Çanakkale Savaşı İbrahim Artuç

Bu kitapta, Birinci Dünya Harbi öncesi gelişen siyasi ve askeri olaylara kısaca temas edilerek, Osmanlı devletinin harbe girişi ile Çanakkale Savaşı öncesi Osmanlı devletinin cephelerdeki durumu özetlenmiştir. Müteakiben Çanakkale Deniz Muharebeleri anlatılarak bu muharebelerin planlama ve icrasındaki tarafların hatalarına da kısaca değinilmiştir. Çanakkale’nin sadece denizden geçilememesi sonucu donanma ile kara kuvvetlerinin müşterek olarak icra ettiği birinci çıkarma harekatı hakkında bilgi verilerek, kara muharebelerinin planları, icrası ve yapılan hatalar anlatılmaktadır. Birinci çıkarma harekatında hedeflerine ulaşamayan müttefiklerin, yeni takviye kuvveti olarak giriştikleri ikinci çıkarma harekatı da aynı birinci çıkarma harekatı esaslarına göre anlatılmaktadır. Arkasından çıkarmalarda başarılı olamayarak Çanakkale’yi geçemeyen müttefiklerin bölgeyi nasıl tahliye ettikleri açıklanmaktadır.

20’nci yüzyıl başlarında Avrupa ülkeleri, sanayi devrimini yapmış ve zenginleşmişti. Fakat Almanya sömürge paylaşımında yeteri kadar pay alamadığı için bölgede bir çatışmaya sebep olacak gibiydi. Bu olayların Osmanlı devletini ilgilendiren yanı ise; Almanya’nın Berlin-Bağdat demiryolu hattının İstanbul’dan geçmesinin, sıcak denizlere inme arzusundan dolayı gözü Türk Boğazlarında olan Rusya’yı rahatsız etmesi idi. Zenginleşen Avrupa’daki çıkar çatışmaları, buradaki ulusları muhtemel bir savaş için silahlanmaya yöneltmişti ve aralarında gruplaşmalar başlamıştı.

Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu yeni çıktığı Balkan Harbinin yaralarını sarmakla meşguldü. Topraklarının büyük bir bölümünü kaybeden imparatorluğun geriye kalan toprakları da, stratejik önemi ve doğal kaynaklarının zenginliği yüzünden paylaşılmak isteniyordu. Devletin içindeki Ermeni, Rum ve Arap azınlıklar bağımsızlık ya da özerklik peşinde idiler. İçerde ve dışarıda zor durumda olan Osmanlı devletini olası bir harp için ittifaklar oluşturan devletler de yanına almak istemiyordu. Bir kısmı bu devletin savaşta yükünü taşımak istemiyor, bir kısmının da zaten bu devletin üzerinde emelleri vardı. Onları gerçekleştirmek istiyorlardı.

Harp, beklenen zamandan daha önce çıkınca bu durum uzun sürmedi. Olayların akışına paralel olarak Osmanlı devleti de Almanya ve Avusturya’nın yanında yer aldı. 29 Ekim 1914 tarihinde Karadeniz’de bulunan Osmanlı donanmasının Rus limanlarını bombalaması ile de devlet kendini Birinci Dünya Harbi’nin içine çekmiş oldu. 1 Kasım 1914’te Kafkasya’daki Rus ordusu sınırımızı geçerek bizzat kara savaşlarını başlattı. Harbin başında seferberliğini tamamlayan Osmanlı silahlı kuvvetlerinin Birinci ve İkinci Ordusu Boğazlar bölgesinde, Üçüncü Ordusu doğu cephesinde Ruslara karşı, Dördüncü Ordusu ise Suriye’de bulunuyordu.
Birinci Dünya Harbinin başlangıcında Avrupa’nın batı cephesinde harp statik bir hal almıştı. Halbuki doğusunda Almanlar 1914 Ağustos’unda Tanenberg’de Ruslara karşı parlak bir zafer kazanmıştı. Fakat hiçbir blok istediği başarıyı sağlayamadı. Osmanlı cephesinde ise, Başkomutan Vekili Enver Paşa’nın Üçüncü Ordu ile 22 Aralık 1914‘de başlattığı Sarıkamış Harekatı, Ruslar karşısında alınan acı bir yenilgi ve ağır bir kayıpla neticelenmiştir. Sarıkamış yenilgisinden kısa bir süre sonra 4’ncü Ordu ile Cemal Paşa’nın Süveyş Kanalı’nı geçme teşebbüsü de başarısızlıkla neticelenince, batılı devletler son yıllardaki olayları da değerlendirerek Osmanlı ordusunu önemsemez olmuşlardı.

İngiltere’nin Bahriye Nazırı Winston Churchill, Osmanlı devletini erkenden savaşın dışına atmak için boğazları donanma ile geçerek başkent İstabul’u kara birlikleriyle işgal etmek düşüncesindeydi. Bu düşüncesini 13 Ocak 1915’te yapılan İngiltere’nin Yüksek Savunma Konseyi toplantısında kabul ettirdi. Churchill’in fikrinin faaliyete geçmesinin en büyük nedeni, Rusya’nın yardıma ihtiyacının olması ve bu yardımında en kolay Türk Boğazlarından yapılabileceği idi. Fransız donanmasından da destek alan tarihinde hiç yenilgi yüzü görmemiş Kraliyet Donanması, Çanakkale Boğazı’nı geçmek için hazırlanırken, Rus donanması da Odesa’da hazırlık yapıyordu. Kraliyet Donanması Osmanlı donanmasını yok edince onlar da İstanbul Boğazı’ndan geçerek İstanbul’a gireceklerdi.

Osmanlı devleti, İstanbul ve Çanakkale Boğazları Savunma Komutanlığına harpten bir buçuk yıl önce Alman Amirali Usedom’u getirmişti. Çanakkale Boğazı’nın kıyılarında topçu birlikleri mevzilendirilmiş, Boğaz içinde de mayın ve su altı engelleri döşenmişti. Tahkimatın önemli kısmı Çanakkale’nin yakınındaki boğazın kritik yerini koruyacak şekilde yapılmıştı. Fakat tahkimat yetersizdi. Çünkü devletin imkanları da yetersizdi. Çanakkale’de bulunan Müstahkem Mevki Komutanlığı deniz savunmasıyla ilgili hazırlıkları yaparken, 3’ncü Kolordu da düşmanın boğazı kara kuvvetleriyle işgaline karşı savunma önlemlerini almaktaydı.

Müttefik donanmanın başında bulunan Amiral Carden, önce boğazdaki tahkimatı yok ederek Marmara Denizi’ne girecekti. Sonra da İstanbul’u işgal edecekti. Carden planını uygulamak için boğaza ilk saldırısını 19 Şubat 1915’te yaptı ve bunu 18 Mart’a kadar fırsat buldukça denedi. Bu denemelerde beklenen başarıyı gösteremeyen Carde’nin son harekatı sevk ve idare edecek gücü kalmadığı için komutanlık görevini Amiral De Robeck’e bıraktığını görüyoruz. Robeck’de 18 Mart 1915 günü kesin sonuca ulaşmak için donanmayı harekete geçirmişti.

18 Mart günü muhteşem donanma, boğaza birbirini destekleyerek ilerleyecek tarzda üç grup halinde girecekti. İlk grup saat 10.05’te boğazdan içeriye girmeye başlamıştı. Saatler ilerledikçe Türk topçusu devleşiyor, zayiatı ve yokluklarına rağmen düşman donanmasını hayal kırıklığına uğratıyordu. Nusrat Mayın Gemisi’nin döşediği Karanlık Liman’daki mayınlar da topçumuz gibi tarihi görevini yapıyordu. Saat 17.50’ye geldiğinde mağrur donanma boynu bükük şekilde geriye çekiliyordu ve yenilgiyi ilk defa tadıyordu. Evet bu muhteşem donanma hem savaş gücünün üçte birini kaybetmişti ve hem de Mehmetçiğin direncini kıramayacağını anlayınca çaresiz kalmıştı.

Yüzen kalelerin başarısızlığından sonra, Odesa’daki Rus kuvvetlerinin de beklediği olmamıştı. İngiliz Yüksek Savunma Konseyi yeni kararını verdi. Harekata devam edilecekti. İlk hedef Çanakkale Boğazı olacaktı ve sadece donanma değil kara kuvvetleri birlikleri de harekata katılacaktı. Donanma adalarda hazırlığını sürdürürken, Akdeniz Sefer Kuvvetleri Komutanı General Hamilton 27 Mart 1915’te birliklerini kara harekatı için hazırlamak üzere Mısır’a hareket ettirdi. Osmanlı devleti de yeni kurduğu 5’nci Ordu K.lığına Alman Mareşali Liman Von Sanders’i atayarak bölgede savunma hazırlıklarına başladı. Liman Paşa ile bizim komutanların savunmanın yapılış şekli hakkındaki düşünceleri farklı idi. Liman Paşa oynak savunma, bizim komutanlarımız da mevzi savunması yapılmasını istiyordu. Savunma Liman Paşa’nın fikri doğrultusunda yapılacaktı.

5nci Ordu’nun; 15’nci Kolordusu Anadolu kıyılarını, 3’ncü Kolordusu Gelibolu Yarımadası’nı savunacaktı. Yb. Mustafa Kemal’in komuta ettiği 19’ncu Tümende ordu ihtiyatını teşkil edecekti. İki tarafın gücü karşılaştırıldığında ibre her yönüyle düşmandan yana idi. Sadece moral yönünden Türk tarafının üstünlüğü vardı.

25 Nisan 1915 günü sabaha karşı düşman güçlü donanmasının desteğinde, Anadolu kıyıları, Saros Körfezi, Seddülbahir ve Arıburnu bölgesine kuvvet çıkarmaya başladı. Bu kadar çok yere çıkarma yapan düşmanın amacı, harekatın en kritik safhasında Türk birliklerini her yerde meşgul ederek, Seddülbahir ve Arıburnu bölgesine yaptıkları çıkarmaya müdahale etmekten alıkoymaktı. Anadolu kıyıları ve Saros bölgesine yapılan çıkarmalar bir aldatma ve gösteri hareketiydi. Çabuk sona erdi. Ancak düşman buraları da zorlamakla asıl çıkarma bölgesindeki amacına ulaşmıştı.

Seddülbahir’de İngilizler beş yere çıkarma yapmıştı. Fakat Mehmetçiğin inatçı direnmesi sayesinde yeterli genişlikte ve derinlikte kıyıbaşı hattı tesis edemedi. Bu bölgeye çıkan düşmanın hedefi olan Alçıtepe’ye ise hiçbir zaman ulaşamadılar. Seddülbahir’deki ilk gün gündüz ve gece muharebelerinde 9’ncu Türk Tümeninin direnişi ve gayreti her türlü takdirin üzerinde idi. Arıburnu bölgesine, Avustralya ve Yeni Zelandalılardan oluşturulan Anzak Kolordusu çıkmıştı. Bunlar baskın tarzında çıktılar. İlk hedefleri Kocaçimen Tepe idi. Sonrada Seddülbahir bölgesine çıkan kuvvetlerle koordineli olarak Maydos’u ele geçireceklerdi. Bu bölgeyi de 9’ncu Tümenin erleri savunuyordu ve Seddülbahir’dekiler gibi kahramanca direniyorlardı. Düşman buradan Kocaçimen Tepe’ye el atarsa, Gelibolu Yarımadası’nı ikiye böler ve Seddülbahir’deki birliklerimizi de geriden kuşatırdı.

Buraya anında müdahale edebilecek tek kuvvet vardı. O da Yarbay Mustafa Kemal’in ordu ihtiyatı olan 19 uncu Tümeniydi. Ancak Yb. Mustafa Kemal Ordu Komutanı Liman Paşa ile irtibat kuramıyordu. 19 uncu Tümen müdahalede geç kalırsa da iş işten geçecekti. İşte bu riskli kararı büyük bir cesaretle alan Yb. Mustafa Kemal, tümeniyle cephenin bu kesimine müdahale ederek düşmanı adeta kıyıya hapsetmişti. 28 Nisan 1915 tarihine kadar gerek Seddülbahir’de gerekse Arıburnu’nda tarafların karşılıklı olarak taarruzları durumu fazla değiştirmedi. Türk tarafı, Anadolu kıyıları ve Saros’ta bulunan birliklerden takviye aldığı için sürekli yarımadaya asker çıkaran İtilaf Devletlerinin karşısında tutunmayı başarmıştır.

Bundan sonra Seddülbahir ve Arıburnu cephelerinde, birliklerimiz düşman donanma ateşlerinden korunmak için gece taarruzları icra ettiler. Düşman kuvvetleri de gündüzleri, donanmanın yaptığı uzun hazırlık ateşlerini müteakip Türk mevzilerine taarruz ettiler. Fakat her iki taraf da durumda büyük bir değişiklik meydana getiremedi. Takviyeler geldikçe birlikler yeniden tertiplendiler. Türk tarafı Arıburnu’nda düşmanı denize dökmeyi başaramadı. Karşı taraf da Seddülbahir cephesindeki Alçı Tepe’yi ele geçiremedi. Birinci çıkarma harekatının sonlarına doğru Kirte (AlçıI) Tepe’yi düşüremeyen düşman, bu cephenin doğu ve batısındaki Kerevizdere ve Zığındere bölgelerinden harekatı geliştirmek istedi. Fakat bu çabaları da netice vermedi. Birinci çıkarma harekatının sonucu; mevzi harbi, her iki tarafta ağır kayıplar, bu savaşın mimarı Churchill’ in koltuğunu ve itibarını kaybetmesidir.

Birinci çıkarma harekatında hedeflerine ulaşamayan müttefikler yeni takviye kuvveti olarak ikinci bir çıkarma harekatı için hazırlıklara başladılar. Taraflar bu iki harekat arasında yeniden tertiplendiler. Bu safhadaki harekat, eski cephelerde Türk tarafı üzerindeki baskılar devam ederken, kesin sonuç, yeni çıkan birliklerin açtığı cephe olan Anafartalar bölgesinde alınacaktı. Planlanan harekat 6 Ağustos’da başladı. Baskın ve gizlilik prensiplerine azami derecede itina gösteriyorlardı. Hamilton’un kuvvetleri Anafartalar cephesinde baskın tarzında başlattıkları taarruzları ile küçük başarı gösterdiler ama Yb. Mustafa Kemal’in aldığı tedbirler yüzünden Kocaçimen Tepe’yi ele geçiremediler.

Suvla’ya çıkan kuvvetler doğru yere, yani savunmamızın zayıf olduğu yere çıkmışlardı. Fakat çabuk hareket edemedikleri için planladıkları hedefe ulaşamadılar. Bu son tehlikeyi bertaraf etmek üzere, Liman Von Sanders Paşa bölgeye takviye kuvvetleri gönderdi. Bu ikinci harekata ait yoğun muharebelerin cereyan ettiği bölgedeki birliklerin başına da Yb. Mustafa Kemal’i getirdi. Yeni oluşturulan Anafartalar Grup Komutanlığı önce Suvla bölgesine çıkan düşmanı geriye attı ve sahile sıkıştırdı. Sonra da Kocaçimen Tepe ve Conkbayırı’na dönerek buradaki düşman kuvvetleri de eski mevzilerine geri atıldı. Alb. Mustafa Kemal’in Mehmetçikleri gene göğsünü siper etmişti. Mustafa Kemal’in dehası ve azmi karşısında Hamilton bir kere daha hüsrana uğramıştı. En son yeni takviyeleri ile 21 Ağustos 1915 günü Anafartalar bölgesinde taarruzlarını tekrarladılar. Fakat Mustafa Kemal’i mağlup etmek mümkün değildi. Sonuç gene hüsrandı. Müttefikler artık bir çıkmaz içindeydiler.

Bu sıralarda Osmanlı devletinin bütün cephelerinde durum fena sayılmazdı. Bulgaristan da Almanya safında yer alarak, 14 Ekim 1915‘de Sırbistan’a yeni bir cephe açmıştı. Bulgaristan, Almanya tarafına geçince, Almanya ile Osmanlı devleti arasında karadan bağlantı kuruldu ve yardımlar gelmeye başladı. Çanakkale’yi geçemeyeceğini anlayan müttefik kuvvetler de Aralık 1915 sonu, Ocak 1916 ayı başında büyük bir gizlilik içinde kuvvetlerini bölgeden tahliye ettiler. Ağır zayiat verilmişti ama Çanakkale’den geçit verilmemişti. Türk Milletinin onuru kurtarılmış, bu zaferle kendine olan güveni tazelenmişti.

Birinci Dünya Harbi öncesindeki siyasi ve askeri olaylar ile Çanakkale Cephesindeki muharebelerin, yığınaklanma, planlama ve icra safhaları, muharebelerin cereyanı ağırlıklı olarak anlatılmaktadır. Bu eser taktik bilgisi az olanların dahi anlayabileceği bir akıcılıkla hazırlanmıştır. Harp Tarihi incelemelerinde yardımcı doküman olarak kullanılacak niteliktedir.

Dostluğun Gücü Alan Loy Mc Ginnis

“Dostluğun gücü “isimli bu kitap, dört ana bölümden oluşmuştur. Bu bölümler;

- İlişkileri derinleştirmenin beş yolu,
- Yakınlık kurmanın beş yolu,
- İlişkiye zarar vermeden olumsuz duygularla başa çıkmanın iki yolu,
- İlişkilerin kötüye gitmesi durumunda karşılaşabileceğimiz durumlar.

Yazar birinci bölümde; insanların çok zengin, iyi bir işinin ,iyi bir eşinin olması durumunda bile çoğu kez mutlu olamadıklarını gözlemlemiştir.Bu insanların mutlu olabilmeleri için;sıkıntılı günlerinde ya da zamanlarında en az onun sıkıntılarını paylaşabilecek bir yakını ya da dostunun olmasını , hiç haber vermeden evine ziyaret edebilecek dostunun bulunmasını, ihtiyacı olduğunda kendine borç verebilecek birinin ya da birilerinin bulunması gerektiğini dile getirmiştir.

Yazar; yakınları açısından gerçek mutluluğu dostların miktarında değil, değerinde ve seçilmiş olmasında olabileceğini dile getirmiştir. Yazar; ayrıca mutlu olabilmek için sevginin, şeffaf olmanın, dürüstlüğün, sıcak olmanın, duygularınızı zaman zaman açığa vurma cesareti göstermenin şart olduğunu ortaya koymuştur.

Yazar; mutlu ve güçlü olabilmek için sevgi boyutunun önemli olduğunu, bunun zaman zaman nezaket kuralları ile zaman zaman bir hediye ya da gösterilecek olan tebessümle elde edilebileceğini, bizlere küçük gibi gelen bu duyguların karşı tarafa müthiş etkili olduğu kanaatindedir.

Yazar; her zaman yönlendirici olmanın dostlukların gelişmesini önlediğini, dostlukların kalıcı olması için eleştirilerin ölçülü ve dikkatli olmasını, herkesi olduğu gibi kabul etme gereğini, başka ilişkileri teşvik edici şekilde olunmasının gerekliliğini ortaya koymuş, bunu örneklerle anlatmıştır. İnsanlarla yakınlık kurmak için; dokunma sanatını, övme sanatını, etkili konuşma sanatını iyi kullanmak gerektiğini, çocuklarla nasıl konuşulması gerekliliğinin önemli olduğunu, onlara onların anlayacağı dilden konuşarak onlarla mükemmel iletişim kurulabileceğini ve onların çok şeyler yapabileceği mesajının verilebilmesi gerektiğini belirtmiştir.

Yazar; öfke gösterdiğimiz takdirde karşı tarafında gösterebileceğini ve hazırlıklı olmamız gerektiğini, daima iyi bir dinleyici olunmasının gerekli olduğunu, bu sayede kendilerinin dinlendiğini farkeden kişiler; kendilerine değer verildiğini düşünerek müthiş bir motive ile hem işlerine hem de hayata bağlanacaklardır demiştir.
Dostlukların güçlü, etkili ve kalıcı olmasını istiyorsak; daima ben merkezli olmamalı, zaman zaman başkalarının da fikirlerine hürmet etmeli, onları dinlemeli, kontrol bendeci olmamalıyız. Tüm bunlarla beraber, kendimizi daima başkalarının kontrolüne de bırakmamalıyız. Bu durum karşımızdakilerin güvenini sarstığı gibi bizlerin durumunu zedeler.

Bu değerlendirmelerin yanında kendimizi, olaylardan ve insanlardan uzak tutarak onların bize ihtiyaç duymasını bekleyemeyiz. Kısaca; “Kendisine ihtiyaç duyulmasına ihtiyaç duyan yönlendirici” durumunda da kalmamalıyız. Dostluk ve arkadaşlığınızın güçlü olmasını çok istersek; eleştirilerimizde dikkatli olmalı, kabul etme lisanını kullanmalı, dostları “Tek” olmaları için cesaretlendirmeli, yalnızlığa izin verilmeli, başka ilişkileri teşvik etmeli, ilişkilerdeki değişikliğe hazır olunmalıdır.

Dostlukların güçlü olmaları istenirse; iyi bir konuşmacı olmalıyız. İyi bir konuşmacı olmak için önce iyi dinleyen olmalıyız. Çünkü; “Kalbe giden yol, kulaktan geçer” sözü daima güzelliğini korumuştur. Tavsiye verilirken tedbirli olunmalı ve dinlerken güven ortamı oluşturulmalıdır.

Sonuç olarak; yazar, dost kazanmak için, sevginin, sabrın, güvenin, övmenin, nezaketli olmanın, iyi bir dinleyici olmanın, ölçülü eleştiri yapmanın, izin verme sanatının bulunması ve iyi kullanılması gerekliliğini ortaya koymuş ve etkili, ölçülü örneklerle bu fikirlerini pekiştirmiştir.

Susuz Yaz Necati Cumalı

Susuz Yaz, Necati CUMALI’nın, öykülerden oluşan, adını da içindeki bir öyküden alan kitabıdır. Yazar, avukatlık yaptığı yıllarda, hem memleketi olması hem de yaşamının önemli bir kısmını orada geçirmesi nedeniyle, İzmir’in Seferihisar ve Urla ilçelerine bağlı köylere ait deneyim ve izlenimlerini sunar bu kitapta. Yazılanlar her ne kadar kurgu olsa da, öykülerdeki isimler değiştirilmiş olsa da, söz konusu öykülerde yaşananlar gerçeğin ta kendisidir. Susuz Yaz’ı okuyup da Urla ve Seferihisar bölgesine gidenlerin gözünde hemen kitabın satırları canlanırken, bölgeyi iyi bilen biri için de kitabı okuyunca civarın dağları, dereleri ve ormanlarının canlı bir şekilde gözünün önüne geleceği kesindir.

Toplam onbir kısa öyküden oluşan kitapta, Necati Cumalı, gerçekçi köy hikayelerini toplamıştır. Toprak, su davaları, çekişmeler, kıskançlıklar, öç almalar, kavgalar, cinayetler, zorbalıklar ve köylümüzün, kasabalımızın bu konulardaki tutumu anlatılıyor bu hikayelerde. Aynı zamanda şair de olan yazarın bu özelliği konuları anlatış tarzına da yansımış görünmektedir. Olayları o kadar şiirsel bir dille anlatıyor ki okuyucu ister istemez kendisini olayın içinde buluyor. Kitaba adını veren Susuz Yaz’ın yanında on öykü daha vardır: Öç, Yenilmeyen, Dağlı ve Muharrem, Bıçak, Kaatil, Gülsüm Kıza Ağıt, Esma ile İsmail, Aktör, Aksinin Biri ve Selim’i Anarım.

Tiyatroya da uyarlanan Susuz Yaz’ın konusu adından da anlaşılacağı üzere “su”dur; Anadolu’da hep var olan, yüzyılımızın son çeyreğinde sınırları da aşıp uluslar arası, savaş çıkartacak kadar önemli bir hale gelen su paylaşımıdır. Mevcut suyun herkese yetmemesi üzerine, tarlasından su çıkan iki kardeş suyu sahiplenir. Çıkan su kavgası kardeşlerden birinin cinayet işlemesiyle sonuçlanır ve diğeri hapse girer. Ceza evine düşen kardeş evlidir ancak gelenek olduğu üzere suçu küçük üstlenir. Bir süre içerdeki kardeşiyle ilgilenen ağabey daha sonra geline göz koyduğu için kardeşinin ölüm haberinin geldiği yalanını bütün köye yayar ve nihayet böylece çaresiz kalan gelinle evlenir. Ancak yıllar sonra ceza evinden beklenmedik şekilde çıkıp gelen küçük kardeş olayları öğrenince kıyamet kopar.

Sinema uyarlamasında aynı adama âşık ana-kız rekabeti olarak gösterilen Öç’te ise köyün işsiz güçsüz haytasından kızını korumaya çalışan ananın durumu ve olaylarla hiç de ilintisi olmayan insanların trajedisi anlatılmaktadır. Ağabeyinden (Şerif Ali) farklı olarak gözü hep işinde olan küçük Mahmut aşk olayının en hak etmeyen kurbanı olarak, kendisini ve erkekliğini ispatlamak zorunda hisseden, bunu daha çok köylülerin ırz, namuz doldurmalarıyla yapan, kızın (Hacer) erkek kardeşi tarafından öldürülür. Köylerimizde yaygın olarak görülen tipik bir kız kaçma-kaçırılma ve bunu takip eden namus cinayeti olayıdır.

Yenilmeyen’de her şeyini yenilmez bir güreş devesine yatıran bir köylünün kıskançlıklar sonucu devesinin öldürülmesiyle beraber Batı Anadolu’daki deve güreşi geleneği en ince ayrıntısı ve terminolojine kadar okurlara sunulmaktadır. Anlatımdaki şiirsellik bir devenin ölümünü okur vicdanında bir insanınki kadar acıklı ve hüzünlü hale getirmektedir. Bıçak ise insanımızın silaha düşkünlüğünü işleyen, bir bıçağın köy çocuğunun arkadaşları ve büyükleri nezdindeki imajını nasıl güçlendirdiğini anlatan kısa öykülerden bir başkasıdır.

Dağlı ve Muharrem, Katil ile Gülsüm Kıza Ağıt öykülerinde sırasıyla zorbalık, kabadayılık, eğitimsiz ve kocasına tamamen mahkum olan kadının dramı ve bütün bunların karşısında sürekli bastırılan, horlanan, aslında pervasızlığa saygısından dolayı baş vurmayan insanların çileden çıkıp olanlara dur demesi ve kendini savunma ihtiyacı hissetmesi örnekleriyle anlatılmaktadır. Ezilen insanların haklılığını belgelemek istercesine söz konusu hikayelerde cinayet işleyenler yazar tarafından “katil olmalarına rağmen” o şekilde sunulmaktadır ki okuyucu farkında olmadan sempati duyar onlara.

Aktör ve Aksinin Biri öykülerinde ortak olarak insanlarımızın zayıflıkları, içinde bulundukları maddi güçlükler ve bu güçlükler nedeniyle kolayca yoldan çıkarılmaları, devlet memurlarına rüşvet verilerek ulusun ortak değerlerinin nasıl katledildiği anlatılmaktadır. Hayatta hiç bir amacına ulaşamayan sözde aktör, köylü ve kasabalının saf duygularını ve iyi niyetini sömürerek yaşayıp giderken, bir kereste tüccarı da kolcunun maddi açmazlarını ve içkiye düşkünlüğünü kullanarak ormanları talan etmeye devam eder. Tüccarın yolsuzluğu sanki kırk yıl öncesine ait değil de son birkaç yıldır yaşadığımız her türlü yolsuzluk, sahtekârlık, yüzsüzlük ve vurdum duymazlıkları sergiliyor gibidir. Öyküde yaşananlar günümüze adeta nazire yapıyor, bize çok alışık olduğumuz şeyleri bir daha hatırlatıyor.

Öykülerde görülen genel olumsuz havaya rağmen Selim’i Anarım adlı öyküde yazarın kendisi bile çalışkan Türk köylüsüne âşıktır. Elinde bulundurduğu tarla, bağ ve bahçelerini işleyerek, diğer bazı komşuların gerek kendi tembelliklerini bastırma dürtüsü gerekse kıskançlıkları nedeniyle sürekli saldırmaları ve dalga geçmelerine rağmen, etrafını cennete çevirmiştir köylü Selim. Engel olunmadığı, destek olunduğu hatta hiç değilse gölge edilmediği zaman insanımızın yapamayacağı şey yoktur.

Bu kitapta ele alınan konular ve sorunlar aslında yüz yıllardır Türk toplumunun yaşadığı sorunlardır. Yazar kişilerin çatışma ve didişmeleri yoluyla bizi bu sorunlara götürmekte, çözüme hiç de gerek olmadığını, problemin çözümü de içinde barındırdığını olayların inceleniş ve aktarılışı sırasında gayet açık bir şekilde vermektedir: Çözüm eğitimdir. Bu dava ve olaylar köyümüz ve köylümüz (bugün kentlimiz de buna dahil edilmeli) aydınlığa kavuşturulmadıkça sürüp gidecektir. Hatta bugün “kentli” demekte bir hayli zorlandığımız şehirlilerimizin bir çoğu da ironik bir şekilde aynı kadere mahkum olmuştur. Eskiden cehalet yüzünden sadece kırsal kesimde karşılaşılması muhtemel bazı olaylar kentlere kadar gelip dayanmıştır.

Hemen hemen iki çeyrek asır önce yazılmış ve eleştirilmiş olan konular ne gariptir ki hiç değişmeden bugün de karşımızda durmaktadır. Bu bakımdan Necati Cumalı’nın öyküleri güncelliğini, gerçekliğini ve sıcaklığını yitirmeyen öykülerdir. Tüm zamanlarda okunabilecek bir başucu kitabı olma özelliğini taşımaktadır. Su davası (Susuz Yaz), kız kaçırma (Öç), kabadayılık yoluyla para sızdırma (Dağlı ile Muharrem), boşanan kadının dramı (Gülsüm Kıza Ağıt) ve rüşvet, yolsuzluk, memleket kaynaklarını talan etme (Aksinin Biri) konuları hem köy hem kentlerimizde fazlasıyla yaşadığımız, alıştığımız ve iyice kanıksadığımız konulardır. İnsanımızı daha iyi tanımak için okunması gereken bir kitaptır Susuz Yaz.