Etiket arşivi: Bir Çift Yürek Kitap Özeti

Marlo Morgan Bir Çift Yürek

Bazı uyarılar göndermiş olmalı ne var ki ben hiç birini almadım. Olay çoktan harekete geçmişti; yırtıcı hayvanlardan oluşan küme kilometrelerce uzaklıkta oturmuş, kurbanı bekliyordu. Az önce boşalttığım valizim, ertesi gün, ‘talep edilmedi’ etiketi takılarak emanet deposuna kaldırılacak ve aylarca orada kalacaktı. Yabancı bir ülkede sırra kalem basan pek çok Amerikalıdan biri olmak üzereydim.

Boğucu bir ekim sabahıydı ve ben beş yıldızlı Avustralya otelinin önündeki avluda durmuş tanımadığım bir rehberi beklemekteydim. Derken üstü açık bir jip dairevi giriş yoluna saptı. Kızgın parke taşlı yolun üzerinde kulakları tırmalayan otomobil erguvan renkli yapraklardan sıçrayan su paslı metale sıçradı. Jip durdu ve otuz yaşlarında bir aborijen olan şoför, bana doğru baktı ve bir el işaretiyle’ gelin’ dedi. O sarı saçlı bir Amerikalı kadını almaya gelmişti. Ben ise, Aborijenler den oluşan kabilelerin toplantısına gitme beklentisi içerisindeydim. Üniformalı kapı görevlisinin mavi gözlerinden durumu onaylamadığı açıkça belliyken, biz bir birimize kimliklerimizi açıklamadan aramızda anlaşmıştık bile.
Yüksek topuklu ayakkabıların araca binmemi güçleştirmesinden önce de fazlasıyla şık bir tarzda giyinmiş olduğumu anlamıştım. Sağımda oturan genç şoför, şort ve rengi solmuş bir beyaz tişörtle çorapsız olarak bez ayakkabılar giymişti. Benim toplantı yerine götürülmem ayarlanırken, bu işlemin normal bir otomobille gerçekleştirileceğini, hatta Avustralya otomobil sanayisinin gururu olan bir Holden ile alınacağımı hayal etmiştim. Yarı açık bir araçla yolculuk etmek zorunda kalacağım, bir an için bile aklımdan geçmemişti. Her ne ise, bu karşılama için özensiz ve bakımsız değil, tam tersine olabileceğine şık giyinmeyi yeğlemiştim; ne de olsa benim onuruma bir şölen verilmekteydi!
Kendimi tanıttım, ama o kim olduğumu çok iyi bilirmişçesine bir olay işareti yaptı başıyla. Kapı görevlisinin önünden geçerken, adamın kaşlarını çattığını gördüm. Kentin yüksek bulunan evleri, süt ve süt ürünleri satan dükkanları, lokantaları ve bir tek ot tanesinin bulunmadığı beton parkları geçtik. Altı yola ayrılan sapağın göbeğinin çevresinden dönerken kapının koluna sıkı sıkı yapışmak zorunda kaldım. Şoför beni kentin dışına çıkarıyordu çünkü gittiğimiz yolda artık evler bitmişti. Ben ise bu şölenin uzakta bir yerde düzenlendiğini düşünmeye başlamıştım. Ben adıma tertip edilen bu olaydan bir çok beklentim vardı, bana nasıl bir hediye vereceklerini düşünmeye başladım. Fakat hiç bir şey düşündüğüm gibi olmadı, ben her yaşadığım anda hayalimin dışında bir şekil ile karşı karşıya geliyordum. Git git yol bir türlü bitmiyordu hava okadar sıcaktı ki ben durmadan terliyordum sanki naylon çoraplarım ayağımda erimişti sıcak beni iyice bayıltmıştı başım otomobilin hareketiyle birlikte sağa sola hareket ediyordu. Öylesine sıcaktan bunalmıştım ki gözlüklerimin camları buğulanıyor ve ben eteğim ile siliyordum.
Dürt saat sonra küçük bir barınağın önünde durduk, kulübenin önünde minik bir ateş yanıyordu. Ve oracıkta oturan iki aborijen kadın bizim yaklaşmamızla birlikte ayağa kalktı her ikisi de orta yaşlı ve kısa boylu olan kadınların giysileri üzerlerini ancak örtüyordu. Ama yüzlerinde son derece sıcak bir hoş geldin gülümsemesi vardı.bir tanesi dört bir yana dağılmakta ısrar eden siyah, gür ve kıvırcık saçlarını alnına bağladığı kara bir bant ile zaptetmeye çalışmıştı. İkisinin de ince ve sağlam bir yapısı vardı, kahverengi gözleri yuvarlak yüzlerinde parıl parıl parlıyordu. Jipten inerken şoförüm unutmadan söyleyeyim burada İngilizce bilen birtek benim dedi. senin çevirmenin ve arkadaşın ben olacağım dedi. harika diye düşündüm.’ Uçak parası, otel parası derken yedi yüz dolarım gitti. Ama burda bırak modayı takip etmeyi İngilizce bile bilmiyorlarmış diye düşündüm. Her ney ise artık oradaydım.
Sadece bir çatısı ve üç duvarı olan barakaya girdik. Bildiğimiz anlamda kapı ve pencere yoktu. Burası sadece güneşten korunmak ya da koyunlar sığınak olması amacıyla yapılmıştı. İçerisinden ısı daha da yüksekti. Çünkü taşlarla çevrili bir çemberin ortasında bir ateş daha yanmaktaydı. Burada insani gereksinmelere yanıt vermesi beklenebilecek nesneler bulunuyordu: iskemle, yer döşemesi veya bir vantilatör olmadığı gibi elektrik de yoktu. Tüm mekan kırık dökük tahta parçalarıyla birbirlerine tutturulmuş tenekelerden oluşmuştu.
Dışarıda ki parlak güneş ışığına alışan gözlerim, dumanın ve gölgenin oluşturduğu loşluğa da uyum sağladı. İçeride, kimi kuma oturan, kimi ayakta duran bir gurup yetişkin Aborijin vardı. Erkekler saçlarında ki bağlar, kollarına ve ayak bileklerine bağladıkları tüylerle rengarenk bir görüntü sergiliyorlardı. Onların da kalçasının etrafında sarılı duran, şoförünkine benzeyen bir kumaş parçası vardı. Çevirmeninden farklı olarak hepsi yüzlerine kollarına değişik renklerle değişik desenler vermişlerdi. Kertenkele, yılan ve kuşların desenleri vücutlarını süslüyordu. Kadınlar erkeklere rağmen daha gösterişsizdiler.
Öğleden sonra pek çok deneme yaptık, son derece etkileyici olanlardan biri bir meyvayla ilgiliydi bu biçimi armut, kabuğu muz gibi olan garip bir meyvaydı ve elime verilen bu açık yeşil meyvayı tutmam ve kutsamam istendi. Bu ne anlama geliyordu acaba? Bu konuda hiçbir fikrim olmadığından, içimden şöyle geçirdim: lütfen sevgili tanrım, bu meyvayı kutsa, “sonrada elimdeki meyvayı yaşlı kişiye uzattım o, bir bıçak aldı tepesini kesti ve soymaya başladı. Kabuk bir muzunki gibi aşağı sarkacak yerde kendi çevresinde kıvrılınca, gurubun tüm üyeleri bana baktılar. Kara gözlerin üzerime dikilmesi beni oldukça rahatsız etti. Sanki bunun provasını yapmışlarcasına, tek bir ağızdan ah dediler. Ben bu ahın, iyimi yoksa kötü anlama geldiğini anlayamamıştım ve bu koro, yaşlı kişinin her bir kabuğu kesişinde yineleniyordu. Ama sezinlediğim kadarıyla kabuk normal olarak böyle kıvrılmıyordu ve bu durum benden yana bir puan olarak kayıt oluyordu. Daha sonra yerliler ateşi söndürdüler, bir iki parça eşyalarını toparladılar ve çölde yürümeye koyuldular. Yürüyüş için sıralandıklarında esmer yarı çıplak göğüsleri güneşin altında pırıl pırıl parlıyordu. Görünüşe göre toplandı sona ermişti, ne bir yemek nede bir ödül vardı. Ooo ta yürüyüşe geçenlerin en sonuncusuydu ama oda gidiyordu işte. Birkaç metre uzaklaştıktan sonra. Bana doğru döndü ve seslendi. “ gel haydi artık gidiyoruz” nereye gidiyoruz diye sordum? Yürüyoruz. Nereye doğru yürüyorsunuz ? boylu boyunca Avusturalyayı geçiyoruz. Harika ! ne kadar sürer bu? Tahminen, üç dolunay sürer. Yani üç ay yürüyeceğinizimi söylüyorsun? Evet aşağı yukarı üç ay. Derin derin iç getirdikten sonra, az ötede duran Ooota’ya seslendim: “ evet, bu oldukça eğlenceli gibi görünüyor ama, biliyorsun ben gelemem.” Yola çıkmak için bu gün benim için hiçte uygun sayılmaz. Sorumluluklarım zorunluluklarım, ödenecek kiram ve faturalarım var. Hiçbir hazırlık yapmadım. Uzun bir yürüyüş veya kamp tatili yapmadan önce bazı düzenlemeler yapmam gerekirdi. Belki de anlayamıyorsun: ben bir Avustralya vatandaşı değilim ben Amerikalıyım biz bir yabancı ülkeye gidip, öğlecesine ortadan kaybolamayız. Sizin göç büromuzun çalışanları bu durum karşısında zor durumda kalırlar ve benim hükümetim bir helikopter gönderip beni aratır. Kim bilir belki bir başka zaman. Bana çok daha önceden haber verirseniz size katılabilirim, ama bugün olamaz. Bu gün sizinle gelemem hayır, hayır, bu gün bunun için hiçte uygun bir gün değil, “ Ooota gülümsedi” her şey yolunda. Herkes bilmesi gerekeni bilecek. Benim insanlarım senin yardım çağrını duydu. Eğer bu kabileden tek bir kişi sana karşı oy kullansaydı, bu yürüyüşe katılmazdın. Denedin ve kabul edildin. Bu sana açıklayamayacağım kadar büyük bir onurdur. Ve sen bu deneyimi yaşamalısın yaşamın boyunca yapacağın en önemli şey bu yürüyüş olacaktır. Senin dünyaya gelme nedenin bu yürüyüştür. İlahi düzen iş başında senin mesajın budur. Sana daha fazlasını söyleyemem. Dedi ben çok etkilenmiştim ve bende onlarla bu yolculuğa katılmaya karar verdim.
Henüz kısacık bir yol yürümüştüm ki ayaklarımda müthiş bir sızlanma duydum ve eğilip baktığımda tenime batmış dikenler olduğunu gördüm. Bu dikenleri çıkarttım ama attığım her yeni adım yeni dikenlerin batmasına yol açıyordu. Sonra bir ayağım üzerinde zıplamayı ve bu anda öteki ayağımda ki dikenleri çıkarmayı denedim. Geriye dönüp bana bakan gurup üyelerine bu halim pek komik gelmiş olmalı çünkü gülümsemeleri artık kıkırdamaya dönüşmüştü. Durup beni beklemeye karar veren Ooota biraz daha anlayışlı görünüyordu. “ acıyı unut. Dikenleri mola verdiğimiz zaman çıkartırsın. Dayanıklı olmayı öğren dikkatini başka bir noktaya ver. Daha sonra ayaklarına bir çözüm bulacağız. Şu anda yapabileceğim bir şey yok”. Özellikle “ dikkatini başka bir noktaya ver” sözleri bana anlamlı geldi. Son on beş yıldır akupunktur konusunda uzmanlaşma yolunda bir hekim olarak çalıştığımdan acı çeken yüzlerce insan görmüştüm. Genellikle hastalıklarının son aşamasında bulunan hastalar kendilerini bilinçsizlik uykusuna daldıracak uyuşturucu ilaçlarla akapunkur arasında seçim yapmak durumunda bulunurlar. Benimde evimde uyguladığım programda hastalarıma söylediğim cümle aynen buydu. Her zaman hastalarımın bunu becerebilmesini beklerdim ve işte şimdide benden beklenen buydu. Elbette söylemesi uygulamasından kolaydı ama elimden geleni yaptım.
Günün sonuna yaklaştıkça ayaklarımın durumu öylesine kötüledi ki, şişmeler, pıhtılaşan kanlar ve kesikler ayaklarımın renksiz, hissiz ve çirkin iki uzantı haline dönüştürdüler. Bacaklarım kütük gibi olmuştu, omuzlarım yanıyor ve sızlıyordu, yüzüm ve kollarım kızarmıştı ve acıyordu. O gün üç saat kadar yürüdük. Dayanma noktamın sınırını kat ve kat aşmıştım. Pek çok kez, yere oturmazsam yıkılacağımı hissetmiştim. Sonra ansızın dikkatimi çeken bir şey çıkmıştı. Şahin görünmüş tepemde tuhaf çığlıklar atmıştı, yada biri yanımda yürümüş ve bana boynuna yada beline bağladığı garip bir kaptan su içirmişti. Bu şekilde dikkatimin dağılması mucizevi biçimde bana yeni kanatlar takmış, beni güçlendirmiş yeniden enerji vermişti. Artık gece için mola verme verme zamanı gelmişti.
Ansızın herkes bir işle uğraşmaya başladı. Elbette kibritle değilde “ kız izciler” kitabında okuduğum eski bir yöntemle ateş yakıldı. Gerçi ben izciyken asla elime bir odun parçası alıp, başka bir odunun oyuğuna sokup çevirmemiştim, çünkü bizim oymak başlarımız bile bunu beceremiyordu. Bizim izciler odunu ancak bir kıvılcım görünecek kadar kızdırabiliyorlardı. Oysa bu insanlar bu konuda uzmandılar. Kimisi odun topladı, kimisi çalı çırpı. Yürüyüş sırasında iki adamın bir değneğin ucuna taktıkları renksiz bir kumaşla sarılı bohçayı yardımlaşarak taşıdıklarını görmüştüm. Bohça, içinde taşlar yüklüymüşçesine şiş ve ağır görünüyordu. Ve yere konup açıldığı zaman içinden pek çok nesne çıktı.
Yaşlımı yaşlı bir kadın yanıma geldi benim doksan yaşında ki büyük annem kadar ihtiyar görünüyordu. Saçları kar beyazıydı. Yumuşak, kat kat çizgiler yüzünü doldurmuştu. Zayıf ama esnek ve dayanıklı görünen bedenin altındaki ayakları öylesine deforme olmuştu ki, hayvan toynaklarına benzemişti. Onu daha öncede göz alıcı renklerle süslü kolyesi ve ayak bileklerine taktığı hal halları nedeniyle fark etmiştim.
Bu ülkede hoşlanmadığım tekbir şey vardı. İzlenimlerime göre ülkenin asıl yerlileri olan ve Aborjin adı verilen, esmer tenli kişiler ayrıma tabi tutuluyorlardı. Avustralyalılar, onlara Amerikanların, kendi yerlileri olan Kızılderililere davrandıkları bir tutum sergiliyorlardı. Onlara yaşama hakkı tanınan tek bölge olan “ Outback” beş para etmez kumlarla örtülüydü ve kuzey yöreleri yüksek kayalıklar ve sert çalılıklarla kaplıydı. Hala olara ait olduğu kabul edilen ve yaşama koşullarının görece düzgün olduğu tek yer, ulusal parktı bu nedenle burayı turistlerle paylaşmak zorundaydılar.
Her genç Aborjin son derece bir biçimde yatkın olduğu beceriye yöneldi. Ve böylece aramızda bir iş paylaşımı yapılmış oldu. İşlerinden biri hesap defterlerini tutuyor, biri malzeme alımıyla ilgileniyor, biride malzeme envanterini tutuyordu. Ve hepsi son derece başarılıydı. Üretimin her aşaması için bir uzman olduğu gibi satış konusunda müthiş yetenekli gençlerde çıkmıştı aralarından. Ben biraz geride duruyor ve bu yeni oluşuma fazla karışmamaya çalışıyordum. Çok kısa süre sonara, gençler, temizlik ve getir götür işleri yapanların şatışın son aşamasında çalışanlardan daha az değerli olmadığı kavramında da birleşmişler ve bir sorun yaşanmamıştı. Olası müşterilere sinek tellerimizi ücretsiz olarak dağıtmayı, birkaç günlük kullanımın sonunda hoşnut kalanlara satış yapmayı tasarlamıştık. Bu yöntemle sinek tellerimizin büyük bir çoğunluğu satıldı ve elimize para geçti. Eski bir Amerikan kavramı olan, müşterilere referans verme sisteminde benimsettim.
Güneşin doğmasından çok önce, bir önceki akşam kullanılmış oldukları tek tük eşyalarını toplayan ötekilerin sesiyle uyandım. Bana söylediğine göre, gündüz çok sıcak olduğundan sabahın serinliği ile yürümeye başladık, sıcak saatlerde dinlenilecek ve yürüyüşümüzü akşam sürdürecektik. Dingo postumu katladım ve bunları toplayan bir adama uzattım. Postalar ve deriler el altında tutuluyorlardı ve gün boyunca onları bir gölgelik yapmak için kullanıyorduk.
Aborjinler, bana göre en küçük bir nem belirtisi bile olmayan noktalardan su bulabiliyorlardı. Kimi zaman, kuma yatıp yerin altından akan suyun sesini duyuyorlar, kimi zamanda ellerini avuçları yere dönük olarak kumdan belli bir yükseklikte tutmaları suyu bulmalarına yetiyordu. Sonra yerin altına uzun kamışlar sokuyorlar ve tepedeki ucu emerek minik bir çeşme yapıyorlardı. Su, kumlu ve koyu renkliydi ama tadı duru ve serindi. Isının buharlarına bakarak ta uzaktan suyun varlığını anlamalarının yanısıra, hafif bir esinti ile kokusunu bile duyuyorlardı. Avustralya’nın derinliklerini keşif etmek için yola düşen beyazların neden pek çok kurban verdiğini şimdi anlıyordum. Bu çöllerde hayatta kalabilmek için yerlilerin deneyimlerine sahip olmak gerekirdi.
O günde ötekiler gibi başladı, önümüzdeki saatlerin bana neler hazırladıklarından haberim yoktu. Kahvaltı ettik, oysa bu pek alışık olmadığımız bir durumdu. Bir önceki gün, yolumuzun üstünde büyük bir öğütme taşına rastlamıştık. Bu kocaman, çok ağır ve oval biçimli bir kaya idi elbette taşıyamayacağımız ağırlıktaydı ve yanlarında tohumları yada buğdayları olacak kadar şanslı yolcuların kullanımı için yerinde bıraktık. Kadınlar taşı kullanarak bitki saplarını incecik bir una dönüştürdüler ve bunu tuzlu otlarla ve suyla karıştırarak incecik hamurlar yaptılar ve minim krepler pişirdiler. Sonra yüzümüzü doğuya dönerek sabah duamızı ettik ve bize sunulan tüm nimetler için şükür ettik. Sonra besin dünyasına günlük iletimizi yolladık.
Avustralya’nın iç bölgelerinde uçan sinekler dehşet vericidir. Güneşin ilk ışıklarıyla beraber sinek orduları ortaya çıkar sanki milyonlarcası bir arada uçar ve kara paketler halinde gök yüzünü lekelerler. Kansas da bir hortum olsa ancak bu kadar gürültü yapabilir. Sinekleri yememeyi ve solumamayı asla başaramadım. Kulaklarıma daldılar, burnuma tırmandılar, hatta dişlerimi aşıp, boğazıma kadar indiler. İnanılmaz iğrenç ve tatlımsı tatları beni kusturdu. Bedenimi öğlesine sarıyorlardı ki başımı indirip baktığımda sürekli devinim halinde olan kara bir zırha benziyordum. Isırmıyorlardı ama ben bunu fark edemeyecek kadar çok rahatsız oluyordum. Öğlesine büyük ve hızlıydılar, sayaca o kadar fazlaydılar ki, katlanılması olanaksızdı. Bu durumdan en çok yakınanda gözlerimdi.
Anakaranın iç bölgelerine doğru yürüdükçe, sıcaklık artıyor ve buna bağlı olarak da bitki örtüsü ve her türlü canlılık belirtisi azalıyordu. Tamamen kumla örtülü bir yüzeyde yürüyor. Arada sırada uzun, kuru bitki saplarına rastlıyorduk. Görünürde hiçbir şey yoktu ne bir dağ, ne bir ağaç, hiçbir şey… kum, kum, kum ve kumlu kuru otlardan oluşan bir gündü bu.
Hava öylesine durgundu ki, sanki kol altlarımda tüylerin uzadığını, ayaklarımın altının nasır tuttuğunu hissedebiliyordum. Yürürken ansızın duruverdik çünkü buranın bir zamanlar mezar olduğunu belirten birbirine haç biçiminde çakılmış iki değnek görmüştük. Bir zamanlar haç biçiminde olduğu belli olan işaret artık çarpık ve kırık bir biçimde yerde yatıyordu. Alet yapıcı bunu yerden aldı ve çantasından çıkarttığı bir deri parçası ile onu yeniden bir haça benzeyecek biçimde bağladı. Pek çok kişi çevreye dağılmış olan taşlardan ve kayalardan toplayarak, yere oval bir biçimde dizdi. Sonrada haçı toprağa sapladılar. “bu kabileye ait bir mezarımı?” diye sordum. Ooota’ya
Yeni dostlarımla iletişim kurmam oldukça güçtü. Kabileye özgü sözcükleri telaffuz etmek zor geliyordu. Bazı sözcükler çok uzundu. Söz gelimi bana anlattıkları bir kabilenin adı Pitjantjatjara dı bunları telaffuz etmek çok zordu.
Yağmur mevsimi yaklaşıyordu. O gün kısacık bir sürecik bile olsa ufukta bir bulut olduğunu gördük. Bu, ender rastlanan ve müthiş keyif veren bir görüntü idi. Büyük gölgelerin altında yürüdüğümüz zamanlarda oldu ve ozan büyük bir çizmenin altında kalan karıncalar gibi hissettim kendimi. Çocuklara özgü eğlence duygusunu yitirmemiş yetişkinler arasında olmak ne hoştu! Bu insanlar gölgenin önüne geçmek için koşuyorlar, bir güneş ışınını yakalamaya uğraşıyorlar, bulutları iten rüzgarın bacaklarının güçsüz olduğunu söyleyerek esintiyle alay ediyorlardı. Sonra tekrar gölgeye geliyor ve tanrısal birliğin serin hava gibi bir armağanı insanlara sunması hakkında övgü dolu sözler söylüyorlardı. Pek neşeli ve eğlenceli bir gün daha doğrusu o anda durum ban trajediyi çağrıştırdı.
Günün ilerlemesiyle yükselen rüzgarın şiddeti giderek arttı ve bedenlerimizi ara vermeksizin döven kumlara karşı yürümemiz oldukça güçleşti. Yere bıraktığımız izlerimiz bir anda yok oluyordu. Kırmızı tozun arasında bir şeyler görebilmek için çabalıyordu. Sanki kan izleriyle lekelenmiş gözlükler takmıştım. En sonunda arkasına sığınabileceğimiz bir kayalık buldum. Ve postlarımıza sarınarak kum kırbacından sakınmaya çalıştık. Bir birimize sorulmuş otururken, “hayvanlar dünyasıyla, tam olarak nasıl bir ilişkimiz var ?” diye sordum. “ onlar sizin için birer totemmi, atalarınızı anımsatan simgelermi?” hepimiz bir bütünüz “ yanıtını aldım, ve güçsüzlükten güç dersi alıyoruz.”
O sabah, günlük duamız için çember olduğumuzda kuşların kız kardeşi ortaya geçti. Eğer herkesin hayrına olacaksa yeteneği tüm üyelerle paylaşma arzusunu dile getiriyordu. Eğer böyle ise tanrısal birlik buna izin verirdi. İki veya üç haftadır, benim kara kadife kanatlı, kahve renkli şahinim dışında hiçbir kuş görmemiştik. Oda yürürken daima gurubumuzun üzerine pike yapardı ve bana giderek daha fazla yaklaşır olmuştu.
O gün için karnımız doymuştu. Ateşimiz yumuşak bir amber ışıltısına dönmüştü ve arada sırada birkaç kıvılcım sonsuz gök yüzüne doğru sıçrıyordu. Pek çoğumuz alevlerin çevresinde oturuyorduk. Bu insanlar Amerikan Kızılderili kabilelerinde olduğu gibi çember biçiminde oturmaya çok önem veriyorlardı, çünkü bu şekilde çevremizdekileri, daha da önemlisi tam karşımızdan oturan kişiyi iyice gözlemleyebileceğimize inanıyorlardı. Tam karşımızda oturan kişinin bizim bir yansımamız olduğunu düşünüyorlardı. O kişide gördüğümüz ve beğendiğimiz nitelikler, bizde de olan ve daha da güçlendirmek istediğimiz niteliklerdi. Bunun tam tersine o kişide hoşlanmadığımız davranışlar, tavırlar bizim üzerinde durmamız gereken yönlerimizdir. Kendi varlığımızda aynı gücü yada güçsüzlüğü hissetmezsek, karşıdaki kişinin iyi veya kötü niteliklerini yargılamamız olanaksızdır.
Yüzümüzü doğuya dönerek sabah ayinimizi yapmaya hazırlandığımız sıradan sabahlardan biriydi ama o gün havayı bir heyecan sarmıştı. Ufukta güneşin az sonra doğacağını belirten belli belirsiz bir aydınlık vardı. Ruhsal kadın ortaya geldi ve sabah kutsamasını bitiren yaşlı kişinin yerini aldı.
Geleneksel sabah ayinimiz sırasında büyük hayvanların soyundan gelen adan konuştu. Kardeşleri kutsanmak istiyorlardı. Herkes ona katıldı. Uzun zamandan beri onlardan hiçbir haber alınmamıştı. Avustralya da fazla sayıda büyük hayvan bulunmaz Afrika’nın aslanları, filleri, zürafaları ve zebraları gibi hayvanları yoktur burada. Evrenin hazine sandığından neler çıkartıp sunacağını merak ediyorum.
Güneş öylesine parlaktı ki yürürken gözlerimi kısmak zorunda kalıyordum. Bedenimin her hücresinden fışkıran ter, göğüslerimin arasından bir nehir gibi iniyor, her adımda birbirine sürünen bacaklarımın arasından akıyordu. Ayaklarımın üstü bile terliyordu. Bunu daha önce hiç yaşamamıştım; demek ki sıcaklık kırk dereceyi aşmıştı ve ısı dayanma gücümü zorluyordu. Nihayet akşam olmuştu.
Güneş doğar doğmaz hava alabildiğine ısındı. O sabah günlük ainde bir özellik vardı. Yarım dairenin ortasına ben oturdum ve yüzümü doğuya döndüm. Ooota bana tanrısal birliği kendi yöntemlerince kutsamamı ve günün hayrı için dua etmemi söyledi. Törenin bitiminde yürümeye hazırlanırken, bu gün kabilenin önünde benim yürüyeceğim söylendi. Ben herkesin önünde yürüyecek ve kabileye önderlik edecektim. “ama bunu yapamam.” Dedim. “nereye gittiğimizi ve neyi nerede bulacağımızı bilmiyordum. Bu öneriniz beni gerçekten mutlu etti, ama ben önderlik yapamam. Dedim ancak bana bunu yapmam gerektiği herkesin bu gurubun önünde bir gün yürüyeceği ve bu sorumluluğu alacağı söylendi ve şimdi sıra bendeydi. Gurup binim önderliğimde yürümeye devam etti.
Kabileyle yaşanan haftaların günleri arasında hiçbir ayrım yoktu. Hatta hangi ayda bulunduğumuzu bile bilmiyorduk. Zamanın onlar için önemi olmadığı belliydi. Günlerden bir gün, o günün Noel olduğu hakkında derin bir sezgiye kapıldım. Bunun nedeninde bilmiyordum. Ne süslü bir çama nede Noel yiyeceklerine benzer şeylerde yoktu çevrede. Ama tahminen bu gün 25 Aralık olabilirdi. Birkaç yıl önce muayenehanemde yaşadığım ve haftanın günlere bölünmesi ile ilgili bir anım geldi aklıma. Bekleme odasında iki Hıristiyan din adamı Musevilikte sam bat gününün, gerçekte Cumartesi yemi yoksa pazara mı denk düştüğü konusunda tartışmaya başlamışlardı.
Duvarda resmini göreni dek, Avustralya hükümetinin nükleer eylemlerde bulunduğunu bilmiyordum. Büyük bir olasılıkla hükümet bu denemeleri yaparken çevrede insanlar bulunduğunun farkında değildi. Duvar resimleri arasında Japonların Darvin bombalaması da yer alıyordu. Bir kağıt yada kalem kullanmadan ani koruyucu her önemli olayı tam tahini ile kayıt etmeyi başarmıştı. Zaman koruyucu ve resmetme sorumluluklarından söz ederken Mutluluğu yüzenden okunuyordu ve gözlerinden az önce bir armağan almış çocuğun parıltısı yansıyordu. Bu kadınların ikisi de ileri yaşlardaydılar. Bizim toplumumuzda ne çok unutkan, sorumluluk alamayan, güvenilmeyen ve düşkün yaşlı olduğunu düşündüm. Oysa burada, bu yabani ortam da, yaşlılık bilgelikle eşit adımlar la ilerliyordu ve bu kişilerin tartışmalara katkıları önemle değerlendiriliyordu. Onlar ötekiler için birer güç ve örnek anıtı sayılıyordu.
Ertesi gün, bu kutsal yer altı mekanın en iyi korunan zemin katına girmeme izin verildi. Burası en çok değer verilen yerdi ve benim kabulüm konusundaki derin tartışmalar burada yapılmıştı. Duvarları cilalanmış ve aralara opallerin yerleştirilmiş odayı aydınlatabilmek için meşaleler kullanmak zorunda kaldık. Duvarlarda yerde ve tavanda yansıyan ışıklar şimdiye dek gördüğüm en muhteşem gök kuşağını yaratıyordu, sanki bir kristalin içinde duruyordum, renkler benim altımda üstümde dans ediyor ve beni sarmalıyordu. Bu oda insanların doğrudan birlik ile bağlantı kurdukları, bizim kullandığımız terime meditasyon yaptıkları yerdi. Bana mutatların duası ile gerçek insanlığın tanrıyla iletişim kurma tarzı arasında ki farkı açıkladılar ve duanın ruhsal dünyaya karşı yapılan bir konuşma olduğunu, oysa onların bunun tam tersini yaptıklarını söylediler. Onlar dinliyordu. Zihinlerinde ki tüm düşünceleri siliyorlar ve mesajı almak üzere beklemeye başlıyorlardı. Sanırım bana söylemek istedikleri şuydu. “konuşmakla meşgulken, tanrısal birliğin sesini duyamazsın”.
Bir süredir tırmanmakta olduğumuzdan kampımızı daha öncekilere oranla yüksek bir yere kurduk. İnsanı canlandıran, serin bir hava vardı. Bana söylediklerine göre, henüz göremesekte okyanus yakınımızdaydı. Sabahın çok, erken bir saatiydi güneş henüz doğmamıştı ama arkadaşlarımın bazılara kalkmış işe koyulmuştu bile sabah ateşini yakmışlardı ki, bu pek ender görülen bir şeydi. Yukarıya baktım ve şahinin yakınımdaki bir ağaca konmuş beni gözlediğini gördüm. Yaşlı bilgin herkesi ateşin başına topladı herkes ayakta ateşin etrafın da bir çember oluşturduk. Yaşlı bilgin ellerini gökyüzüne kaldırdı ve dua etti. Ben çemberin içindeydim bu benim onlardan ayrılacağım zamandı. Pek çok şey öğrenmiştim gerçek hayatı öğrenmiştim. Yaşadığımız hayatın çevremizdeki insanlardan daha farklı insanlarım olduğunu çok değişik yaşamları olduğunu yani gerçek hayatı görmüştüm gurup benim için dua ediyordu ve ben onlardan ayrıldım. Kendi ülkeme gidiyordum artık ama burada öğrendiklerimi artık bundan sonraki yaşamımda hep uygulayacağımı biliyordum.