıfatları bile hazmediyor. Enayi demesinler diye…..