Uzun Beyaz Bulut Buket Uzuner

”Uzun Beyaz Bulut-GELİBOLU ”; Çanakkale savaşlarında ölen büyük dedesinin kayıp mezarını aramak için Gelibolu’ya gelen Yeni Zelandalı genç bir kadın ve Çanakkale’de Millî Parkta bastonuyla dolaşan Türk Ninenin akıllara durgunluk veren seksen beş yıllık sırrını, savaşın gizemini ve düşmanlığın ötesinde birleştirme mucizesini anlatmaktadır.
Roman kahramanlarından Beyaz Hala, zamanında ancak üç yıl olan ilkokuldan mezun olmasına karşılık ” bilgelik ”, anne olmayışına karşın ” analık ”, savaşmamış olmasına karşın ” kahramanlık ” ve kadılık yapmamasına karşın ” adillik ” gibi yüksek insani değerlere sahip Gazi Alican Taylor’un kızıdır.
Victoria Taylor, Yeni Zelanda dan, Alistair John Taylor’un torun çocuğudur. Onun ölmediğine hayatları boyunca inanmış, yakınlarının ellerinde bulunan mektupları ile ümitlenmiş ve Türkiye’ye onunla ilgili bilgi almak için Beyaz Hala ile görüşmeye gelmiş yabancı bir kadındır.
Ali Osman, İstanbul’un iyi bir ailesine mensup; okumuş, yabancı dil bilen, fakülte mezunu genç bir delikanlıdır.
Meryem, Beyaz Halanın annesi; sünnetçi bir babanın yanında ona yardım eden, babasının mesleğinden dolayı kendisine erkeklerce fazla ilgi duyulmayan bir kadındır.
Alistair John Taylor, İngiltere ve Kral’a karşı bağlılığını göstermek maksadıyla, Büyük Britanya İmparatorluğu adına Yeni Zelanda’dan savaşmak üzere önce Mısır’a, oradan da bir süre sonra Çanakkale cephesine gönderilmiş bir askerdir.
Olay, Gelibolu Ece yaylası köyünde geçmektedir. Yeni Zelandalı Victoria edindiği bilgilerle bu köye gelir. Niyeti kendindeki bilgilerin doğruluğunu kanıtlamaktır. Beyaz Hala, görüşmek istediği tek insandır. Fakat bu yaşlı kadın inatçı ve görüşmeye yanaşmamaktadır. Araya köy muhtarının girmesiyle Victoria ile tanışırlar. Gün geçtikçe bir birlerine kaynaşırlar, birbirlerini de anlamaya başlarlar. Ellerinde savaş döneminden kalma, Ali Osman ve Alistair’e ait mektuplar vardır. Bu mektuplar savaş dönemini, o gün yaşanan zorlukları dile getirmektedir. Duygu yüklüdür. Okundukça Victoria’nın içi ezilir. Bu güne kadar yalnızca kendi ülkesinin insanlarının çektiği acılar ve çilelerden oluşan Gelibolu resmine, şimdi karşı taraftan ilk defa kişiselleşmiş bir insan hikâyesi katılmıştır. Ali Osman Beyin genç heyecanına karşın saflığı da onda anaç duygular uyandırmıştır. Ali Osman Beyin mektubunun yanında dedesinin piposunu görmesi Victoria’nın dedesi ile ilgili bilgi edinebileceğine dair umutlarını daha da artırmıştır.
Victorıa’nın geçmişi ile ilgili aşırı duyarlılığını hissetmeğe başlayan Beyaz Hala, sırrını ona açıklamaya kara vererek geçmişteki olayları ona anlatmaya başlar: ” Er Alistair savaş alanında , nereye koştuğunu bilmeden koşup dururken, kafasının tam ortasına saplanacak bir Türk kurşunundan son anda kurtulmuş, yere düşmüştür. Önce yaralandığını sanmış kendisini kontrol etmiştir. Yaralanmadığını görünce mutlu olur, yakınından bir inilti işitir. Ayağına takılan bir yaralı vardır. Türk subayı Ali Osman Beydir. Ona yardım etmeye çalışır. Su ve yiyecek verir. Ali Osman bu durumdan dolayı mutludur. Cebinden annesine yazmış olduğu mektupları çıkarır ve onları ailesine ulaştırmasını ister. Alistair yakın arkadaşı ölecek kadar üzgündür. Ali Osman Bey sonra ölür. Alistair kendisini toparlamaya çalışır. Üzerindeki üniformasını değiştirir. Kararını vermiştir. Eskiden yaşadığı hiçbir şeyi artık yaşamayacaktır. Ali Osman Beyin mezarı başında günlerce bekler, bitkindir. Onu sünnetçi Hasan’ın kızı bulur, köyüne götürür, konuşamaz haldedir. Sonra ona bakar ve onu sever, evlenirler. İki çocukları olur. Birisinin adı Beyaz, diğeri ise Ali’dir.”
Tüm bu açıklama Victoria’yı şaşırtmış, şaşkınlığı bir müddet sonra mutluluğa dönüşmüştür. Olayın tüm dünyaya açıklanmasını Beyaz Haladan ister. Beyaz Hala da babasının kendisine söylediği şu sözlerini Victoria’ya iletir. ” Bak kızım, ben çok acı çektim. Fakat öğrendim ki insan kanının milliyeti yoktur. İnsan kanı kırmızıdır. Allah bana yardım etti, iki melekle ikinci hayat şansını yolladı. Meleklerden biri annen Meryem, öbürü Ali Osman Bey şeklinde göründü bana. Ama herkesin böyle şansı olmaz bu dünyada!”
Beyaz Hala, Victoria’dan tüm anlatılanların kendi aralarında bir sır olarak kalmasını, açıklamanın yarar sağlamayacağını söyler.
Beyaz Hala ve yeğenlerinin de olaydan haberi vardır. Victoria ile birlikte Ece Yaylası köy mezarlığına giderler. İki mezarın başında dururlar mezar taşlarında ” Gazi Çavuş Alican Taylor ve Mülâzım Ali Osman Bey” yazmaktadır. Bu manzara Victoria’yı çok etkiler, sırrın ebediyen kalıcı olmasın ikna olur.
Sonuç olarak bu kitap; Homeros’tan, Fatih Sultan Mehmet’e, Fatih Sultan Mehmet’ten Mustafa Kemal Atatürk’e ve Mustafa Kemal Atatürk’ten günümüze kadar uzanan Doğu-Batı çatışmasını ve bu çatışmanın eksenindeki insanın evrensel özelliklerini Gelibolu’nun tanıklığında, destansı bir dille anlatmıştır.

Balkan Savaşı İbrahim Artuç

İbrahim ARTUÇ tarafından hazırlanan bu kitapta, hepimizin “Balkan Savaşı” denince “O yarayı açma” dediğimiz ve neredeyse her Türk ocağından bir can alan “Balkan Bozgununun” öyküsü, bir ay gibi kısa bir sürede tüm Rumeli’mizi kaybedişimizin nedenleri ile aynı zamanda Rumeli’nden ana vatana göç eden Türklerin yazgıları, ders almamız açısından, belgelere dayalı olarak ortaya konulmaktadır.

Kitapta öncelikle; yirminci yüzyılın başlarında, yani 1910’larda, bir ayağı Adriyatik Denizinde, bir ayağı Yemen’de, bir eli GİRİT’te, diğeri Basra Körfezinde olan, üç kıtaya yayılmış Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde bulunduğu zorluklar vurgulanmaktadır. İmparatorluğu oluşturan değişik milletler, değişik dinlerden kurulu toplumlar, bağımsızlık istiyorlardı. Devlete karşı silahlı ayaklanmalara girişiyorlardı. Traplusgarp nedeniyle İtalyanlarla savaşırken Arnavutluk isyanı, o bitmeden Arabistan’da İmam Yahya ayaklanması, arkasından Makedonya Bulgar gizli ihtilal komitelerinin faaliyetleri yoğunlaşmaya başlıyordu. Yüzyıllardır beraber yaşayan, Bulgar’ı, Sırb’ı, Yunan’ı, Arnavut’u ve Türk’ü birbirine girmeye başlamıştı.

Bunlara karşılık Osmanlı yönetimi, otoritesini ve güvenilirliğini kaybetmiş, 1908 de kurulan mecliste, 60 Arap, 25 Arnavut, 23 Rum, 12 Ermeni, 5 Yahudi, 4 Bulgar, 3 Sırp, 1 Ulah olmak üzere toplam 133 çeşitli milletlere mensup milletvekili ve 127 de Türk milletvekili bulunuyordu. Bu durum yönetime olumlu katkı sağlayamıyorlardı. Meşrutiyet aleyhtarı faaliyetler yoğunlaşıyordu. Şeriat taraftarları, 13 NİSAN 1909 da (eski tarihle 31 Martta) ayaklanarak hükümeti düşürüyor ve yeni hükümeti kuruyorlardı. “İttihat ve Terakki Cemiyeti”, zor elde edilen meşrutiyet yönetimini tekrar tesis etmek maksadıyla, Selanik’te bulunan bir Tümen gücünde ”Harekat Ordusu“ ile İstanbul’a intikal ediyor, ayaklanmayı bastırıyorlar ve yönetimi tekrar kontrol altına alıyorlardı. Yani Osmanlı devletini saran alev çemberi yavaş yavaş daralırken, içerde de iktidar mücadeleleri nedeniyle otorite boşluğu, bu ateşi daha da körüklemekteydi.

Yüzyıllar süren Osmanlı egemenliğinden daha dün kurtulup, ayrı devletlerini kuran küçük Balkan milletleri, yalnız başlarına Osmanlı Devleti ile başa çıkamayacakları bilinciyle ve Rusya’nın da desteğiyle kendi aralarında gizli gizli anlaşarak “Hasta Adamın” ölümünü hızlandırmayı amaçlıyorlardı.

Balkan Devletleri birbirleriyle anlaşırken, Babıâli gözleri görmeyen, kulakları duymayan bir ama gibi, beliren tehdidin farkına varamıyorlardı. Dışİşleri Bakanı Noradunkyan “Bulgar Devletinin Osmanlı Devleti’ne saldırmayacaklarına dair, Yüce Meclise teminat veririm” diyor. Başbakan Sait Paşa “Balkan Hükümetleriyle ilişkilerimiz en iyi şekilde yürümektedir” ifadesini kullanıyor ve Yunanistan Kralı Venizelos ve Rus Dışişleri Bakanı Sazanof’a övgüler yağdırıyordu. Avrupa’da Le Tamps gazetesi, Bulgar-Sırp gizli anlaşmalarını kamuoyuna duyuruyordu. Fakat Osmanlı yönetiminin hale büyüyen tehdidin farkına varamayarak, eğitimli ve son tertip 120 bin yedek Nizamiye ve Redif askeri terhis ediyor, bu yetmezmiş gibi Genelkurmay Başkanı Ahmet İzzet Paşa komutasında 35 taburluk usta erlerden oluşan hatırı sayılır bir kuvveti, Yemen isyanını bastırmak için uzaklara gönderiliyordu. Babıâli Hükümeti; yaklaşan kış nedeniyle artık savaş tehlikesinin atlatıldığını düşündüğü 30 Eylül 1912 tarihinde, Balkanlıların birbiri peşine seferberlik ilan ettiklerini hayretle öğreniyordu. Artık saç kesilmiş, kel görülmüştü. Osmanlı Hükümetimde seferberlik ilan ediyor ancak Balkan devletlerini kışkırtmamak ve barışçı niyetini göstermek için seferberliğin sadece Rumeli ve Batı Anadolu’da uygulanmasına karar veriyordu. Oysa Balkanlılar 4 ay önceden gizli anlaşmalarını yapmış ve savaş hazırlıklarını olanca güçleriyle tamamlamışlardı. Nihayet Balkanlardaki ateşi, 2 Ekim 1912’de Karadağ tutuşturuyordu.

Babıâli’nin ayakları yavaş yavaş suya değiyordu. Büyük devletler engel oluyorlar, Balkanlılar Osmanlıya saldırmaya korkuyorlar, “Kış yaklaştı böyle bir mevsimde savaş olmaz” savlarının, bir yanılgıdan başka bir şey olmadığı ortaya çıkıyordu.

Yunanlılar “Megalo İdea”’yı, Bulgarlar dokuzuncu yüzyılda kurdukları “Büyük Bulgaristan’ı”, Sırplar on dördüncü yüzyılda kurdukları “Sırp İmparatorluğu’nu”, Karadağlılar ise güneye doğru büyüme isteklerini gerçekleştirmek için doğan fırsatı değerlendirme heves ve arzusuna kapılıyorlardı.

Osmanlı Hükümeti, daha seferberliğini tamamlamadan 16 Ekim 1912 sabahı İstanbul’daki Bulgar ve Sırp Maslahatgüzarlığına verilen bir nota ile Bulgaristan ve Sırbistan’a harp ilan ediyor, Yunanistan’ı harbin dışında tutmak manevrasıyla, bu ülkeye savaş ilan etmiyordu.

Evet, Osmanlı Hükümeti 16 Ekim 1912’de harp ilan etmekte, ancak ordusunun son tertip 120 Askerini terhis etmiş, 35 taburunu başında Gnkur. Bşk. olmak üzere Yemen’e göndermiş, İtalyanların İzmir’e çıkarma ihtimaline karşı Balkanlardaki kuvvetlerinin bir kısmını İzmir’e intikal ettirmiş, seferberliğini tamamlayamamış, silahlı kuvvetlerini bir salgın hastalık gibi saran “Mektepli”, “Alaylı”, “Redif”, “Zadegan”, “Kurmay” subay çekişmelerini giderememiş, ordunun silah ve teçhizattaki eksikliklerini tamamlayamamış, yeterli eğitim ve tatbikat yaptırılamamıştı. Bu şartlarda Osmanlı Silahlı Kuvvetleri Balkanlarda, Doğu Ordusu ve Batı Ordusu halinde tertiplenmişti. Her iki ordu da sefer mevcudunun çok altında muharebeye gireceklerdi. (Doğu Ordusunun sefer kadrosu 478.848, mevcudu 115.000, Batı Ordusunun sefer kadrosu 418.899, mevcudu 188.000 dir.)

2. Doğu Cephesi :

Başkomutan Vekili Nazım Paşa başta olmak üzere, bir kısım bakanların katılımıyla, Bulgar ordusunun seferberlik ve yığınaklanmasına vakit bırakmadan hemen taarruza geçilmesine karar verildi. Oysa ki Bulgar Ordusuher türlü hazırlığını tamamlamıştı. Hazırlığını bitiremeyen ise Osmanlı Ordusuydu. Bulgarlar 18 Ekim 1912’de birinci ve ikinci Bulgar Ordu’ları Edirne doğrultusunda hududu geçerek, Üçüncü Ordu ise Istranca Dağları’nı aşmak üzere ileri harekata başlamışlardı. 22 Ekim 1912’de Türk Doğu Ordusu da 1,2 ve 4ncü Kor. ile Kırıkkale istikametinde kuzeye, 3ncü Kor ile Bulgar ordusunu kuşatmak maksadıyla, batı istikametinde taarruza başlamışlardı. 23 Ekim 1912 sabahı, öncü birliklerin arasında savaşın başladığı anda, 3ncü Kor. bölgesinde Afyon Redif Tümeni askerleri paniğe kapılıyor ve kaçmaya başlıyorlardı. Bu durum geriden gelen Nizamiye birliklerini de etkiliyor, birliklerin büyük kısmı düzensiz olarak daha muharebeye başlamadan çekilmeye başlıyordu. Diğer Kor. bölgelerinde de gelişmelerin pek iç açıcı olmadığını değerlendiren Ordu Komutanı Lüleburgaz hattına çekilme emrini veriyordu. Bulgarlar kuşkularını giderdikten sonra, Türklerin yerini öğrenmek maksadıyla keşif birlikleri ileri harekata başlamıştı.

Bu arada Başkomutan Vekili Nazım Paşa ile Doğu Ordu K.nı arasında yeni savunma hattının Lüleburgaz mı olsun, Çorlu doğusu mu olsun tartışması yaşanmış ve tahkimat için kaybedilen üç günden sonra Lüleburgaz’da savunmaya karar verilmiş ve iki ordu halinde tertiplenilmişti. 28 Ekim–2 Kasım 1912 tarihleri arasında icra edilen muharebelerde, kuzeyde Türklerin, güneyde Bulgarların harekatı gelişmişti. Güneydeki Birinci Ordu’nun Birinci Kor. bölgesindeki Uşak Redif Tümeni’nin bozgun halinde çekilmeye başlaması nedeniyle, Birinci Ordu Komutanı, kuzeydeki 2 nci Ordu’nun Pınarhisar istikametindeki gelişen taarruzlarından habersiz olarak geri çekilme emri veriyordu. Başkomutan Vekili Nazım Paşa’da durum değerlendirerek, 2 nci Ordu’nun kuşatılmasını önlemek maksadıyla, her iki ordunun da Çatalca hattına çekilmesini emrediyordu. Ordu çekilme harekatı icra etmiyor, korkunç bir sel gibi geriye doğru kaçıyordu.

Başkomutan Vekili Nazım Paşa, tüm Çatalca Ordusunun emir komutasını alıyor ve cepheden çekilenler ile Anadolu’dan gelenleri yeniden teşkilatlandırarak, bu hatta tertipliyordu. Artık bu son şans idi. Ya İstanbul düşecek, ya İstanbul kurtulacaktı.

Bulgarlar, 17 Kasım 1912 tarihinde tekrar taarruza başlanmıştı. Ancak bu defa karşılarında, toprağa tırnaklarıyla yapışmış, her ne olursa olsun buradan geri çekilmeyeceğine inanmış Türk ordusunu karşısında bulmuştu. 3 Aralık 1912’ye kadar iki tarafta, karşılıklı mücadeleyle birlikte kolera ve dizanteri salgınıyla uğraşmışlar ve bu tarihte ateşkes imzalamışlardı.

3. Batı Cephesi :

Seferberliğin ilanından sonra Batı Ordusu K.lığına atanan Ali Rıza Paşa 8 Ekim 1912 tarihinde Selanik’e ulaştığında, Karadağ’ın harp ilanı ile karşılaşmıştı. Türk Batı Ordusu büyük kısmıyla Kocana, Kumanova, Üsküp, Manastır bölgelerinde yığınak yapmış, kalan kısmı tali cephelere dağılmış durumdaydı. Plan gereği önce Sırp kuvvetlerine taarruz edilecek onlar ezilecek, müteakiben Yunan kuvvetleri üzerine yürünecekti. 8 Ekim 1912’de başlayan Karadağ Ordusunun taarruzları amacına kavuşmamış, verdiği ağır kayıplar nedeniyle çok güçsüz duruma düşmüştü. 18 Ekim 1912 tarihinde Sırp orduları ileri harekata başladılar. Muharebe, 22 Ekim 1912’de Osmanlı Batı Vardar Ordusunun taarruzlarıyla başladı. Sırplar başlangıçta büyük kayıp verdiler. Türk ordusunun taarruzlarının başarıya ulaştığı bir sırada, 23/24 Ekim 1912 gecesi Redif’lerin yağmur nedeniyle ayrıldıkları mevzilerin kapatılamaması nedeniyle, “Kumanova Muharebesi” yenilgiyle sonuçlandı. Geri çekilen Türk birlikleri Üsküp-Köprülü hattında savunmaya geçti, burada da tutunamayınca Kırçaova-Manastır hattına çekilindi. 16-18 Ekim 1912 tarihlerinde icra edilen “Manastır Muharebesi’nde” de yenilen Batı Ordusu Arnavutluk dağlarına doğru çekildi. Bu arada Sırp-Bulgar karma ordusunda Selanik istikametinde ileri harekatına devam ediyordu.

Tesalya bölgesine yığınak yapan Yunan Ordusu, 18 Ekim 1912’de sınırı geçmişti. “Yenice Muharebeleri’nde” yenilen Osmanlı kuvvetleri Selanik bölgesine çekilmişti. Vardar kıyısında savunmayı göze alamayan, Hasan Tahsin Paşa 40.000 kişiye yaklaşan kuvveti ve bütün silah, araç ve gereçlerini 9 Kasım 1912’de Yunanlılara teslim ediyordu. Öte yandan Epir cephesinde, Yanya Kolordusu başarıyla harekatı icra etmiş ancak 6 aya yakın mücadeleden sonra son kurşununu da atıp ve son lokmasını da tüketip 6 Mart 1913’de teslim olmuştu. Rumeli’de son silah seslerinin duyulduğu İşkodra’da 27 Nisan 1913 günü sabahı teslim olmuştu.

Süleyman Paşa’nın liderliğinde 1354’de iki sal dolusu bir avuç kahramanla Gelibolu kıyılarında başlayan Avrupa’daki Türk yayılması, Viyana’ya kadar ulaştıktan sonra, yine başladığı yere dönmüş oluyordu. 558 yıl süren bu hakimiyet artık son buluyordu. Ancak İttihat ve Terakki’nin ileri gelenleri bunu kabullenemeyerek, 23 Ocak 1913 tarihinde “Babıâli Baskını” ile yönetimi ele geçirmişti. Yeni hükümet, Edirne’yi kurtarmak için Şarköy bölgesine 10ncu Kor. ile çıkarma yapılmasını ve Gelibolu’da bulunan Mürettep Kor. ile koordineli olarak Edirne istikametinde taarruz edilmesini planlıyordu. Ancak bundan da sonuç alınamadı ve Edirne halkı ile Şükrü Paşa komutasındaki kahraman Türk askerleri, son lokmasını yiyerek ve son kurşununu da atarak 26 Mart 1913’de teslim oluyordu.

4.Edirne’nin Kurtuluşu :

Osmanlı Devletine karşı birleşen Balkanlılar, artık miras kavgasına tutuşmuş, birbirlerinin üzerine atılmışlardı. Balkan Savaşı’nın bitiminden 2,5 ay sonra, yani 29 Haziran 1913’de tekrar top sesleri duyulmaya başlamıştı. Balkan Savaşı’na öncülük eden Bulgarlar, savaştan önce Sırplarla toprak bölüşülmesi konusunda temelde anlaşmışlar, anlaşamadıkları yerler için Rus Çar’ının hakemliğini kabullenmişlerdi. Ancak Yunanlılarla bir anlaşmaya varamamışlardı. Bulgarlar, Doğu Makedonya’daki bazı toprakları istiyordu. Yunanlılar, Bulgarların çok yer aldıklarını, İstanbul yolunu kapattıklarını ileri sürüyor, Sırplar ise kendi paylarına düşeceğini umdukları bir kısım toprakları elde edemediklerini ifade ediyorlardı. Öte yandan Romanya, Bulgaristan’ın büyümesinden rahatsızlık duyuyordu. Böyle bir ortamda Yunanlılar ile Sırplar anlaşıyor, bu birlikteliğe Romanya’da katılıyordu.

Bulgarların, Sırp ve Yunanlılara karşı 29 Haziran 1914 tarihinde baskın tarzında icra ettiği taarruz başarısızlıkla sonuçlanıyor ve Romenler Sofya’ya doğru ilerliyordu. Durumu değerlendiren Osmanlı Devleti, 15 Temmuz1913’de ordunun ileri harekatına karar veriyordu. Ordu Midye-Enez hattında 4 gün bekledikten sonra Avrupalı büyük devletlerin tehdit ve protestolarına aldırmayarak 21 Temmuz 1913’de Kırklareli’ni, bir gün sonra 22 Temmuz 1913’de de Edirne’yi kurtarıyordu. Nihayet, Edirne’nin kurtarılışından bir ay kadar sonra 29 Eylül 1913’de Osmanlı ve Bulgar hükümeti arasında “İstanbul Anlaşması” ile barış sağlandı. Yunanlılarla 14 Kasım 1913 tarihinde Atina’da, Karadağ’la 14 Mart 1914’ de ayrı ayrı anlaşma imzalanarak Balkan savaşının hukuksal yanı tamamlandı.

Sonuç olarak; Balkan Savaşı, Türk tarihinde, benzeri olmayan büyük bir yenilgidir. Hatta yenilginin ötesinde facia ve bir tersyüz oluştur. Bu savaşlardan en karlı çıkan Yunanistan olmuştur. Osmanlı İmparatorluğunun Balkanlardaki dört ili, Selanik, Manastır, Kosova, Yanya, İşkodra’nın bölüşülmesinde;

a. Yunanistan 50 bin kilometrekare toprakla,1.600.000 nüfus,
b. Sırbistan 30 bin kilometrekare toprakla, 1.200.000 nüfus,
c. Bulgaristan 18 bin kilometrekare toprakla , 100.000 nüfus,
d. Karadağ 5 bin kilometrekare toprakla,150.000 nüfus kazanmışlardır.

Bu arada Arnavutluk bağımsızlığına kavuşmuş ve İşkodra içinde olmak üzere kendi topraklarına sahip çıkmıştır.

Balkanlarda post kavgası bitmiş gibi gözüküyordu. Ancak Avusturya-Macaristan ile Rusya’nın, Balkanları kontrol etme mücadelesi olağan hızıyla devam etmekteydi.

Sonuç olarak bu kitap da, siyasete bulaşmış, kendi içinde birlik ve bütünlüğünü muhafaza edememiş, eğitimsiz ve teçhizatsız ordu ile devletin bekası ve milletin geleceğini düşünmeyen, kifayetsiz, yeteneksiz, öngörüsü zayıf devlet adamlarının, ülkeyi ve milleti nasıl karanlığa sürüklediği, belgelerle anlatılmaktadır.

Anadolu Ezgisi Alemdar Yalçın

Prof. Dr. Sayın Alemdar YALÇIN’ın Anadolu Ezgisi adlı kitabı, on altı deneme¬nin bulunduğu, 137 say¬fa¬lık küçük hacimli, ama yoğun beyin fırtınasının yansıtıldığı; başta edebiyatçı ve sanatçılar olmak üzere sosyo¬log, antropolog, arke¬olog, halk bilimci ve tarihçileri de yakından ilgilen¬diren mesajları ve yorumları içermesi yönüy¬le önemli bir yayındır. Adı geçen bu kitabı, 1997 yılında Günce Yayınları yayımlamıştır.

Sayın YALÇIN, kitabının adından da anlaşılacağı üzerine Anadolu coğrafyası ve Ana¬dolu’da yaşamış, ama zamanla ölmüş kültürler ve uygarlıklar ile günümüzde yaşa-mak¬ta olan Anadolu kültürü ve uygarlığı arasın¬da muka¬ye¬seler, ilginç ve orijinal yorum-lar yaparak Anadolu insanının dikkatlerini belli noktalara çekme¬ye çalış¬maktadır. Doğal ola¬rak, özellikle de Anadolu coğrafyasına yön veren aydınlarımızın dikkatle¬rini…

Bu kitap ile Anadolu’da kurulmuş olan eski uygarlıkların ortak çöküş sebepleri üzerinde okuyucularını odaklayabilmek ve bilgilerini Türk toplumunun yararına sunabil-mek için Prof. Dr. Sayın Alemdar YALÇIN’ın, oldukça zor bir görevi üstlendiği de gözler-den kaçmamaktadır. Onun deyişi ile “Doğru sandıklarımızla, doğrular arasındaki gerçek çizgiyi arayıp bulmalıyız. Çünkü, birden fazla doğru oluşmakta ve bunlar da birbiriyle çelişmek¬tedir.” (Yalçın, 1997:5)

“Yaşadığımız Topraklar Tekin Değil…” Bu düşünceyi, aynı adla yer alan birinci de¬ne¬mesinde, hatta kitabındaki diğer bazı denemelerinde de sıkça tekrarlayan Sayın YALÇIN, “Ey Anadolu’da yaşayan insanlar! Ey Anadolu aydınları! Ey Anadolu sanat¬çı¬la-rı! Aman ha, dikkatli olun, uyanık olun. Anadolu coğrafyasında kurulan eski uygarlıkların niçin yok olup gittiklerini sakın unutmayın. Bütünleşin. Aksi takdirde, öncekiler gibi yok olup gidersiniz.” anlam¬larını içerecek düşünce ve yorumları ile oldukça etkili mesajlar vermekte¬dir.

“Ruhuyla, bedeniyle, duyguları ve düşünceleri ile sürekli savaşan, durmayan, her gün kendisini yenile¬yen ve sürekli kendisini uyanık olmak için telkin altında tutan bir sanatçı topluluğu yetiştirmeliyiz.” (Yalçın, 1997: 9)

Bu ifade ile yazarın, aynı zamanda “Toplam Kalite Yönetimi” anlayışına müdrik olduğu da anlaşıl¬mak¬tadır. Yeniden yenilen¬me, yeniden ilerleme, yeniden daha güzeli, iyiyi ve üretimde kaliteyi yakalama… Hiç dur¬ma¬ma, hiç yorulmama… Aşağıdaki sözlere bir kulak verir misiniz? Mecazlar ve teşbihler içindeki gerçeklere…

“Bu topraklar, bizim için dört yanında dört kapısı olan bir ev gibidir. Dört bir yanından gelen rüzgârlara açık. Dört bir yanından gelen sulara açık. Ne rüzgârlar karşısında bir korunma, ne devamlı ve dört bir yandan gelen sular karşısında bir bendi vardır. Sular gel¬dikçe kökümüzü, rüz¬gârlar estikçe ruhumuzu yıpratmaktadır… Yıpranmamak ve çürü¬me¬mek için bizim bir rüzgâr gibi dört bir yana esmemiz; pınar gibi dört bir yana akmamız gerek. Pınarımızdan acı su akmamalı. Rüzgârımız kırıp dökme-meli. O zaman kötülükler bir bir yok olacak; o zaman sanatçı, yaşadığı toplumu yaşata-cak; o zaman insanlar arasında saygın¬lığını koruyacaktır.” (Yalçın, 1997:10-11)

“Başkalarının beyinlerinin ürettiklerini kullanarak kendi beynimizi kör¬leş¬¬tirme¬me¬li-yiz. Ayaklarımızı yürür, ellerimizi sürekli üretir biçimde tut¬ma¬lıyız. Elbette bunu kendi yaşadığımız topraklarda yapmalı; bulundu¬ğu¬muz çevreyi bin bir çiçek açan bir bahçeye dönüştürmeliyiz. Bunun için de sanatçının önderli¬ğine, dilin etkili ve sürük¬leyici gücüne ihtiyaç vardır.” (Yalçın, 1997:12)

Kitabın ikinci denemesi “Bir Yolculuğa Çıkmalıyız” adını taşımaktadır. Burada, Batı’nın içinde bulun¬du¬ğu kaos, kendi dışındakilere duyduğu kin, öfke ve riyakârca tutum; daha güzel nasıl anlatılabilirdi, insan me¬rak ediyor.

“Kendisini Tanrı’dan daha çok yaratıcı gören, bütün ufku mitolojik ilah¬larla kaplı Batı; süs hayvanla¬rın¬dan, besi hayvanlarına kadar bütün canlılara, ölüm meleği olmaya devam ediyor… Onların doğumunu, ölümünü ve yaşama zamanlarını kuşatmaya ve yönlendirmeye çalışıyor. Kendisi, sınırsız bir özgür¬lükten yana olduğunu ve bunun için savaşmak gerektiğini söylerken yeryüzün¬deki bütün canlıların ufkunu kuşatarak istediği gibi doğ¬ma¬larını, istediği gibi yaşamalarını ve istediği yerde, istediği zamanda ölmelerini sağlamaya çalışı¬yor.” (Yalçın, 1997:14-15)

Ayrıca, kitabın bu ikinci denemesinde yer alan bir diğer önemli konu ise, sanatçı ve edebiyat¬çılarımızın fa¬sit bir yörüngede popülist olma gayretlerinden ve zorlama¬ların-dan dolayı özlerinden uzaklaşmış bulunmaları¬dır. Bakınız, Sayın Yalçın, bu düşüncele-rini nasıl yansıtmakta¬dır?

“Kısacası, edebiyatımızın her alanında bir kısırlaşma göze çarp¬mak¬¬tadır. Roman¬da bazı popülist çaba¬lar ve ilgi çekici çalışmalar bunun dışında tutulabilir. Çok satılan ve ülkenin gündemini dolduran romanlarda bile yazarı¬mızın başka iklimlere gittiğini, kendi¬si¬ne yaban¬cılaşmaya de¬vam ettiğini görü¬rüz. Oysa şimdi, edebiyatımızla insanımızı barıştırmanın tam zamanı¬dır. Sıradan Anadolu insanı ile aydını¬mız arasındaki aşılmaz dağları delmenin tam sırasıdır. Anado¬lu’nun neresinde olursa olsun, sıradan ve sade insanı bütün yönleriyle edebiyata taşı¬ma¬lıyız.” (Yalçın, 1997:16-17)

“Edebiyatçımızı İstanbul’un entel barları, meyhaneleri ve kahvele¬rinden çıkarma-lıyız. Sigara dumanları içinde, yarı bulanık cinsellik hikâyelerine boğulan sanatçımızı, tertemiz Anadolu havasına taşımalıyız. Çünkü, sanat¬çıyı yaşatan içinden çıktığı toplum-dur. Sanat kozasının oluşturulacağı yerler de, üzerinde yaşadığı toprak¬larla insanlar arasın¬da¬ki sonsuz ve tükenmez ilişkiler bütünüdür.” (Yalçın, 1997:17-18)

Türk toplumunun, özellikle de Türk aydınının birinci görevi; Anadolu’yu tanımak-tır. “Anadolu, Seni Bir Türlü Tanıyamadık” başlıklı denemede bu gerçeğe temas edildiği gibi, başta edebiyat olmak üzere sanatın bütün dallarında eserler veren sanat¬çı-ların belki de en önemli kusurları kendi coğrafyalarını tanıyamamalarıdır. Durum böyle olunca, gerek bizden öncekilerin saçtığı, gerekse bizim Anadolu’da büyük bir heyecanla saçtığımız ışık bizden uzaklaşmıştır. Işıksız ve karanlık bir coğrafyada konuşmak, yazmak, doğruyu ve güzeli eserlerde terennüm etmek de oldukça zorlaşmıştır.

“Anadolu’nun açılan kapılarından süzülen bir ışık olduğumuzu unut¬muşuz. Kulak-la¬¬rı¬mı¬zı tıkayıp gözleri¬mi¬zi kapatarak güzel şeyleri görmek ve güzel besteler duymak için dolaşı¬yo¬ruz.” (Yalçın, 1997: 26)

“Esen bu başka rüzgârlar yüzünden bir türlü kendimizi tanımlaya¬madık. Kavram-la¬rın ve kafaların karıştı¬ğı bir ortamda sağlam bir zemin üzerinde otur¬mayan edebiyatı-mız, büyük eserlerini veremedi. Günübirlik moda düşüncelerin, bir önceki moda düşün-celerle çatıştığı bir ortamda, bir düşünce geleneği oluş¬ma¬dığı gibi bir edebi¬yat geleneği de oluşamaz.” (Yalçın, 1997:27)

Anadolu aydını ve sanatçısındaki bu eksikliğin giderilme yöntemini ise, yine yaza-rın ifadelerin¬den öğren¬mek¬teyiz:

“… edebiyatçımız, yaşadığı toprakları tanımak için bir geziye çıkmalıdır, diyoruz. Olan¬ların tarihini, oldu¬ğu gibi anlamak zorundayız. Ancak böyle yaptığı zaman bazı basit gerçek¬lerin çevresinde ortak ve tartışılmaz karmaşık gerçeklere ulaşacaktır. Sanal gerçeklerin yanıltıcı dünyasından çıkarak kalıcı gerçekleri görecek, yaşayacak ve yazacaktır.” (Yalçın, 1997:28)

Sayın YALÇIN, kitabının sonraki denemelerinde de bu ana düşünceyi açarak geliştir¬mekte¬dir. Özellikle Lidya, Truva, Karya, İonya, Frigya gibi eski Anadolu uygar-lık¬¬ları ve bu uygarlıkla¬rın tem¬sil¬cisi durumundaki eski insanların çıkmazlarını ve kusurla-rı¬nı dile getirirken günümüz Anadolu insa¬nına önemli mesajlar aktarmakta ve uyarılar yapmak¬ta¬dır.

“… insanımızı tanımanın yolu, yaşadığımız toprakları tanımaktan geçer diyoruz. Bizden önceki toplumlar bu topraklarda nasıl yaşamış¬lar¬dır? Hangi sıkıntılarla karşılaş-mış ve bunların çözümü için ne gibi düşün¬ce¬ler geliştir¬mişlerdir? Bütün bunları öğren-mek ve bilmek zorundayız.” (Yalçın, 1997:45)

“Aydınlarımızın bir kısmı da bizim Anadolu’da en eski dönemler¬den beri yaşayan insanların devamı olduğumuzu ve onların kültürel değerlerini taşıdığımız düşünüyorlar. Batı medeniyetinin kökleri Anadolu toprak¬la¬rına kadar geldiğine göre, biz de bu köklerle bir ilişki içinde oldu¬ğu¬muzu söyleyerek Batı’ya yakınlaşabiliriz, düşüncesini öne sürüyorlar.” (Yalçın, 1997:46)

Kimi aydınlar vardır ki, Türklerin Anadolu’ya bir uygarlık getirmediğini, belli bir sos¬yal, ticarî ve kültürel sistemimizin bulunmadığını, her şeyin en iyisinin ve en doğrusu¬nun bizim dışımızda oluşturulduğunu iddia et¬mek¬¬tedirler. Ayrıca, bu kimi aydınlar; Türk toplu¬mu¬nun eski Anadolu uygarlıklarının mirasyedisi olduğunu da söylemektedirler. Sayın YALÇIN, bu tür iddia ve yorumların ne kadar yanlış olduğunu deneme üslubu içinde ve bilimsel gerçeklere de uygun biçimde kitabında vurgulamaktadır. Özellikle, Türklerin Ana¬dolu coğrafyasında oluşturduğu “kışla”, “kervansaray”, “bedesten” ve “hastahane” (=darüşşifa = şifahane) lere dikkatleri çek¬mek suretiyle 10 ncu ve 11 nci yüzyıldan itibaren kamu hayatına ve ticarete getirilen düzen ve güvenlik sistemi hakkın¬da etkileyici bilgiler vermek¬tedir. “Anadolu ile Barışmak” başlıklı denemesinde Sayın YALÇIN’ın konuyla ilgili şu tes¬pit¬le¬rinin altını çizmek¬te de büyük yarar bulunmak¬tadır:

“Her kırk kilometre mesafedeki kışlalar ve kervansaraylar, Ana¬do¬lu’yu vatan ya-pa¬rak her karışını kulla¬nan anlayışın ve yüksek düşüncenin kaynağıdır. Bu kervansaray¬ların çevresinde ve kışlalarda yaşayan insan¬la¬rın Anadolu düzlüklerini yağmalardan, talanlardan ve düşman saldırıla¬rından koruduğunu bilmeliyiz. Kırsalı temizlenmiş bir Anadolu’nun kentle¬rinin de temizlendiğini bilmeliyiz. Bunu, bizden önce bu topraklar¬da ger¬çek¬leştirenler yine biziz. Anadolu’nun bütün eski kentlerinde iç ve dış kale duvarla¬rı¬nın 11. yüzyıldan sonra kullanıl¬ma¬masının nedeni işte bu örgütlenmedir. Günümüz aydı¬nının Anadolu’da güvenliği sağlamakta düştüğü sıkıntı¬nın sebebi; işte belleğimizdeki bu bilgileri, dipsiz karanlık¬lara göm¬me¬mizdir. Yaşadığımız toprağı, aydınımızın bilmesi ve geleceği¬ni ona göre düzenlemesi der¬ken bunu kastediyoruz.” (Yalçın, 1997:103-104)

“On birinci yüzyıldan itibaren geçmişimizle hesaplaşmalıyız. O kervan¬sarayları niçin yaptığımızı, niçin bir sanat eseri gibi bezediğimizi ve niçin bugün kaderine terk ettiğimizi bilmeliyiz.” (Yalçın, 1997:106)

Aynı düşünceler doğrultusunda Sayın YALÇIN, “Anadolu ile Barışmak II” baş¬lık-lı dene¬mesinde ise Vakıf (= Koruk) sisteminin varlığından bahsetmekte; vakıf sistemi¬nin Türk sosyal ve ekonomik hayatındaki önemli görev ve işlevlerini idrak edemeyen gü¬nü-müz aydın¬la¬rına yapıcı eleşti¬riler yöneltmektedir:

“Bizden sonrakiler de yararlansın diye yazılan vakıfnameler konuşabi¬lir. Eğer, gerek¬siz fazlalık diye yakılmamışsa, rutubetli odalarda çürümemişse, kutsal dinî yazılar sayılıp anlaşılmıyor diye gömülmemişse veya yakılmamış¬sa…” (Yalçın, 1997:109)

“Hastahanelerin, bedestenlerin, kervansarayların, kapalıçarşıların elbette dili yoktur. Onların anlattıkla¬rı¬nı anlamamak için ancak sağır ve dilsiz olmak gerekir. Hasta-ha¬neler; insanların dil, din ve ırk ayırmadan, düş¬man ve dost ayırmadan iyileştirildiği kurumlardır. Bilimsel araştırma merkezleridir. Geldiğimizde, biz böyle ku¬rum¬lar bulma-mış¬tık. Geldiği¬miz¬de, Yunus’unki gibi sözler bulmamıştık. Onları Anadolu’ya biz getir¬dik.” (Yalçın, 1997:114)

Anadolu Ezgisi’nde temas edeceğimiz bir diğer deneme ise, “Yârenlerimiz Yarınlarımız¬dır” başlığını taşımaktadır. Sayın YALÇIN, burada müzelik duruma düş-müş sosyal kurum Yâren’in geçmişteki yardımlaşma ve dayanışma ile ilgili sosyal işlevlerine temas etmekle kalmayıp, günümüz insanında bulunması gereken ulusal ve evrensel boyut¬ta¬ki meziyetlerinin üzerinde de durmaktadır. Türk kültüründen yansıma (özellikle Çankırı yöre¬si¬ne özgü) Yâren Kurumu ve yârenlerin, ruh anla¬yışı ve hayata bakış tarzıyla ilgili olduk¬ça önemli bilgiler sunmaktadır. 21. yüzyıl insanının güvenli ve mutlu geleceğinin teminatı olarak görülen Yâren; Sayın YALÇIN’ın ifadelerinde şöyle yansımaktadır:

“Yâren, aynı zamanda bizim ruh disiplinimizin Anadolu’da çelik¬leş¬tiği ve insan¬ların birbirlerine ‘taşları kurşunla kenetlenmiş duvarlar gibi saf bağladıkları’ bir yaşayış biçimimizdir.” (Yalçın, 1997:118)

“Yâren, bizim yarınlarımızdır. Çünkü, bizim kendimize özgü bir an¬laş¬ma ve yaşama biçimimiz olacaksa, onun kaynağı yine bizim sosyal psikolojimizin eseri olan Yâren’dir. Yani, biz oyuz ve o bizim ta kendimiz¬dir.” (Yalçın, 1997: 119)

“Ey Yâren Meclisi! Sen bizim dünümüzdün; ama, şimdi bugünü¬müz ve yarınımız olmalısın. Yiğitliğin, dürüstlüğün, inanmışlığın, çalışkan¬lığın, hakkına razı olmanın yıkılmaz kalesi olarak sen bize bugün ve yarın gereklisin.” (Yalçın, 1997:123)

Anadolu Ezgisi, zevkle ve heyecanla okunan, sosyal ve kültürel mesajlarla yüklü bir kitap. Bu kitabı, Türk okuyucusunun yararına sunan Prof. Dr. Sayın Alemdar YAL-ÇIN’ı ve Günce Yayınları’nın değerli yönetici¬lerini içtenlikle tebrik ederim. Ayrıca, top-lum¬ların ve ülkelerin rekabet hâlinde bulunduğu ve güç gösterme yarışına katıldığı 21nci yüzyıla girdi¬ğimiz bir ortamda içeriği zengin bu tür yayınların Türk okuyucusuna daha çok ulaşması ve ulaştırıl¬ma¬sının da ayrı bir gereklilik olduğunu belirtirim. Anadolu Ezgisi’nden alınma aşağıdaki tes¬pit¬le, tanıtım yazımı bitirmek, en doğru yöntem olacak-tır:

“Adem’in kovulduğu cennet, Yakup’un gökyüzüne yükseldiği taş, bu topraklar üzerin¬de¬dir. Meryem, burada yaşamış; yüz yıllık uykular bu topraklar¬da uyunmuştur. Bütün bu inanış ve tütsülerin arasından kendi yolumuzu bulmalıyız. Tıpkı düşmanlarının arasından, dinî şarkılar okuya¬rak geçen inanmış insanlar gibi.” (Yalçın, 1997:136)