Etiket arşivi: Akvaryum

Eren Yanık Akvaryum

Yazar hayatı bir akvaryuma benzetmiş ve hayatın her safhasını değişik boyut içeriklerle birer akvaryum olarak düşünmüş ve bu akvaryumlardan ilkini okul olarak ele alıp işlemiştir.
“Okulun ilk günleri ve ilk izlenimler” bölümünde çalışmalarının onu Robert Kolejini getirdiğini ama okulun açılma zamanının kendisinde bir tedirginlik yarattığını bunun nedenini ise yine önceki safhasında olduğu gibi okulun yıldızı olamama korkusunun yattığını anlatıyor.
Hocam bölümünde de, ilkokulda o küçük ve yardım isteyici tonda söylenen “Öğretmenim” kelimesi yerine ve birazda büyümüşlüğü gösteren ve daha kendinden emin söylenen hocam kelimesinin yerini alışını anlatıyor.
“Kız mı? O da ne öyle!” bu bölümde, Titanic filminin yeni çıktığı dönemleri filmin yakışıklı oyuncusu Leonardo Di Caprio’ nun renkli fotoğraflarını çoğaltıp sattığını, feministlikten, özgürlükten, Nil Karaibrahimgil’den ve genel olarak kızlardan ve onların acayip akılalmaz davranışlarından bahsediyor.
“Büyümenin işaretleri ve doğu günleri” bölümünde, artık o kazma ve ayrık dişlerin kendisini rahatsız ettiğinden, gözlüklerinden sıkıldığından, fiziksel değişimlerin (ergenlik dönemine bağlı) onlarda ve ilişkilerinde meydana getirdiği değişikliklerden bahsediyor.
“Beyinsizlik” bölümünde ise hazırlıktan sonraki birinci senenin en zor sene olduğu hikayesinin bir efsane gibi olduğunu ve aslında gerçekle bir ilgisi olmadığından, Türkçe derslerinin hep en kötü dersleri olduğundan, sınavların neden tuzaklarla dolu olduğundan ve öğrencilerle öğretmenlerin neden düşman pozisyonunda olduğundan bahsediyor.
“Orta bir notları” bölümünde, aklında yer tutan öğretmenlerinden bahsediyor. Ona hiçbir şey öğretmeyen matematik öğretmeninden, Fethiye öğretmeninden ve onun derslerinde nasıl kopya çektiklerinden bahsediyor.
“Mutsuzluk karizması” bölümünde, okuyacak bir şey bulamadığından bilgisayar oynadığını (kendince mantıklı sebepler uydurarak) ve büyüklerinin ona nasıl nasihatlarda bulunduğundan bahsediyor.
“Şeytan işi bunlar” bölümünde, okuyacak kitap bulamama olayının annesinin onu Remzi Kitabevi’ne götürüp Tolkien’in Hobit ve onu takip eden Yüzüklerin Efendisi üçlemesi ile bittiğinden bahsediyor.
“Okul gezileri ve piyano resitalleri” bölümünde, Çanakkale gezisinden ve hocaların onları götürdükleri otelde onları nasıl odalarında tutmaya alıştıklarından ve ne kadar zorlandıklarından bahsediyor.
“İlgi uyandırmak” bölümünde, önemsenmenin ve değer verilmenin verdiği hazdan bahsediyor. Eskiden bir sürü gibi konuştuklarından, şimdi ise öğretmenlerin onları nasıl ilgiyle dinlediklerinden bahsediyor.
“Duygusal gelişim ve olgunluk” bölümünde, aralarındaki gruplaşmalardan ve 8 yıllık eğitimin getirdiği değişikliklerden bahsediyor. Kendilerini nasıl Robert’in son gerçek mezunları olarak gördüklerinden bahsediyor.
“Seçim zamanı” bölümünde, önlerindeki üniversiteyi Türkiye’de okuyup okumama seçiminden ve bu seçim sonuçlarından bahsediyor. Kendi seçiminin üniversiteyi Amerika’da okumak olduğundan bahsediyor.
“Holden sendromu” bölümünde, Slovenya tatilinden kayak yapamadığından kızların genellikle kendilerinden büyüklerle çıktığından, çıkma taklidi görevinin geleneksel bir şekilde erkeğe verildiğinden, Holden Sendromundan (etrafındakilerden nefret edip herkesin aslında çok basit olduğuna inanmanın ve toplumdan izole bir yaşam sürmemizi sağlayan psikolojik bir durum) bahsediyor.
“Düşmanın yüzü” bölümünde, katıldığı yaz kampında edindiği izlenimleri bir Yunanlı ile bir Türkün bir araya geldiğinde nasıl hemen kaynaştılarını ve ortak yönlerini gördüklerini, eskiden Osmanlının hüküm sürdüğü Balkanlarda ki milletlerin nasıl birbirlerine düştüğünü ve oralarda yaşayanlar için en kolay sorunun Türk-Yunan sorunu olduğundan bahsediyor.
“Akvaryum” bölümünde, lisenin kafasında nasıl büyüttüğünden liseyi kafasında nasıl canlandırdığından bahsediyor. İlk başta söylediği anlayış ve ortam farklılığının ve yarattığı değişik his ve düşüncelerden bahsediyor.
“Duyumsamak” bölümünde, lise birdeki öğretmeni Adil Bey’den onun nasıl bir Türkçe hayranı olduğundan tavırlarından ve ilginç huylarından bahsediyor. Değişik öğretmenlerin değişik yaklaşımlarından ve onların özendirdiği duygulardan bahsediyor.
“G6 – Gruplaşmış Gençlik” bölümünde değişik yaz gruplarındaki kızları etkileme yöntemlerinden, çevrenin kızlarını tavlamada ilk sırada olduğundan bahsediyor. Arkadaşlık gruplarından ve bunun davranışlar üzerindeki etkisinden bahsediyor.
“K Öksüzler” bölümünde yazın katılmış olduğu Seeds of Peace’te ve internette Seedsnet adlı bir sitedeki tartışmalardan ve bu tartışmalar sonunda kimlerin yazın tekrar Seeds of Peace çağrılmalarndan ve kendisinin de nasıl çağrıldığından bahsediyor.
“Sınavcının Dönüşü” bölümünde, Seeds of Peace’den dönüşünde Çankırı’ya babasının akrabalarını ziyaretinden ve büyüklerinin gözünde bir türlü büyüyememesinden bahsediyor.
“Ne İş?” bölümünde, Avrupa Gençlik Parlamentosuna nasıl gitmeye hak kazandığından ve bunda Seeds of Peace nasıl üst üste katılmasının ona vermiş olduğu avantajdan bahsediyor.
“Genetik Tembellik” bölümünde, girdiği SAT sınavından ve bu sınavın iki bölümlü olduğundan Matematik bölümünden tüm Türklerin yüksek not aldığından ve aldığı düşük İngilizce notunu yükseltmek için nasıl çalıştığını ve bu arada ilk kitabından dolayı neler yaşadığından bahsediyor.
“Geyikli Gecedeki Yalnız Adam Enrique Yanniraldi” bölümünde, lise iki ile üç arasındaki yaz tatilinden ve kadın ruhundan anlayan o bayık bakışlı ünlü depresif yazar Enrique Yanniraldi’den bahsediyor.
“Başkası Olma Kendin Ol” bölümünde, gazete okuma alışkanlığının yaşıyla beraber nasıl değiştiğinden FHM’deki çalıştığı zamanından yazmış olduğu kitabın kendini nasıl ayrı bir kefeye koyduğunu nasıl kendisini daha öncelikli bir konuma koyduğundan bahsediyor.
“RC Son” bölümünde, üniversite başvuru mektuplarından gelecek cevapların kendisini nasıl heyecanlandırdığından ve psikolojik durumundan bahsediyor. İlk başvurusunun kabulü ile kız arkadaşının bunu öğrendiğinde sevineceğine üzülmesinin onda uyandırdığı izlenimler.
“Lisede Bir Candan Öğretmen Vardı” bölümünde, 18 yaş üzeri olupta okula hâlâ servisle gelmenin kendisinde nasıl bir eziklik uyandırdığından, kabulünden sonra ve 45 günlük dershane iznine çıkınca derslere hiç girmediğinden ama Candan Hoca’nın onları nasıl dershaneye çağırdığından bahsediyor.
“Son Söz” bölümünde ise, son olarak anlattığı 80′ler kuşağı olarak kayıp kuşak oldukları ve bir amaçları olmadığından amaçsız kayıp bir kuşak olduklarından bahsediyor.
Bu bölümler arasında yazar, bizlere can alıcı eğitim eleştirileri veriyor. Eğlenceli bir üslupla kıl olduklarını, karizma bozulmalarını anlatırken, ülkemizdeki ve dünyada ki bir çok temel sorunada parmak basıyor.