Anadolu Ezgisi Alemdar Yalçın

Prof. Dr. Sayın Alemdar YALÇIN’ın Anadolu Ezgisi adlı kitabı, on altı deneme¬nin bulunduğu, 137 say¬fa¬lık küçük hacimli, ama yoğun beyin fırtınasının yansıtıldığı; başta edebiyatçı ve sanatçılar olmak üzere sosyo¬log, antropolog, arke¬olog, halk bilimci ve tarihçileri de yakından ilgilen¬diren mesajları ve yorumları içermesi yönüy¬le önemli bir yayındır. Adı geçen bu kitabı, 1997 yılında Günce Yayınları yayımlamıştır.

Sayın YALÇIN, kitabının adından da anlaşılacağı üzerine Anadolu coğrafyası ve Ana¬dolu’da yaşamış, ama zamanla ölmüş kültürler ve uygarlıklar ile günümüzde yaşa-mak¬ta olan Anadolu kültürü ve uygarlığı arasın¬da muka¬ye¬seler, ilginç ve orijinal yorum-lar yaparak Anadolu insanının dikkatlerini belli noktalara çekme¬ye çalış¬maktadır. Doğal ola¬rak, özellikle de Anadolu coğrafyasına yön veren aydınlarımızın dikkatle¬rini…

Bu kitap ile Anadolu’da kurulmuş olan eski uygarlıkların ortak çöküş sebepleri üzerinde okuyucularını odaklayabilmek ve bilgilerini Türk toplumunun yararına sunabil-mek için Prof. Dr. Sayın Alemdar YALÇIN’ın, oldukça zor bir görevi üstlendiği de gözler-den kaçmamaktadır. Onun deyişi ile “Doğru sandıklarımızla, doğrular arasındaki gerçek çizgiyi arayıp bulmalıyız. Çünkü, birden fazla doğru oluşmakta ve bunlar da birbiriyle çelişmek¬tedir.” (Yalçın, 1997:5)

“Yaşadığımız Topraklar Tekin Değil…” Bu düşünceyi, aynı adla yer alan birinci de¬ne¬mesinde, hatta kitabındaki diğer bazı denemelerinde de sıkça tekrarlayan Sayın YALÇIN, “Ey Anadolu’da yaşayan insanlar! Ey Anadolu aydınları! Ey Anadolu sanat¬çı¬la-rı! Aman ha, dikkatli olun, uyanık olun. Anadolu coğrafyasında kurulan eski uygarlıkların niçin yok olup gittiklerini sakın unutmayın. Bütünleşin. Aksi takdirde, öncekiler gibi yok olup gidersiniz.” anlam¬larını içerecek düşünce ve yorumları ile oldukça etkili mesajlar vermekte¬dir.

“Ruhuyla, bedeniyle, duyguları ve düşünceleri ile sürekli savaşan, durmayan, her gün kendisini yenile¬yen ve sürekli kendisini uyanık olmak için telkin altında tutan bir sanatçı topluluğu yetiştirmeliyiz.” (Yalçın, 1997: 9)

Bu ifade ile yazarın, aynı zamanda “Toplam Kalite Yönetimi” anlayışına müdrik olduğu da anlaşıl¬mak¬tadır. Yeniden yenilen¬me, yeniden ilerleme, yeniden daha güzeli, iyiyi ve üretimde kaliteyi yakalama… Hiç dur¬ma¬ma, hiç yorulmama… Aşağıdaki sözlere bir kulak verir misiniz? Mecazlar ve teşbihler içindeki gerçeklere…

“Bu topraklar, bizim için dört yanında dört kapısı olan bir ev gibidir. Dört bir yanından gelen rüzgârlara açık. Dört bir yanından gelen sulara açık. Ne rüzgârlar karşısında bir korunma, ne devamlı ve dört bir yandan gelen sular karşısında bir bendi vardır. Sular gel¬dikçe kökümüzü, rüz¬gârlar estikçe ruhumuzu yıpratmaktadır… Yıpranmamak ve çürü¬me¬mek için bizim bir rüzgâr gibi dört bir yana esmemiz; pınar gibi dört bir yana akmamız gerek. Pınarımızdan acı su akmamalı. Rüzgârımız kırıp dökme-meli. O zaman kötülükler bir bir yok olacak; o zaman sanatçı, yaşadığı toplumu yaşata-cak; o zaman insanlar arasında saygın¬lığını koruyacaktır.” (Yalçın, 1997:10-11)

“Başkalarının beyinlerinin ürettiklerini kullanarak kendi beynimizi kör¬leş¬¬tirme¬me¬li-yiz. Ayaklarımızı yürür, ellerimizi sürekli üretir biçimde tut¬ma¬lıyız. Elbette bunu kendi yaşadığımız topraklarda yapmalı; bulundu¬ğu¬muz çevreyi bin bir çiçek açan bir bahçeye dönüştürmeliyiz. Bunun için de sanatçının önderli¬ğine, dilin etkili ve sürük¬leyici gücüne ihtiyaç vardır.” (Yalçın, 1997:12)

Kitabın ikinci denemesi “Bir Yolculuğa Çıkmalıyız” adını taşımaktadır. Burada, Batı’nın içinde bulun¬du¬ğu kaos, kendi dışındakilere duyduğu kin, öfke ve riyakârca tutum; daha güzel nasıl anlatılabilirdi, insan me¬rak ediyor.

“Kendisini Tanrı’dan daha çok yaratıcı gören, bütün ufku mitolojik ilah¬larla kaplı Batı; süs hayvanla¬rın¬dan, besi hayvanlarına kadar bütün canlılara, ölüm meleği olmaya devam ediyor… Onların doğumunu, ölümünü ve yaşama zamanlarını kuşatmaya ve yönlendirmeye çalışıyor. Kendisi, sınırsız bir özgür¬lükten yana olduğunu ve bunun için savaşmak gerektiğini söylerken yeryüzün¬deki bütün canlıların ufkunu kuşatarak istediği gibi doğ¬ma¬larını, istediği gibi yaşamalarını ve istediği yerde, istediği zamanda ölmelerini sağlamaya çalışı¬yor.” (Yalçın, 1997:14-15)

Ayrıca, kitabın bu ikinci denemesinde yer alan bir diğer önemli konu ise, sanatçı ve edebiyat¬çılarımızın fa¬sit bir yörüngede popülist olma gayretlerinden ve zorlama¬ların-dan dolayı özlerinden uzaklaşmış bulunmaları¬dır. Bakınız, Sayın Yalçın, bu düşüncele-rini nasıl yansıtmakta¬dır?

“Kısacası, edebiyatımızın her alanında bir kısırlaşma göze çarp¬mak¬¬tadır. Roman¬da bazı popülist çaba¬lar ve ilgi çekici çalışmalar bunun dışında tutulabilir. Çok satılan ve ülkenin gündemini dolduran romanlarda bile yazarı¬mızın başka iklimlere gittiğini, kendi¬si¬ne yaban¬cılaşmaya de¬vam ettiğini görü¬rüz. Oysa şimdi, edebiyatımızla insanımızı barıştırmanın tam zamanı¬dır. Sıradan Anadolu insanı ile aydını¬mız arasındaki aşılmaz dağları delmenin tam sırasıdır. Anado¬lu’nun neresinde olursa olsun, sıradan ve sade insanı bütün yönleriyle edebiyata taşı¬ma¬lıyız.” (Yalçın, 1997:16-17)

“Edebiyatçımızı İstanbul’un entel barları, meyhaneleri ve kahvele¬rinden çıkarma-lıyız. Sigara dumanları içinde, yarı bulanık cinsellik hikâyelerine boğulan sanatçımızı, tertemiz Anadolu havasına taşımalıyız. Çünkü, sanat¬çıyı yaşatan içinden çıktığı toplum-dur. Sanat kozasının oluşturulacağı yerler de, üzerinde yaşadığı toprak¬larla insanlar arasın¬da¬ki sonsuz ve tükenmez ilişkiler bütünüdür.” (Yalçın, 1997:17-18)

Türk toplumunun, özellikle de Türk aydınının birinci görevi; Anadolu’yu tanımak-tır. “Anadolu, Seni Bir Türlü Tanıyamadık” başlıklı denemede bu gerçeğe temas edildiği gibi, başta edebiyat olmak üzere sanatın bütün dallarında eserler veren sanat¬çı-ların belki de en önemli kusurları kendi coğrafyalarını tanıyamamalarıdır. Durum böyle olunca, gerek bizden öncekilerin saçtığı, gerekse bizim Anadolu’da büyük bir heyecanla saçtığımız ışık bizden uzaklaşmıştır. Işıksız ve karanlık bir coğrafyada konuşmak, yazmak, doğruyu ve güzeli eserlerde terennüm etmek de oldukça zorlaşmıştır.

“Anadolu’nun açılan kapılarından süzülen bir ışık olduğumuzu unut¬muşuz. Kulak-la¬¬rı¬mı¬zı tıkayıp gözleri¬mi¬zi kapatarak güzel şeyleri görmek ve güzel besteler duymak için dolaşı¬yo¬ruz.” (Yalçın, 1997: 26)

“Esen bu başka rüzgârlar yüzünden bir türlü kendimizi tanımlaya¬madık. Kavram-la¬rın ve kafaların karıştı¬ğı bir ortamda sağlam bir zemin üzerinde otur¬mayan edebiyatı-mız, büyük eserlerini veremedi. Günübirlik moda düşüncelerin, bir önceki moda düşün-celerle çatıştığı bir ortamda, bir düşünce geleneği oluş¬ma¬dığı gibi bir edebi¬yat geleneği de oluşamaz.” (Yalçın, 1997:27)

Anadolu aydını ve sanatçısındaki bu eksikliğin giderilme yöntemini ise, yine yaza-rın ifadelerin¬den öğren¬mek¬teyiz:

“… edebiyatçımız, yaşadığı toprakları tanımak için bir geziye çıkmalıdır, diyoruz. Olan¬ların tarihini, oldu¬ğu gibi anlamak zorundayız. Ancak böyle yaptığı zaman bazı basit gerçek¬lerin çevresinde ortak ve tartışılmaz karmaşık gerçeklere ulaşacaktır. Sanal gerçeklerin yanıltıcı dünyasından çıkarak kalıcı gerçekleri görecek, yaşayacak ve yazacaktır.” (Yalçın, 1997:28)

Sayın YALÇIN, kitabının sonraki denemelerinde de bu ana düşünceyi açarak geliştir¬mekte¬dir. Özellikle Lidya, Truva, Karya, İonya, Frigya gibi eski Anadolu uygar-lık¬¬ları ve bu uygarlıkla¬rın tem¬sil¬cisi durumundaki eski insanların çıkmazlarını ve kusurla-rı¬nı dile getirirken günümüz Anadolu insa¬nına önemli mesajlar aktarmakta ve uyarılar yapmak¬ta¬dır.

“… insanımızı tanımanın yolu, yaşadığımız toprakları tanımaktan geçer diyoruz. Bizden önceki toplumlar bu topraklarda nasıl yaşamış¬lar¬dır? Hangi sıkıntılarla karşılaş-mış ve bunların çözümü için ne gibi düşün¬ce¬ler geliştir¬mişlerdir? Bütün bunları öğren-mek ve bilmek zorundayız.” (Yalçın, 1997:45)

“Aydınlarımızın bir kısmı da bizim Anadolu’da en eski dönemler¬den beri yaşayan insanların devamı olduğumuzu ve onların kültürel değerlerini taşıdığımız düşünüyorlar. Batı medeniyetinin kökleri Anadolu toprak¬la¬rına kadar geldiğine göre, biz de bu köklerle bir ilişki içinde oldu¬ğu¬muzu söyleyerek Batı’ya yakınlaşabiliriz, düşüncesini öne sürüyorlar.” (Yalçın, 1997:46)

Kimi aydınlar vardır ki, Türklerin Anadolu’ya bir uygarlık getirmediğini, belli bir sos¬yal, ticarî ve kültürel sistemimizin bulunmadığını, her şeyin en iyisinin ve en doğrusu¬nun bizim dışımızda oluşturulduğunu iddia et¬mek¬¬tedirler. Ayrıca, bu kimi aydınlar; Türk toplu¬mu¬nun eski Anadolu uygarlıklarının mirasyedisi olduğunu da söylemektedirler. Sayın YALÇIN, bu tür iddia ve yorumların ne kadar yanlış olduğunu deneme üslubu içinde ve bilimsel gerçeklere de uygun biçimde kitabında vurgulamaktadır. Özellikle, Türklerin Ana¬dolu coğrafyasında oluşturduğu “kışla”, “kervansaray”, “bedesten” ve “hastahane” (=darüşşifa = şifahane) lere dikkatleri çek¬mek suretiyle 10 ncu ve 11 nci yüzyıldan itibaren kamu hayatına ve ticarete getirilen düzen ve güvenlik sistemi hakkın¬da etkileyici bilgiler vermek¬tedir. “Anadolu ile Barışmak” başlıklı denemesinde Sayın YALÇIN’ın konuyla ilgili şu tes¬pit¬le¬rinin altını çizmek¬te de büyük yarar bulunmak¬tadır:

“Her kırk kilometre mesafedeki kışlalar ve kervansaraylar, Ana¬do¬lu’yu vatan ya-pa¬rak her karışını kulla¬nan anlayışın ve yüksek düşüncenin kaynağıdır. Bu kervansaray¬ların çevresinde ve kışlalarda yaşayan insan¬la¬rın Anadolu düzlüklerini yağmalardan, talanlardan ve düşman saldırıla¬rından koruduğunu bilmeliyiz. Kırsalı temizlenmiş bir Anadolu’nun kentle¬rinin de temizlendiğini bilmeliyiz. Bunu, bizden önce bu topraklar¬da ger¬çek¬leştirenler yine biziz. Anadolu’nun bütün eski kentlerinde iç ve dış kale duvarla¬rı¬nın 11. yüzyıldan sonra kullanıl¬ma¬masının nedeni işte bu örgütlenmedir. Günümüz aydı¬nının Anadolu’da güvenliği sağlamakta düştüğü sıkıntı¬nın sebebi; işte belleğimizdeki bu bilgileri, dipsiz karanlık¬lara göm¬me¬mizdir. Yaşadığımız toprağı, aydınımızın bilmesi ve geleceği¬ni ona göre düzenlemesi der¬ken bunu kastediyoruz.” (Yalçın, 1997:103-104)

“On birinci yüzyıldan itibaren geçmişimizle hesaplaşmalıyız. O kervan¬sarayları niçin yaptığımızı, niçin bir sanat eseri gibi bezediğimizi ve niçin bugün kaderine terk ettiğimizi bilmeliyiz.” (Yalçın, 1997:106)

Aynı düşünceler doğrultusunda Sayın YALÇIN, “Anadolu ile Barışmak II” baş¬lık-lı dene¬mesinde ise Vakıf (= Koruk) sisteminin varlığından bahsetmekte; vakıf sistemi¬nin Türk sosyal ve ekonomik hayatındaki önemli görev ve işlevlerini idrak edemeyen gü¬nü-müz aydın¬la¬rına yapıcı eleşti¬riler yöneltmektedir:

“Bizden sonrakiler de yararlansın diye yazılan vakıfnameler konuşabi¬lir. Eğer, gerek¬siz fazlalık diye yakılmamışsa, rutubetli odalarda çürümemişse, kutsal dinî yazılar sayılıp anlaşılmıyor diye gömülmemişse veya yakılmamış¬sa…” (Yalçın, 1997:109)

“Hastahanelerin, bedestenlerin, kervansarayların, kapalıçarşıların elbette dili yoktur. Onların anlattıkla¬rı¬nı anlamamak için ancak sağır ve dilsiz olmak gerekir. Hasta-ha¬neler; insanların dil, din ve ırk ayırmadan, düş¬man ve dost ayırmadan iyileştirildiği kurumlardır. Bilimsel araştırma merkezleridir. Geldiğimizde, biz böyle ku¬rum¬lar bulma-mış¬tık. Geldiği¬miz¬de, Yunus’unki gibi sözler bulmamıştık. Onları Anadolu’ya biz getir¬dik.” (Yalçın, 1997:114)

Anadolu Ezgisi’nde temas edeceğimiz bir diğer deneme ise, “Yârenlerimiz Yarınlarımız¬dır” başlığını taşımaktadır. Sayın YALÇIN, burada müzelik duruma düş-müş sosyal kurum Yâren’in geçmişteki yardımlaşma ve dayanışma ile ilgili sosyal işlevlerine temas etmekle kalmayıp, günümüz insanında bulunması gereken ulusal ve evrensel boyut¬ta¬ki meziyetlerinin üzerinde de durmaktadır. Türk kültüründen yansıma (özellikle Çankırı yöre¬si¬ne özgü) Yâren Kurumu ve yârenlerin, ruh anla¬yışı ve hayata bakış tarzıyla ilgili olduk¬ça önemli bilgiler sunmaktadır. 21. yüzyıl insanının güvenli ve mutlu geleceğinin teminatı olarak görülen Yâren; Sayın YALÇIN’ın ifadelerinde şöyle yansımaktadır:

“Yâren, aynı zamanda bizim ruh disiplinimizin Anadolu’da çelik¬leş¬tiği ve insan¬ların birbirlerine ‘taşları kurşunla kenetlenmiş duvarlar gibi saf bağladıkları’ bir yaşayış biçimimizdir.” (Yalçın, 1997:118)

“Yâren, bizim yarınlarımızdır. Çünkü, bizim kendimize özgü bir an¬laş¬ma ve yaşama biçimimiz olacaksa, onun kaynağı yine bizim sosyal psikolojimizin eseri olan Yâren’dir. Yani, biz oyuz ve o bizim ta kendimiz¬dir.” (Yalçın, 1997: 119)

“Ey Yâren Meclisi! Sen bizim dünümüzdün; ama, şimdi bugünü¬müz ve yarınımız olmalısın. Yiğitliğin, dürüstlüğün, inanmışlığın, çalışkan¬lığın, hakkına razı olmanın yıkılmaz kalesi olarak sen bize bugün ve yarın gereklisin.” (Yalçın, 1997:123)

Anadolu Ezgisi, zevkle ve heyecanla okunan, sosyal ve kültürel mesajlarla yüklü bir kitap. Bu kitabı, Türk okuyucusunun yararına sunan Prof. Dr. Sayın Alemdar YAL-ÇIN’ı ve Günce Yayınları’nın değerli yönetici¬lerini içtenlikle tebrik ederim. Ayrıca, top-lum¬ların ve ülkelerin rekabet hâlinde bulunduğu ve güç gösterme yarışına katıldığı 21nci yüzyıla girdi¬ğimiz bir ortamda içeriği zengin bu tür yayınların Türk okuyucusuna daha çok ulaşması ve ulaştırıl¬ma¬sının da ayrı bir gereklilik olduğunu belirtirim. Anadolu Ezgisi’nden alınma aşağıdaki tes¬pit¬le, tanıtım yazımı bitirmek, en doğru yöntem olacak-tır:

“Adem’in kovulduğu cennet, Yakup’un gökyüzüne yükseldiği taş, bu topraklar üzerin¬de¬dir. Meryem, burada yaşamış; yüz yıllık uykular bu topraklar¬da uyunmuştur. Bütün bu inanış ve tütsülerin arasından kendi yolumuzu bulmalıyız. Tıpkı düşmanlarının arasından, dinî şarkılar okuya¬rak geçen inanmış insanlar gibi.” (Yalçın, 1997:136)

Çanakkale Savaşı İbrahim Artuç

Bu kitapta, Birinci Dünya Harbi öncesi gelişen siyasi ve askeri olaylara kısaca temas edilerek, Osmanlı devletinin harbe girişi ile Çanakkale Savaşı öncesi Osmanlı devletinin cephelerdeki durumu özetlenmiştir. Müteakiben Çanakkale Deniz Muharebeleri anlatılarak bu muharebelerin planlama ve icrasındaki tarafların hatalarına da kısaca değinilmiştir. Çanakkale’nin sadece denizden geçilememesi sonucu donanma ile kara kuvvetlerinin müşterek olarak icra ettiği birinci çıkarma harekatı hakkında bilgi verilerek, kara muharebelerinin planları, icrası ve yapılan hatalar anlatılmaktadır. Birinci çıkarma harekatında hedeflerine ulaşamayan müttefiklerin, yeni takviye kuvveti olarak giriştikleri ikinci çıkarma harekatı da aynı birinci çıkarma harekatı esaslarına göre anlatılmaktadır. Arkasından çıkarmalarda başarılı olamayarak Çanakkale’yi geçemeyen müttefiklerin bölgeyi nasıl tahliye ettikleri açıklanmaktadır.

20’nci yüzyıl başlarında Avrupa ülkeleri, sanayi devrimini yapmış ve zenginleşmişti. Fakat Almanya sömürge paylaşımında yeteri kadar pay alamadığı için bölgede bir çatışmaya sebep olacak gibiydi. Bu olayların Osmanlı devletini ilgilendiren yanı ise; Almanya’nın Berlin-Bağdat demiryolu hattının İstanbul’dan geçmesinin, sıcak denizlere inme arzusundan dolayı gözü Türk Boğazlarında olan Rusya’yı rahatsız etmesi idi. Zenginleşen Avrupa’daki çıkar çatışmaları, buradaki ulusları muhtemel bir savaş için silahlanmaya yöneltmişti ve aralarında gruplaşmalar başlamıştı.

Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu yeni çıktığı Balkan Harbinin yaralarını sarmakla meşguldü. Topraklarının büyük bir bölümünü kaybeden imparatorluğun geriye kalan toprakları da, stratejik önemi ve doğal kaynaklarının zenginliği yüzünden paylaşılmak isteniyordu. Devletin içindeki Ermeni, Rum ve Arap azınlıklar bağımsızlık ya da özerklik peşinde idiler. İçerde ve dışarıda zor durumda olan Osmanlı devletini olası bir harp için ittifaklar oluşturan devletler de yanına almak istemiyordu. Bir kısmı bu devletin savaşta yükünü taşımak istemiyor, bir kısmının da zaten bu devletin üzerinde emelleri vardı. Onları gerçekleştirmek istiyorlardı.

Harp, beklenen zamandan daha önce çıkınca bu durum uzun sürmedi. Olayların akışına paralel olarak Osmanlı devleti de Almanya ve Avusturya’nın yanında yer aldı. 29 Ekim 1914 tarihinde Karadeniz’de bulunan Osmanlı donanmasının Rus limanlarını bombalaması ile de devlet kendini Birinci Dünya Harbi’nin içine çekmiş oldu. 1 Kasım 1914’te Kafkasya’daki Rus ordusu sınırımızı geçerek bizzat kara savaşlarını başlattı. Harbin başında seferberliğini tamamlayan Osmanlı silahlı kuvvetlerinin Birinci ve İkinci Ordusu Boğazlar bölgesinde, Üçüncü Ordusu doğu cephesinde Ruslara karşı, Dördüncü Ordusu ise Suriye’de bulunuyordu.
Birinci Dünya Harbinin başlangıcında Avrupa’nın batı cephesinde harp statik bir hal almıştı. Halbuki doğusunda Almanlar 1914 Ağustos’unda Tanenberg’de Ruslara karşı parlak bir zafer kazanmıştı. Fakat hiçbir blok istediği başarıyı sağlayamadı. Osmanlı cephesinde ise, Başkomutan Vekili Enver Paşa’nın Üçüncü Ordu ile 22 Aralık 1914‘de başlattığı Sarıkamış Harekatı, Ruslar karşısında alınan acı bir yenilgi ve ağır bir kayıpla neticelenmiştir. Sarıkamış yenilgisinden kısa bir süre sonra 4’ncü Ordu ile Cemal Paşa’nın Süveyş Kanalı’nı geçme teşebbüsü de başarısızlıkla neticelenince, batılı devletler son yıllardaki olayları da değerlendirerek Osmanlı ordusunu önemsemez olmuşlardı.

İngiltere’nin Bahriye Nazırı Winston Churchill, Osmanlı devletini erkenden savaşın dışına atmak için boğazları donanma ile geçerek başkent İstabul’u kara birlikleriyle işgal etmek düşüncesindeydi. Bu düşüncesini 13 Ocak 1915’te yapılan İngiltere’nin Yüksek Savunma Konseyi toplantısında kabul ettirdi. Churchill’in fikrinin faaliyete geçmesinin en büyük nedeni, Rusya’nın yardıma ihtiyacının olması ve bu yardımında en kolay Türk Boğazlarından yapılabileceği idi. Fransız donanmasından da destek alan tarihinde hiç yenilgi yüzü görmemiş Kraliyet Donanması, Çanakkale Boğazı’nı geçmek için hazırlanırken, Rus donanması da Odesa’da hazırlık yapıyordu. Kraliyet Donanması Osmanlı donanmasını yok edince onlar da İstanbul Boğazı’ndan geçerek İstanbul’a gireceklerdi.

Osmanlı devleti, İstanbul ve Çanakkale Boğazları Savunma Komutanlığına harpten bir buçuk yıl önce Alman Amirali Usedom’u getirmişti. Çanakkale Boğazı’nın kıyılarında topçu birlikleri mevzilendirilmiş, Boğaz içinde de mayın ve su altı engelleri döşenmişti. Tahkimatın önemli kısmı Çanakkale’nin yakınındaki boğazın kritik yerini koruyacak şekilde yapılmıştı. Fakat tahkimat yetersizdi. Çünkü devletin imkanları da yetersizdi. Çanakkale’de bulunan Müstahkem Mevki Komutanlığı deniz savunmasıyla ilgili hazırlıkları yaparken, 3’ncü Kolordu da düşmanın boğazı kara kuvvetleriyle işgaline karşı savunma önlemlerini almaktaydı.

Müttefik donanmanın başında bulunan Amiral Carden, önce boğazdaki tahkimatı yok ederek Marmara Denizi’ne girecekti. Sonra da İstanbul’u işgal edecekti. Carden planını uygulamak için boğaza ilk saldırısını 19 Şubat 1915’te yaptı ve bunu 18 Mart’a kadar fırsat buldukça denedi. Bu denemelerde beklenen başarıyı gösteremeyen Carde’nin son harekatı sevk ve idare edecek gücü kalmadığı için komutanlık görevini Amiral De Robeck’e bıraktığını görüyoruz. Robeck’de 18 Mart 1915 günü kesin sonuca ulaşmak için donanmayı harekete geçirmişti.

18 Mart günü muhteşem donanma, boğaza birbirini destekleyerek ilerleyecek tarzda üç grup halinde girecekti. İlk grup saat 10.05’te boğazdan içeriye girmeye başlamıştı. Saatler ilerledikçe Türk topçusu devleşiyor, zayiatı ve yokluklarına rağmen düşman donanmasını hayal kırıklığına uğratıyordu. Nusrat Mayın Gemisi’nin döşediği Karanlık Liman’daki mayınlar da topçumuz gibi tarihi görevini yapıyordu. Saat 17.50’ye geldiğinde mağrur donanma boynu bükük şekilde geriye çekiliyordu ve yenilgiyi ilk defa tadıyordu. Evet bu muhteşem donanma hem savaş gücünün üçte birini kaybetmişti ve hem de Mehmetçiğin direncini kıramayacağını anlayınca çaresiz kalmıştı.

Yüzen kalelerin başarısızlığından sonra, Odesa’daki Rus kuvvetlerinin de beklediği olmamıştı. İngiliz Yüksek Savunma Konseyi yeni kararını verdi. Harekata devam edilecekti. İlk hedef Çanakkale Boğazı olacaktı ve sadece donanma değil kara kuvvetleri birlikleri de harekata katılacaktı. Donanma adalarda hazırlığını sürdürürken, Akdeniz Sefer Kuvvetleri Komutanı General Hamilton 27 Mart 1915’te birliklerini kara harekatı için hazırlamak üzere Mısır’a hareket ettirdi. Osmanlı devleti de yeni kurduğu 5’nci Ordu K.lığına Alman Mareşali Liman Von Sanders’i atayarak bölgede savunma hazırlıklarına başladı. Liman Paşa ile bizim komutanların savunmanın yapılış şekli hakkındaki düşünceleri farklı idi. Liman Paşa oynak savunma, bizim komutanlarımız da mevzi savunması yapılmasını istiyordu. Savunma Liman Paşa’nın fikri doğrultusunda yapılacaktı.

5nci Ordu’nun; 15’nci Kolordusu Anadolu kıyılarını, 3’ncü Kolordusu Gelibolu Yarımadası’nı savunacaktı. Yb. Mustafa Kemal’in komuta ettiği 19’ncu Tümende ordu ihtiyatını teşkil edecekti. İki tarafın gücü karşılaştırıldığında ibre her yönüyle düşmandan yana idi. Sadece moral yönünden Türk tarafının üstünlüğü vardı.

25 Nisan 1915 günü sabaha karşı düşman güçlü donanmasının desteğinde, Anadolu kıyıları, Saros Körfezi, Seddülbahir ve Arıburnu bölgesine kuvvet çıkarmaya başladı. Bu kadar çok yere çıkarma yapan düşmanın amacı, harekatın en kritik safhasında Türk birliklerini her yerde meşgul ederek, Seddülbahir ve Arıburnu bölgesine yaptıkları çıkarmaya müdahale etmekten alıkoymaktı. Anadolu kıyıları ve Saros bölgesine yapılan çıkarmalar bir aldatma ve gösteri hareketiydi. Çabuk sona erdi. Ancak düşman buraları da zorlamakla asıl çıkarma bölgesindeki amacına ulaşmıştı.

Seddülbahir’de İngilizler beş yere çıkarma yapmıştı. Fakat Mehmetçiğin inatçı direnmesi sayesinde yeterli genişlikte ve derinlikte kıyıbaşı hattı tesis edemedi. Bu bölgeye çıkan düşmanın hedefi olan Alçıtepe’ye ise hiçbir zaman ulaşamadılar. Seddülbahir’deki ilk gün gündüz ve gece muharebelerinde 9’ncu Türk Tümeninin direnişi ve gayreti her türlü takdirin üzerinde idi. Arıburnu bölgesine, Avustralya ve Yeni Zelandalılardan oluşturulan Anzak Kolordusu çıkmıştı. Bunlar baskın tarzında çıktılar. İlk hedefleri Kocaçimen Tepe idi. Sonrada Seddülbahir bölgesine çıkan kuvvetlerle koordineli olarak Maydos’u ele geçireceklerdi. Bu bölgeyi de 9’ncu Tümenin erleri savunuyordu ve Seddülbahir’dekiler gibi kahramanca direniyorlardı. Düşman buradan Kocaçimen Tepe’ye el atarsa, Gelibolu Yarımadası’nı ikiye böler ve Seddülbahir’deki birliklerimizi de geriden kuşatırdı.

Buraya anında müdahale edebilecek tek kuvvet vardı. O da Yarbay Mustafa Kemal’in ordu ihtiyatı olan 19 uncu Tümeniydi. Ancak Yb. Mustafa Kemal Ordu Komutanı Liman Paşa ile irtibat kuramıyordu. 19 uncu Tümen müdahalede geç kalırsa da iş işten geçecekti. İşte bu riskli kararı büyük bir cesaretle alan Yb. Mustafa Kemal, tümeniyle cephenin bu kesimine müdahale ederek düşmanı adeta kıyıya hapsetmişti. 28 Nisan 1915 tarihine kadar gerek Seddülbahir’de gerekse Arıburnu’nda tarafların karşılıklı olarak taarruzları durumu fazla değiştirmedi. Türk tarafı, Anadolu kıyıları ve Saros’ta bulunan birliklerden takviye aldığı için sürekli yarımadaya asker çıkaran İtilaf Devletlerinin karşısında tutunmayı başarmıştır.

Bundan sonra Seddülbahir ve Arıburnu cephelerinde, birliklerimiz düşman donanma ateşlerinden korunmak için gece taarruzları icra ettiler. Düşman kuvvetleri de gündüzleri, donanmanın yaptığı uzun hazırlık ateşlerini müteakip Türk mevzilerine taarruz ettiler. Fakat her iki taraf da durumda büyük bir değişiklik meydana getiremedi. Takviyeler geldikçe birlikler yeniden tertiplendiler. Türk tarafı Arıburnu’nda düşmanı denize dökmeyi başaramadı. Karşı taraf da Seddülbahir cephesindeki Alçı Tepe’yi ele geçiremedi. Birinci çıkarma harekatının sonlarına doğru Kirte (AlçıI) Tepe’yi düşüremeyen düşman, bu cephenin doğu ve batısındaki Kerevizdere ve Zığındere bölgelerinden harekatı geliştirmek istedi. Fakat bu çabaları da netice vermedi. Birinci çıkarma harekatının sonucu; mevzi harbi, her iki tarafta ağır kayıplar, bu savaşın mimarı Churchill’ in koltuğunu ve itibarını kaybetmesidir.

Birinci çıkarma harekatında hedeflerine ulaşamayan müttefikler yeni takviye kuvveti olarak ikinci bir çıkarma harekatı için hazırlıklara başladılar. Taraflar bu iki harekat arasında yeniden tertiplendiler. Bu safhadaki harekat, eski cephelerde Türk tarafı üzerindeki baskılar devam ederken, kesin sonuç, yeni çıkan birliklerin açtığı cephe olan Anafartalar bölgesinde alınacaktı. Planlanan harekat 6 Ağustos’da başladı. Baskın ve gizlilik prensiplerine azami derecede itina gösteriyorlardı. Hamilton’un kuvvetleri Anafartalar cephesinde baskın tarzında başlattıkları taarruzları ile küçük başarı gösterdiler ama Yb. Mustafa Kemal’in aldığı tedbirler yüzünden Kocaçimen Tepe’yi ele geçiremediler.

Suvla’ya çıkan kuvvetler doğru yere, yani savunmamızın zayıf olduğu yere çıkmışlardı. Fakat çabuk hareket edemedikleri için planladıkları hedefe ulaşamadılar. Bu son tehlikeyi bertaraf etmek üzere, Liman Von Sanders Paşa bölgeye takviye kuvvetleri gönderdi. Bu ikinci harekata ait yoğun muharebelerin cereyan ettiği bölgedeki birliklerin başına da Yb. Mustafa Kemal’i getirdi. Yeni oluşturulan Anafartalar Grup Komutanlığı önce Suvla bölgesine çıkan düşmanı geriye attı ve sahile sıkıştırdı. Sonra da Kocaçimen Tepe ve Conkbayırı’na dönerek buradaki düşman kuvvetleri de eski mevzilerine geri atıldı. Alb. Mustafa Kemal’in Mehmetçikleri gene göğsünü siper etmişti. Mustafa Kemal’in dehası ve azmi karşısında Hamilton bir kere daha hüsrana uğramıştı. En son yeni takviyeleri ile 21 Ağustos 1915 günü Anafartalar bölgesinde taarruzlarını tekrarladılar. Fakat Mustafa Kemal’i mağlup etmek mümkün değildi. Sonuç gene hüsrandı. Müttefikler artık bir çıkmaz içindeydiler.

Bu sıralarda Osmanlı devletinin bütün cephelerinde durum fena sayılmazdı. Bulgaristan da Almanya safında yer alarak, 14 Ekim 1915‘de Sırbistan’a yeni bir cephe açmıştı. Bulgaristan, Almanya tarafına geçince, Almanya ile Osmanlı devleti arasında karadan bağlantı kuruldu ve yardımlar gelmeye başladı. Çanakkale’yi geçemeyeceğini anlayan müttefik kuvvetler de Aralık 1915 sonu, Ocak 1916 ayı başında büyük bir gizlilik içinde kuvvetlerini bölgeden tahliye ettiler. Ağır zayiat verilmişti ama Çanakkale’den geçit verilmemişti. Türk Milletinin onuru kurtarılmış, bu zaferle kendine olan güveni tazelenmişti.

Birinci Dünya Harbi öncesindeki siyasi ve askeri olaylar ile Çanakkale Cephesindeki muharebelerin, yığınaklanma, planlama ve icra safhaları, muharebelerin cereyanı ağırlıklı olarak anlatılmaktadır. Bu eser taktik bilgisi az olanların dahi anlayabileceği bir akıcılıkla hazırlanmıştır. Harp Tarihi incelemelerinde yardımcı doküman olarak kullanılacak niteliktedir.

Dostluğun Gücü Alan Loy Mc Ginnis

“Dostluğun gücü “isimli bu kitap, dört ana bölümden oluşmuştur. Bu bölümler;

- İlişkileri derinleştirmenin beş yolu,
- Yakınlık kurmanın beş yolu,
- İlişkiye zarar vermeden olumsuz duygularla başa çıkmanın iki yolu,
- İlişkilerin kötüye gitmesi durumunda karşılaşabileceğimiz durumlar.

Yazar birinci bölümde; insanların çok zengin, iyi bir işinin ,iyi bir eşinin olması durumunda bile çoğu kez mutlu olamadıklarını gözlemlemiştir.Bu insanların mutlu olabilmeleri için;sıkıntılı günlerinde ya da zamanlarında en az onun sıkıntılarını paylaşabilecek bir yakını ya da dostunun olmasını , hiç haber vermeden evine ziyaret edebilecek dostunun bulunmasını, ihtiyacı olduğunda kendine borç verebilecek birinin ya da birilerinin bulunması gerektiğini dile getirmiştir.

Yazar; yakınları açısından gerçek mutluluğu dostların miktarında değil, değerinde ve seçilmiş olmasında olabileceğini dile getirmiştir. Yazar; ayrıca mutlu olabilmek için sevginin, şeffaf olmanın, dürüstlüğün, sıcak olmanın, duygularınızı zaman zaman açığa vurma cesareti göstermenin şart olduğunu ortaya koymuştur.

Yazar; mutlu ve güçlü olabilmek için sevgi boyutunun önemli olduğunu, bunun zaman zaman nezaket kuralları ile zaman zaman bir hediye ya da gösterilecek olan tebessümle elde edilebileceğini, bizlere küçük gibi gelen bu duyguların karşı tarafa müthiş etkili olduğu kanaatindedir.

Yazar; her zaman yönlendirici olmanın dostlukların gelişmesini önlediğini, dostlukların kalıcı olması için eleştirilerin ölçülü ve dikkatli olmasını, herkesi olduğu gibi kabul etme gereğini, başka ilişkileri teşvik edici şekilde olunmasının gerekliliğini ortaya koymuş, bunu örneklerle anlatmıştır. İnsanlarla yakınlık kurmak için; dokunma sanatını, övme sanatını, etkili konuşma sanatını iyi kullanmak gerektiğini, çocuklarla nasıl konuşulması gerekliliğinin önemli olduğunu, onlara onların anlayacağı dilden konuşarak onlarla mükemmel iletişim kurulabileceğini ve onların çok şeyler yapabileceği mesajının verilebilmesi gerektiğini belirtmiştir.

Yazar; öfke gösterdiğimiz takdirde karşı tarafında gösterebileceğini ve hazırlıklı olmamız gerektiğini, daima iyi bir dinleyici olunmasının gerekli olduğunu, bu sayede kendilerinin dinlendiğini farkeden kişiler; kendilerine değer verildiğini düşünerek müthiş bir motive ile hem işlerine hem de hayata bağlanacaklardır demiştir.
Dostlukların güçlü, etkili ve kalıcı olmasını istiyorsak; daima ben merkezli olmamalı, zaman zaman başkalarının da fikirlerine hürmet etmeli, onları dinlemeli, kontrol bendeci olmamalıyız. Tüm bunlarla beraber, kendimizi daima başkalarının kontrolüne de bırakmamalıyız. Bu durum karşımızdakilerin güvenini sarstığı gibi bizlerin durumunu zedeler.

Bu değerlendirmelerin yanında kendimizi, olaylardan ve insanlardan uzak tutarak onların bize ihtiyaç duymasını bekleyemeyiz. Kısaca; “Kendisine ihtiyaç duyulmasına ihtiyaç duyan yönlendirici” durumunda da kalmamalıyız. Dostluk ve arkadaşlığınızın güçlü olmasını çok istersek; eleştirilerimizde dikkatli olmalı, kabul etme lisanını kullanmalı, dostları “Tek” olmaları için cesaretlendirmeli, yalnızlığa izin verilmeli, başka ilişkileri teşvik etmeli, ilişkilerdeki değişikliğe hazır olunmalıdır.

Dostlukların güçlü olmaları istenirse; iyi bir konuşmacı olmalıyız. İyi bir konuşmacı olmak için önce iyi dinleyen olmalıyız. Çünkü; “Kalbe giden yol, kulaktan geçer” sözü daima güzelliğini korumuştur. Tavsiye verilirken tedbirli olunmalı ve dinlerken güven ortamı oluşturulmalıdır.

Sonuç olarak; yazar, dost kazanmak için, sevginin, sabrın, güvenin, övmenin, nezaketli olmanın, iyi bir dinleyici olmanın, ölçülü eleştiri yapmanın, izin verme sanatının bulunması ve iyi kullanılması gerekliliğini ortaya koymuş ve etkili, ölçülü örneklerle bu fikirlerini pekiştirmiştir.