Etiket arşivi: Emre Kongar kitapları

Emre Kongar Küresel Terör ve Türkiye

1. GİRİŞ:
Kitap, 11 Eylül terör olayının küreselleşme olgusu ile bağlantısını ve Türkiye’nin bu sahnedeki rolünü anlatmaktadır. Bağlantılar incelenirken; küreselleşme, Huntington’un Uygarlıklar Çatışması kuramı ve terör kavramları da incelenmekte ve Türkiye hakkında bilinçli olarak oluşturulan yanlışlar ile oynanmak istenen oyunlar gözler önüne serilmek istenmektedir.

2. GELİŞME:
Küreselleşen Dünya: Dünyada gelişme gösteren Küreselleşme olgusunun teknolojik ve siyasal olmak üzere iki kaynağı bulunmaktadır. Teknolojinin özellikle iletişim ve bilişim alanlarındaki olağanüstü gelişimi, Küreselleşme sürecinin birinci kaynağını oluşturmaktadır. İkinci kaynağı ise, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği‘nin çökmesi ile gerçekleşen bir süreçtir. Çünkü, İkinci Dünya Savaşından sonra tüm dünyada hüküm süren süreç ‘’Soğuk Savaş’’ süreci olarak tanımlanırken, Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile bu süreç tamamlanmıştır. Bu siyasal gelişmeler ise, tüm dünyada taraftar bulacak yeni bir olgunun, yani “Küreselleşmenin” siyasal kaynağını oluşturmaktadır. Son derece karmaşık bir yapıya sahip olan Küreselleşme; siyasal,ekonomik ve kültürel öğelerden oluşmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasal liderliğe ve dünya jandarmalığına soyunması, Küreselleşmenin siyasi boyutunu, uluslararası sermayenin dünya üzerinde egemenlik kurma arzuları ekonomik boyutunu,insanlığın tekdüze bir tüketim kültüründe marka ve firma imajlarıyla birleştirilmesi ve bütünleştirilmesi, buna karşılık siyasal bazda, kültür temeline dayalı parçalara bölünmesi ise kültürel boyutunu oluşturmaktadır.
Kaynak ve içeriği yukarıda açıklanan küreselleşme olgusunun dünyada gelişmesiyle birlikte bu olgu, toplumlarda çok önemli sonuçlara neden olmuştur. Bu sonuçlar; dünyanın küçülmesi, yani herkesin dünyada olup bitenden haber alması,bağımsız nitelikli ulus-devletlerin egemenliklerinin tehdit edilmesi ve uluslararası kuralların geçerliliğinin dayatılması, terörizmin hem bireysel hem de devlet destekli olarak tırmanması ve yaygınlaşması, yerel ve ulusal kültürlerin zayıflaması, zenginlerin daha zengin, yoksulların daha yoksul olması, insan hakları ve demokrasi kurallarının gelişmesi olarak sıralanabilir.
Samuel HUNTINGTON ve Uygarlıklar Çatışması: Harward Üniversitesi profesörle-rinden olan Samuel HUNTINGTON, 1996 yılında yayımladığı “Uygarlıklar Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması” adlı Küreselleşme ürünü olarak nitelendirilebilecek eserinde, 21’inci yüzyılın din ağırlıklı bir uygarlıklar çatışmasıyla belirleneceğini söylemektedir. Eserde, batının saldırganlığı, İslâmın hoşgörüsüzlüğü ve Çin uygarlığının iddiacılığı arasındaki etkileşimin neticede çatışmaya dönüşeceği iddia edilmektedir. Dünya savaşına dönüşebilecek bu çatışmaların önlenebilmesi ise; uygarlıkların iç içe geçtiği yani benzeştiği bölgelerdeki ülkelerin, merkez ülkelerle birlikte hareket etmesi ve ortak değerler etrafında toplanmaları ile mümkün olduğu görüşü ileri sürülmektedir. Bu saptamaları esnasında yazar, birden çok uygarlığın etkisinde olan ülkeler için “bölünmüş ülkeler” nitelemesini getirmekte ve Türkiye’yi de Batı ve İslâm uygarlıkları arasında bölünmüş olarak göstermektedir. Huntington bu söylemlerinde, aslında batı uygarlıkları dışında kalan uygarlıkları farklı olarak nitelemekte ve batının dışındaki ülkelerin hangi yolla olursa olsun batılılaşmasının imkansız olduğunu belirtmektedir. Türkiye için de; “batı uygarlığında ikinci sınıf bir ülke olacağına ,İslâm ülkeleri arasında merkez ülke olarak, özüne dönmesi ve İslâmi çizgide hareket etmesi gereken bir ülke” değerlendirmesi yapmıştır. Ancak, bunun başarılabilmesi için de Atatürk’ün mirasını reddedecek bir liderin ortaya çıkması gerektiği vurgulanmakta ve Kemalizm’e karşı açık saldırı ve ithamlarda bulunulmaktadır. Aslında bu akılı siyaset bilimci, bilinçli olarak batının karşısına bir düşman çıkartıp onu kullanarak batının dünyayı yeniden şekillendirmesi için fırsat yaratmaya çalışmaktadır. Yani batı uygarlıkları dışındakiler kışkırtılarak, batıya karşı hareket etmeleri sağlanacak daha sonra da, bu fırsat bilinerek, “yeni dünya düzeni” batının istediği gibi şekillenecektir. Bu söylemlerin gerek Müslümanlar gerekse Hıristiyanlar arasında destekçi bulduğu,11 Eylülde, Bosna’da, Kosova’da ve diğer pek çok çatışma bölgelerinde açıkça görülmüştür. Ancak iyice anlaşılmalıdır ki, Huntington, bu kuramları ile toplumlara aslında çözümü değil, tam tersine çatışmayı önermekte ve batının egemenliği altında yeni bir dünya düzenini dikte ettirmeye çalışmaktadır.
Terör, 11 Eylül Terör Olayı ve Muhtemel Sonuçları: Terör tanımı toplumbilimi açısından siyasal yapıda yer alan; hedeflediği kişinin,grubun ya da toplumun ardındaki yönetim felsefesine, yani meşru ya da gayri meşru olarak belirlenmiş olan egemenlik ilişkisine saldıran bir eylem olarak tanımlanabilir. Bu tanım irdelendiğinde, devletler ve toplumlar arası savaşlar, doğrudan doğruya egemenlik ilişkisini değiştirmeye ve bu ilişkiye el koymaya yönelik ve sivillerin ölümüne neden olduklarından doğal olarak terörist nitelik taşırlar. Bu açıdan bakıldığında, Taliban’ın yaptıkları ile, Amerika Birleşik Devletleri’nin Hiroşima’ da binlerce insanın ölümüne neden olması arasında ciddi bir fark yoktur. Terör, çağımızda hemen tüm toplumlarda, küreselleşmenin sonucu olarak ortaya çıkan adaletsizlik, eşitsizlik ve umutsuzluklarla beslenerek ortaya çıkmıştır.11 Eylül terörü de Küreselleşmenin terör yüzü olarak nitelendirilebilir. Usame Bin Ladin, soğuk savaş döneminde Afganistan’ı işgal eden Sovyetler Birliği’ne karşı ABD tarafından yaratılan bir savaşçı idi. Ancak küreselleşme sonucu; uygarlıklar çatışmasına uygun olarak Usame, ideolojik din şemsiyesini kendini yaratanlara karşı kullanmış ve aslında Küreselleşmenin lideri olan ABD’ye ve onun ilkelerine savaş açmıştır.
11 Eylül terörünün olası sonuçları olarak da; ABD’nin ilk kez evinde vurulması ile, küreselleşen terörün Amerikalıların geleneksel güvenlik duygusunu yok etmesi, Türkiye dışında reforma uğramamış olan İslâm dininin tüm dünyada yeniden gözden geçirilmesine yol açması, her şeyin terör silahı olabileceğinin ve buna karşı alınması gereken tedbirlerin sınırsız olduğunun anlaşılması,teröre açıktan destek vermenin zorlaşması, ABD’nin değişmekte olan dünyayı kendi önderliğinde ve denetimine uygun olarak yeniden düzenleme için harekete geçmesi olarak sıralanabilir.
Türkiye’de Terör: Çağdaş dünya tarihinde Türkiye kadar çok yönlü terör saldırılarına sahne olmuş başka bir coğrafya bulmak çok zordur. Türkiye, siyasal terör ile Ermenilerin 1970’li yıllarda intikam adı altında gerçekleştirdikleri eylemlerle tanışmıştır. Tamamen asılsız soykırım iddialarına dayandırılan bu terör eylemleri yurt içinde ve dışında pek çok Türk vatandaşının katledilmesiyle dünyada yankı bulmuştur. Bu yıllarda Türkiye içeride de 1980 askeri darbesine kadar uzanacak olan sağ-sol çatışmasına sahne olmuş ve binlerce insanını dış destekli bu çatışmalara kurban vermiştir. Neticede bu terör olayına en yetenekli ve eğitimli gençlerini kurban veren Türkiye, gerek eğitim gerekse sosyal alanda büyük darbe almıştır.1980 askeri darbesinden sonraki dönemde Türkiye bu kez dış destekli ırkçı ve bölücü terörle tanışmıştır. Kayıp sayısı bu kez 30.000 i aşmış ve ülke çok büyük maddi kayba uğramıştır. Yine aynı tarihlere rastlayan dördüncü terör dalgası ise dış destekli dinci terör olayları olmuştur. Bu eylemlerin hedefi lâik ,demokratik düzen ve Atatürkçüler, kaynağı ise dış destekli şeriatçılık özlemidir. Bu eylemlerin zamanla geldiği noktada artık hiçbir Atatürkçünün can güvenliği sağlanamaz hale gelmiş ve komşu ülkelerin ajanları her yerde cirit atarak cinayetler işlemiştir. Bu olaylar 28 Şubat kararlarının hayata geçirilerek siyasal İslâma verilen devlet desteği ortadan kaldırılana ve İslâmî terör örgütlerine yönelik icra edilen başarılı operasyonlara kadar sürmüştür. Özelikle İran destekli Hizbullah terör örgütüne indirilen darbe bu alanda yapılan en önemli faaliyet olarak tarihe geçmiştir. Batılılar ise, dünyada bizim uğraştığımız dinci terörün ne olduğunu ve bunun evrensel boyutunu ancak 11 Eylülde anlayabilmişlerdir. Türkiye’ye karşı desteklenen dinci terör, kanlı yüzünü bu kez kendini besleyenlere de göstermiştir. Aslında, tüm dünyada beyinlere, artık küreselleşen terör kavramı iyice yerleşmeye başlamıştır. Şimdi üzerinde düşünülmesi gereken konu bunun nasıl önleneceğidir. Küreselleşen terörün çözümü, insan haklarına dayalı, katılımcı demokrasi esasına dayalı olarak kurulacak, yeni bir dünya düzenidir. Başlangıçta çok ütopik görülse de, terörle tırmanacak bir nükleer, biyolojik ve kimyasal savaşın sonuçları düşünüldüğünde, üzerinde durulması gereken bir yol olduğu ileri sürülebilir. Türkiye modeli ise, bu yeni düzen için aslında iyi bir reçete olarak insanlığa sunulabilir. İnsan hakları, demokrasi ve lâiklik sorunlarını aşmış, Atatürk’ün söylemlerini gerçekleştire-bilmiş barışçı bir Türkiye modeli tüm dünya için örnek teşkil edebilecektir.
Türkiye ve Değişim: Türkiye’nin değişen dünya düzenindeki yerini incelerken Türkiye’deki bazı kavram anlayışlarındaki yanlışlardan başlanmalıdır. Örneğin; demokrasi her platformda çoğunluğun gücü olarak ifade edilir. Aslında demokrasi, temel hak ve özgürlüklerin güvencede olduğu bir çoğunluk rejimidir. Aksinin doğruluğu bizi, Türkiye’nin yüzde 99’u Müslümandır, o halde şeriatla yönetilmelidir mantığı gibi sakat bir sonuca götürür ki bu kesinlikle demokrasi değildir. Lâiklik ise, klasik tanımının yanında inançların ve inançsızlıkların da korunduğu bir yapı olarak ele alınmalı ve devlet gibi bireylerin de lâik olabilecekleri kabul edilmelidir. Türk halkı bu kavram yanlışlarının yanında tarihsel saptırmalarla da yanlış yönlendirilmiş ve maalesef bunlar topluma egemen olmuş ve insanlar kendilerini farklı kamplarda hissetmişler ve değişim sürecinde pek çok kez karşı karşıya gelerek çatışmışlardır. Tarihin gelişimi içerisinde dünyadaki değişim Türkiye’yi de soğuk savaş sırasında iki kutuptan birinde yer almaya zorlamış ve batının “antikomünizm” anlayışının ileri karakolu görevini yaptırmıştır. Bu andan itibaren de artık Atatürk devrimlerinden uzaklaşılmış, ülke içine nifak tohumları atılmış, katı milliyetçilik ve din siyasete egemen olmuştur. Tarihler 1991’i gösterdiğinde Sovyetler Birliği dağılmış ve komünizm tehlikesi birden ortadan kalkmış, soğuk savaş bitmiştir. Bu kez Türkiye için birinci tehlike olarak irtica ortaya çıkmıştır. Siyasi otoritelerin özellikle eğitim alanındaki büyük hataları sonucu irtica, soğuk savaş sonrası hızla gelişmiş, terör örgütleri Atatürk’ü ,Kemalistleri ve rejimi açıkça hedef göstererek korkunç eylemler başlatmışlardır. Bu eylemler sekiz yılda ülkeyi lâik-antilâik çatışmasına getirmiş ve 28 Şubat 1997 tarihindeki Milli Güvenlik Kurulu bildirisi ile bu gidişata dur denmiş ve devletin siyasal İslâma verdiği desteğin önü kesilmiştir. Türkiye’de bütün bunlar yaşanırken Avrupa Birliği ülkeleri İletişim-Bilişim devrimine geçmiş ,iç sorunları ile uğraşan Türkiye ise, hala Endüstri Devrimini yaşamak zorunda kalmıştır.

Küreselleşen Dünya Düzeninde Türkiye’nin Hedefleri: Türkiye, dünyanın yeniden biçimlendirilmesi olarak ortaya çıkan yeni dönemde ve bu dönemde oluşan siyasal İslâm terörü bağlamında, iki genel hedefi sürekli göz önünde bulundurmak ve savunuculuğunu yapmak zorundadır. Birinci hedef, sürekli barışçı olmak ve dünya barışına da katılımcı örnek davranışlar sergilemektir. İkinci hedef ise, yeni dünya düzeninin yerleşmesi aşamasında gerçek lâik ve demokratik sosyal hukuk devleti modelini uygulamaktır. Yeni şekillenen dünya düzeninde Türkiye, terörle savaş kapsamında uluslararası politika arenasında aktif rol oynamalı, uluslararası karar mekanizmalarında yer almalı, Orta Asya’daki dengelere dikkat ederek, menfaatlerini korumalı, radikal İslâm terörünün önlenmesinde üstlenebileceği kritik rolü ortaya koymalı ve tüm İslâm ülkeleri ve modernleşmekte olan toplumlar için terörizmin önlenmesinde örnek ülke olma özelliğini ön plana çıkartmalıdır.

3. ANAFİKİR VE SONUÇ:
Soğuk savaş döneminin bitimi ve İletişim-Bilişim devriminin yaşanmasıyla birlikte dünyada yerleşmeye başlayan Küreselleşme olgusu,özellikle dinsel boyuttaki terörün ve çatışmaların nedeni olmuştur. Aslında bu çatışmalar, Huntington gibi yazarların Batı’nın dünyayı yeniden şekillendirerek egemenlik kurma isteklerinin bir sonucudur. Bu dinsel ayrılık çatışmaları, sonunda 11 Eylülü getirmiş ve dünya çok farklı düzenlemelerle karşı karşıya kalmıştır. Türkiye ise üzerinde yıllarca oynanan terör oyunlarına boyun eğmeyerek tüm dünyaya model olacak bir konuma gelmiştir. Küreselleşen dünya düzeninde bundan sonra Türkiye çok daha aktif bir rol oynamalı, uluslararası karar mekanizmalarına dahil olarak menfaatlerini korumalı, lâik ve sosyal hukuk devletinin tüm özelliklerine sahip olacak düzenlemeleri yapmalı ve Atatürk’ün ilke ve devrimlerine daha sıkı sarılarak, çağdaş ülkelerin eriştiği seviyelere en kısa zamanda gelmelidir..