Kaizen Masaaki İmai

Japon yönetiminin başlı başına en önemli kavramı ve Japonya’nın rekabetteki başarısının anahtarı olan Kaizen stratejisinin tanımı, kapsamı, uygulama aşamaları ve örneklerle başarılı uygulama alanlarından bahsedilmektedir.

Kaizen iyileştirme demektir. Kitapta Kaizen ; üst yönetim, müdürler, ve çalışanlarında dahil olmak üzere herkesi kapsayan sürekli iyileştirme olarak tanımlanmıştır. Kaizen kavramı, Batılıların ve Japonların yönetim yaklaşımlarının farklılıklarını ortaya koyar. Değişimin Japonya’da nasıl anlaşıldığı ve Batı’da nasıl görüldüğü arasındaki temel fark Kaizen olarak tanımlanabilir. Japon yöneticileri kendileri için doğal ve anlaşılır bir kavram olan Kaizen’e hükmettiklerini çoğu zaman fark etmezler. Kaizen kavramı, Japonya’da şirketlerin neden uzun süre değişmeden kalamadıklarını açıklar.

Toplam Kalite Kontrol (TKK) ve Şirket Çapında kalite Kontrol (ŞÇKK) kavramları Japon şirketlerinin sürece öncelik veren bir düşünce tarzı oluşturmasına ve organizasyon hiyerarşisinin her düzeyindekilerin katılımıyla sürekli iyileştirmeyi sağlayan stratejiler geliştirmesine yardımcı olmuştur. Şirketin herhangi bir biriminde herhangi bir gelişmenin olmadığı tek bir gün bile geçirilmemelidir. Yazar, Kaizen stratejisinin verdiği mesajı bu şekilde özetliyor.

İyileştirme, Kaizen ve yenilik olarak ikiye ayrılabilir. Kaizen sürekli çabaların sonucunda mevcut durumda görülen küçük çapta iyileştirmeleri anlatır. Yenilik ise, yeni teknolojiye ve araçlara yapılan büyük yatırımlar sonucu mevcut durumun köklü bir şekilde değiştirilmesidir.

En kötü şirketler, mevcut durumu koruma faaliyetleri dışında hiçbir işlem yapmayan, yani hiçbir Kaizen veya yenilik girişiminde bulunmayan, değişiklerin ancak pazar koşulları ve rekabet ile yönetimin zorlandığı zaman ele alındığı, yönetimin nereye gittiğini bilmediği şirketler olarak tanımlanıyor. Kaizen, işletmede yer alan herkesin katılımını gerektiren sürekli bir süreç olduğu için, hiyerarşideki herkes faaliyeti sırasında Kaizen ile iç içedir.

Kitapta, iyileştirme için başlangıç noktasının, iyileştirmeye olan ihtiyacın fark edilmesi olarak belirtilmiştir. İhtiyaç bir problemin fark edilmesi ile ortaya çıkar. Fark edilen bir problem yoksa, iyileştirmeye de ihtiyaç yoktur. Mevcut durum ile yetinmek Kaizen’in düşmanıdır. Dolayısıyla Kaizen problemlerin bilincinde olmayı öngörür.

Kaizen, sürece öncelik tanıyan bir yönetim tarzını esas alır, çünkü sonuçların daha iyi olabilmesi için önce süreçlerin iyileştirilmesi gerekir. Kaizen insana öncelik verir ve kişilerin çabalarına yöneliktir. Bu anlayış Batılı yöneticilerin sonuca öncelik veren düşünce tarzıyla tamamen çelişmektedir.

Yöneticinin rolüne baktığımızda, destekleyici ve teşvik edici rolün süreçlerin iyileştirilmesine yöneldiğini, kontrol edici rolün ise sonuca yöneldiğini görürüz. Kaizen kavramı yönetimin, kişilerin süreçleri iyileştirme çabalarını destekleyici ve teşvik edici rolünü vurgular. Yönetim, bir yandan süreç öncelikli kriterler geliştirmek durumundadır; diğer yandan kontrole dayalı rolü ile de sadece performansa ya da sonuç öncelikli kritere bakar.

Kaizen’in güzel yanlarından biri de, karmaşık bir teknik gerektirmeyişidir. Kaizen’i uygulayabilmek için, sadece kalite kontrolünün yedi aracı gibi (Pareto diyagramları, sebep-sonuç diyagramları, histogramlar, kontrol noktaları, serpme diyagramları, grafikler ve kontrol tabloları) basit tekniklere ihtiyaç vardır. Çoğu kez gereken tek unsur sağduyudur. Yenilik ise genellikle karmaşık bir teknoloji ve büyük yatırım gerektirecektir.

Kaizen, küçük ve sürekli değişimleri besleyen verimli bir fidelik, yenilik ise; ara sıra ani patlamayla ortaya çıkan magma gibidir. Kaizen ile yenilik arasında büyük bir fark; Kaizen’in gerçekleştirilmesi için büyük yatırımlara ihtiyaç duyulmamasına karşılık, sürekli bir çabayı ve işe adanmayı gerektirmesidir. Bu iki zıt kavram arasındaki fark, merdiven ile yokuş arasındaki farka benzetilebilir. Yenilik sonucu oluşturulan bir sistem, onu öncelikle korumak ve sonra da geliştirmek için kesintisiz bir çaba gösterilmediğinde, sürekli olarak gerileyecektir.

Bütün sistemler, bir kez kurulduktan sonra gerileme eğilimindedir. Bir organizasyon, yapısını bir kez oluşturduktan sonra gerilemeye başlar. Bir başka deyişle, mevcut durumun korunması için sürekli bir iyileştirme çabası gereklidir.

Bu çaba gösterilmediği taktirde, gerileme kaçınılmazdır. Bu yüzden bir yenilik, devrim denecek bir performans standardına ulaştığında, eğer bu standart sürekli çabalarla geliştirilmezse, erişilen yeni performans düzeyi düşecektir. Bunun için, bir yeniliğin doruk noktasına ulaşıldığında, ulaşılan düzey bir dizi Kaizen çalışması ile korunmalı ve iyileştirilmelidir.

Yenilik bir kısa süreçli bir faaliyetidir. Etkileri yoğun rekabet ve standartların erozyonu sonucunda azalırken, Kaizen sürekli gayretlerin biriken etkisiyle yıllar geçtikçe gelişme eğilimi gösterecektir. Standartlar sadece mevcut durumun korunmasına yönelik olduğu ve ulaşılan performans düzeyi kabul edilebilir görüldüğü sürece daha iyiye yönelme çabaları da azalır.

Bu kitap aynı zamanda Japon şirketlerinin uluslararası rekabetinde Kaizen’in oynadığı önemli bir rolü de açıklamaktadır. Temel olarak, iki tür şirket vardır; Kaizen’i onaylayanlar ve onaylamayanlar. Pek çok Japon şirketi Kaizen’le başarıya ulaşırken, Batılı yöneticiler Kaizen’in sağladığı büyük rekabet fırsatlarını fark etmekte geç kaldılar. Bunun bir nedeni kimsenin onlara Kaizen stratejisini ve kazanımlarını açıklamamış olmasıdır. Bir diğer neden de, Kaizen stratejisinin halen gelişmekte olmasıdır. Günümüzde Japon şirketleri Kaizen’le otuz yıllık tecrübeye ulaşmıştır ve kaizen stratejisi, artık her şirketin anlayabileceği şekle gelmiştir.

Uzun Beyaz Bulut Buket Uzuner

”Uzun Beyaz Bulut-GELİBOLU ”; Çanakkale savaşlarında ölen büyük dedesinin kayıp mezarını aramak için Gelibolu’ya gelen Yeni Zelandalı genç bir kadın ve Çanakkale’de Millî Parkta bastonuyla dolaşan Türk Ninenin akıllara durgunluk veren seksen beş yıllık sırrını, savaşın gizemini ve düşmanlığın ötesinde birleştirme mucizesini anlatmaktadır.
Roman kahramanlarından Beyaz Hala, zamanında ancak üç yıl olan ilkokuldan mezun olmasına karşılık ” bilgelik ”, anne olmayışına karşın ” analık ”, savaşmamış olmasına karşın ” kahramanlık ” ve kadılık yapmamasına karşın ” adillik ” gibi yüksek insani değerlere sahip Gazi Alican Taylor’un kızıdır.
Victoria Taylor, Yeni Zelanda dan, Alistair John Taylor’un torun çocuğudur. Onun ölmediğine hayatları boyunca inanmış, yakınlarının ellerinde bulunan mektupları ile ümitlenmiş ve Türkiye’ye onunla ilgili bilgi almak için Beyaz Hala ile görüşmeye gelmiş yabancı bir kadındır.
Ali Osman, İstanbul’un iyi bir ailesine mensup; okumuş, yabancı dil bilen, fakülte mezunu genç bir delikanlıdır.
Meryem, Beyaz Halanın annesi; sünnetçi bir babanın yanında ona yardım eden, babasının mesleğinden dolayı kendisine erkeklerce fazla ilgi duyulmayan bir kadındır.
Alistair John Taylor, İngiltere ve Kral’a karşı bağlılığını göstermek maksadıyla, Büyük Britanya İmparatorluğu adına Yeni Zelanda’dan savaşmak üzere önce Mısır’a, oradan da bir süre sonra Çanakkale cephesine gönderilmiş bir askerdir.
Olay, Gelibolu Ece yaylası köyünde geçmektedir. Yeni Zelandalı Victoria edindiği bilgilerle bu köye gelir. Niyeti kendindeki bilgilerin doğruluğunu kanıtlamaktır. Beyaz Hala, görüşmek istediği tek insandır. Fakat bu yaşlı kadın inatçı ve görüşmeye yanaşmamaktadır. Araya köy muhtarının girmesiyle Victoria ile tanışırlar. Gün geçtikçe bir birlerine kaynaşırlar, birbirlerini de anlamaya başlarlar. Ellerinde savaş döneminden kalma, Ali Osman ve Alistair’e ait mektuplar vardır. Bu mektuplar savaş dönemini, o gün yaşanan zorlukları dile getirmektedir. Duygu yüklüdür. Okundukça Victoria’nın içi ezilir. Bu güne kadar yalnızca kendi ülkesinin insanlarının çektiği acılar ve çilelerden oluşan Gelibolu resmine, şimdi karşı taraftan ilk defa kişiselleşmiş bir insan hikâyesi katılmıştır. Ali Osman Beyin genç heyecanına karşın saflığı da onda anaç duygular uyandırmıştır. Ali Osman Beyin mektubunun yanında dedesinin piposunu görmesi Victoria’nın dedesi ile ilgili bilgi edinebileceğine dair umutlarını daha da artırmıştır.
Victorıa’nın geçmişi ile ilgili aşırı duyarlılığını hissetmeğe başlayan Beyaz Hala, sırrını ona açıklamaya kara vererek geçmişteki olayları ona anlatmaya başlar: ” Er Alistair savaş alanında , nereye koştuğunu bilmeden koşup dururken, kafasının tam ortasına saplanacak bir Türk kurşunundan son anda kurtulmuş, yere düşmüştür. Önce yaralandığını sanmış kendisini kontrol etmiştir. Yaralanmadığını görünce mutlu olur, yakınından bir inilti işitir. Ayağına takılan bir yaralı vardır. Türk subayı Ali Osman Beydir. Ona yardım etmeye çalışır. Su ve yiyecek verir. Ali Osman bu durumdan dolayı mutludur. Cebinden annesine yazmış olduğu mektupları çıkarır ve onları ailesine ulaştırmasını ister. Alistair yakın arkadaşı ölecek kadar üzgündür. Ali Osman Bey sonra ölür. Alistair kendisini toparlamaya çalışır. Üzerindeki üniformasını değiştirir. Kararını vermiştir. Eskiden yaşadığı hiçbir şeyi artık yaşamayacaktır. Ali Osman Beyin mezarı başında günlerce bekler, bitkindir. Onu sünnetçi Hasan’ın kızı bulur, köyüne götürür, konuşamaz haldedir. Sonra ona bakar ve onu sever, evlenirler. İki çocukları olur. Birisinin adı Beyaz, diğeri ise Ali’dir.”
Tüm bu açıklama Victoria’yı şaşırtmış, şaşkınlığı bir müddet sonra mutluluğa dönüşmüştür. Olayın tüm dünyaya açıklanmasını Beyaz Haladan ister. Beyaz Hala da babasının kendisine söylediği şu sözlerini Victoria’ya iletir. ” Bak kızım, ben çok acı çektim. Fakat öğrendim ki insan kanının milliyeti yoktur. İnsan kanı kırmızıdır. Allah bana yardım etti, iki melekle ikinci hayat şansını yolladı. Meleklerden biri annen Meryem, öbürü Ali Osman Bey şeklinde göründü bana. Ama herkesin böyle şansı olmaz bu dünyada!”
Beyaz Hala, Victoria’dan tüm anlatılanların kendi aralarında bir sır olarak kalmasını, açıklamanın yarar sağlamayacağını söyler.
Beyaz Hala ve yeğenlerinin de olaydan haberi vardır. Victoria ile birlikte Ece Yaylası köy mezarlığına giderler. İki mezarın başında dururlar mezar taşlarında ” Gazi Çavuş Alican Taylor ve Mülâzım Ali Osman Bey” yazmaktadır. Bu manzara Victoria’yı çok etkiler, sırrın ebediyen kalıcı olmasın ikna olur.
Sonuç olarak bu kitap; Homeros’tan, Fatih Sultan Mehmet’e, Fatih Sultan Mehmet’ten Mustafa Kemal Atatürk’e ve Mustafa Kemal Atatürk’ten günümüze kadar uzanan Doğu-Batı çatışmasını ve bu çatışmanın eksenindeki insanın evrensel özelliklerini Gelibolu’nun tanıklığında, destansı bir dille anlatmıştır.

Balkan Savaşı İbrahim Artuç

İbrahim ARTUÇ tarafından hazırlanan bu kitapta, hepimizin “Balkan Savaşı” denince “O yarayı açma” dediğimiz ve neredeyse her Türk ocağından bir can alan “Balkan Bozgununun” öyküsü, bir ay gibi kısa bir sürede tüm Rumeli’mizi kaybedişimizin nedenleri ile aynı zamanda Rumeli’nden ana vatana göç eden Türklerin yazgıları, ders almamız açısından, belgelere dayalı olarak ortaya konulmaktadır.

Kitapta öncelikle; yirminci yüzyılın başlarında, yani 1910’larda, bir ayağı Adriyatik Denizinde, bir ayağı Yemen’de, bir eli GİRİT’te, diğeri Basra Körfezinde olan, üç kıtaya yayılmış Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde bulunduğu zorluklar vurgulanmaktadır. İmparatorluğu oluşturan değişik milletler, değişik dinlerden kurulu toplumlar, bağımsızlık istiyorlardı. Devlete karşı silahlı ayaklanmalara girişiyorlardı. Traplusgarp nedeniyle İtalyanlarla savaşırken Arnavutluk isyanı, o bitmeden Arabistan’da İmam Yahya ayaklanması, arkasından Makedonya Bulgar gizli ihtilal komitelerinin faaliyetleri yoğunlaşmaya başlıyordu. Yüzyıllardır beraber yaşayan, Bulgar’ı, Sırb’ı, Yunan’ı, Arnavut’u ve Türk’ü birbirine girmeye başlamıştı.

Bunlara karşılık Osmanlı yönetimi, otoritesini ve güvenilirliğini kaybetmiş, 1908 de kurulan mecliste, 60 Arap, 25 Arnavut, 23 Rum, 12 Ermeni, 5 Yahudi, 4 Bulgar, 3 Sırp, 1 Ulah olmak üzere toplam 133 çeşitli milletlere mensup milletvekili ve 127 de Türk milletvekili bulunuyordu. Bu durum yönetime olumlu katkı sağlayamıyorlardı. Meşrutiyet aleyhtarı faaliyetler yoğunlaşıyordu. Şeriat taraftarları, 13 NİSAN 1909 da (eski tarihle 31 Martta) ayaklanarak hükümeti düşürüyor ve yeni hükümeti kuruyorlardı. “İttihat ve Terakki Cemiyeti”, zor elde edilen meşrutiyet yönetimini tekrar tesis etmek maksadıyla, Selanik’te bulunan bir Tümen gücünde ”Harekat Ordusu“ ile İstanbul’a intikal ediyor, ayaklanmayı bastırıyorlar ve yönetimi tekrar kontrol altına alıyorlardı. Yani Osmanlı devletini saran alev çemberi yavaş yavaş daralırken, içerde de iktidar mücadeleleri nedeniyle otorite boşluğu, bu ateşi daha da körüklemekteydi.

Yüzyıllar süren Osmanlı egemenliğinden daha dün kurtulup, ayrı devletlerini kuran küçük Balkan milletleri, yalnız başlarına Osmanlı Devleti ile başa çıkamayacakları bilinciyle ve Rusya’nın da desteğiyle kendi aralarında gizli gizli anlaşarak “Hasta Adamın” ölümünü hızlandırmayı amaçlıyorlardı.

Balkan Devletleri birbirleriyle anlaşırken, Babıâli gözleri görmeyen, kulakları duymayan bir ama gibi, beliren tehdidin farkına varamıyorlardı. Dışİşleri Bakanı Noradunkyan “Bulgar Devletinin Osmanlı Devleti’ne saldırmayacaklarına dair, Yüce Meclise teminat veririm” diyor. Başbakan Sait Paşa “Balkan Hükümetleriyle ilişkilerimiz en iyi şekilde yürümektedir” ifadesini kullanıyor ve Yunanistan Kralı Venizelos ve Rus Dışişleri Bakanı Sazanof’a övgüler yağdırıyordu. Avrupa’da Le Tamps gazetesi, Bulgar-Sırp gizli anlaşmalarını kamuoyuna duyuruyordu. Fakat Osmanlı yönetiminin hale büyüyen tehdidin farkına varamayarak, eğitimli ve son tertip 120 bin yedek Nizamiye ve Redif askeri terhis ediyor, bu yetmezmiş gibi Genelkurmay Başkanı Ahmet İzzet Paşa komutasında 35 taburluk usta erlerden oluşan hatırı sayılır bir kuvveti, Yemen isyanını bastırmak için uzaklara gönderiliyordu. Babıâli Hükümeti; yaklaşan kış nedeniyle artık savaş tehlikesinin atlatıldığını düşündüğü 30 Eylül 1912 tarihinde, Balkanlıların birbiri peşine seferberlik ilan ettiklerini hayretle öğreniyordu. Artık saç kesilmiş, kel görülmüştü. Osmanlı Hükümetimde seferberlik ilan ediyor ancak Balkan devletlerini kışkırtmamak ve barışçı niyetini göstermek için seferberliğin sadece Rumeli ve Batı Anadolu’da uygulanmasına karar veriyordu. Oysa Balkanlılar 4 ay önceden gizli anlaşmalarını yapmış ve savaş hazırlıklarını olanca güçleriyle tamamlamışlardı. Nihayet Balkanlardaki ateşi, 2 Ekim 1912’de Karadağ tutuşturuyordu.

Babıâli’nin ayakları yavaş yavaş suya değiyordu. Büyük devletler engel oluyorlar, Balkanlılar Osmanlıya saldırmaya korkuyorlar, “Kış yaklaştı böyle bir mevsimde savaş olmaz” savlarının, bir yanılgıdan başka bir şey olmadığı ortaya çıkıyordu.

Yunanlılar “Megalo İdea”’yı, Bulgarlar dokuzuncu yüzyılda kurdukları “Büyük Bulgaristan’ı”, Sırplar on dördüncü yüzyılda kurdukları “Sırp İmparatorluğu’nu”, Karadağlılar ise güneye doğru büyüme isteklerini gerçekleştirmek için doğan fırsatı değerlendirme heves ve arzusuna kapılıyorlardı.

Osmanlı Hükümeti, daha seferberliğini tamamlamadan 16 Ekim 1912 sabahı İstanbul’daki Bulgar ve Sırp Maslahatgüzarlığına verilen bir nota ile Bulgaristan ve Sırbistan’a harp ilan ediyor, Yunanistan’ı harbin dışında tutmak manevrasıyla, bu ülkeye savaş ilan etmiyordu.

Evet, Osmanlı Hükümeti 16 Ekim 1912’de harp ilan etmekte, ancak ordusunun son tertip 120 Askerini terhis etmiş, 35 taburunu başında Gnkur. Bşk. olmak üzere Yemen’e göndermiş, İtalyanların İzmir’e çıkarma ihtimaline karşı Balkanlardaki kuvvetlerinin bir kısmını İzmir’e intikal ettirmiş, seferberliğini tamamlayamamış, silahlı kuvvetlerini bir salgın hastalık gibi saran “Mektepli”, “Alaylı”, “Redif”, “Zadegan”, “Kurmay” subay çekişmelerini giderememiş, ordunun silah ve teçhizattaki eksikliklerini tamamlayamamış, yeterli eğitim ve tatbikat yaptırılamamıştı. Bu şartlarda Osmanlı Silahlı Kuvvetleri Balkanlarda, Doğu Ordusu ve Batı Ordusu halinde tertiplenmişti. Her iki ordu da sefer mevcudunun çok altında muharebeye gireceklerdi. (Doğu Ordusunun sefer kadrosu 478.848, mevcudu 115.000, Batı Ordusunun sefer kadrosu 418.899, mevcudu 188.000 dir.)

2. Doğu Cephesi :

Başkomutan Vekili Nazım Paşa başta olmak üzere, bir kısım bakanların katılımıyla, Bulgar ordusunun seferberlik ve yığınaklanmasına vakit bırakmadan hemen taarruza geçilmesine karar verildi. Oysa ki Bulgar Ordusuher türlü hazırlığını tamamlamıştı. Hazırlığını bitiremeyen ise Osmanlı Ordusuydu. Bulgarlar 18 Ekim 1912’de birinci ve ikinci Bulgar Ordu’ları Edirne doğrultusunda hududu geçerek, Üçüncü Ordu ise Istranca Dağları’nı aşmak üzere ileri harekata başlamışlardı. 22 Ekim 1912’de Türk Doğu Ordusu da 1,2 ve 4ncü Kor. ile Kırıkkale istikametinde kuzeye, 3ncü Kor ile Bulgar ordusunu kuşatmak maksadıyla, batı istikametinde taarruza başlamışlardı. 23 Ekim 1912 sabahı, öncü birliklerin arasında savaşın başladığı anda, 3ncü Kor. bölgesinde Afyon Redif Tümeni askerleri paniğe kapılıyor ve kaçmaya başlıyorlardı. Bu durum geriden gelen Nizamiye birliklerini de etkiliyor, birliklerin büyük kısmı düzensiz olarak daha muharebeye başlamadan çekilmeye başlıyordu. Diğer Kor. bölgelerinde de gelişmelerin pek iç açıcı olmadığını değerlendiren Ordu Komutanı Lüleburgaz hattına çekilme emrini veriyordu. Bulgarlar kuşkularını giderdikten sonra, Türklerin yerini öğrenmek maksadıyla keşif birlikleri ileri harekata başlamıştı.

Bu arada Başkomutan Vekili Nazım Paşa ile Doğu Ordu K.nı arasında yeni savunma hattının Lüleburgaz mı olsun, Çorlu doğusu mu olsun tartışması yaşanmış ve tahkimat için kaybedilen üç günden sonra Lüleburgaz’da savunmaya karar verilmiş ve iki ordu halinde tertiplenilmişti. 28 Ekim–2 Kasım 1912 tarihleri arasında icra edilen muharebelerde, kuzeyde Türklerin, güneyde Bulgarların harekatı gelişmişti. Güneydeki Birinci Ordu’nun Birinci Kor. bölgesindeki Uşak Redif Tümeni’nin bozgun halinde çekilmeye başlaması nedeniyle, Birinci Ordu Komutanı, kuzeydeki 2 nci Ordu’nun Pınarhisar istikametindeki gelişen taarruzlarından habersiz olarak geri çekilme emri veriyordu. Başkomutan Vekili Nazım Paşa’da durum değerlendirerek, 2 nci Ordu’nun kuşatılmasını önlemek maksadıyla, her iki ordunun da Çatalca hattına çekilmesini emrediyordu. Ordu çekilme harekatı icra etmiyor, korkunç bir sel gibi geriye doğru kaçıyordu.

Başkomutan Vekili Nazım Paşa, tüm Çatalca Ordusunun emir komutasını alıyor ve cepheden çekilenler ile Anadolu’dan gelenleri yeniden teşkilatlandırarak, bu hatta tertipliyordu. Artık bu son şans idi. Ya İstanbul düşecek, ya İstanbul kurtulacaktı.

Bulgarlar, 17 Kasım 1912 tarihinde tekrar taarruza başlanmıştı. Ancak bu defa karşılarında, toprağa tırnaklarıyla yapışmış, her ne olursa olsun buradan geri çekilmeyeceğine inanmış Türk ordusunu karşısında bulmuştu. 3 Aralık 1912’ye kadar iki tarafta, karşılıklı mücadeleyle birlikte kolera ve dizanteri salgınıyla uğraşmışlar ve bu tarihte ateşkes imzalamışlardı.

3. Batı Cephesi :

Seferberliğin ilanından sonra Batı Ordusu K.lığına atanan Ali Rıza Paşa 8 Ekim 1912 tarihinde Selanik’e ulaştığında, Karadağ’ın harp ilanı ile karşılaşmıştı. Türk Batı Ordusu büyük kısmıyla Kocana, Kumanova, Üsküp, Manastır bölgelerinde yığınak yapmış, kalan kısmı tali cephelere dağılmış durumdaydı. Plan gereği önce Sırp kuvvetlerine taarruz edilecek onlar ezilecek, müteakiben Yunan kuvvetleri üzerine yürünecekti. 8 Ekim 1912’de başlayan Karadağ Ordusunun taarruzları amacına kavuşmamış, verdiği ağır kayıplar nedeniyle çok güçsüz duruma düşmüştü. 18 Ekim 1912 tarihinde Sırp orduları ileri harekata başladılar. Muharebe, 22 Ekim 1912’de Osmanlı Batı Vardar Ordusunun taarruzlarıyla başladı. Sırplar başlangıçta büyük kayıp verdiler. Türk ordusunun taarruzlarının başarıya ulaştığı bir sırada, 23/24 Ekim 1912 gecesi Redif’lerin yağmur nedeniyle ayrıldıkları mevzilerin kapatılamaması nedeniyle, “Kumanova Muharebesi” yenilgiyle sonuçlandı. Geri çekilen Türk birlikleri Üsküp-Köprülü hattında savunmaya geçti, burada da tutunamayınca Kırçaova-Manastır hattına çekilindi. 16-18 Ekim 1912 tarihlerinde icra edilen “Manastır Muharebesi’nde” de yenilen Batı Ordusu Arnavutluk dağlarına doğru çekildi. Bu arada Sırp-Bulgar karma ordusunda Selanik istikametinde ileri harekatına devam ediyordu.

Tesalya bölgesine yığınak yapan Yunan Ordusu, 18 Ekim 1912’de sınırı geçmişti. “Yenice Muharebeleri’nde” yenilen Osmanlı kuvvetleri Selanik bölgesine çekilmişti. Vardar kıyısında savunmayı göze alamayan, Hasan Tahsin Paşa 40.000 kişiye yaklaşan kuvveti ve bütün silah, araç ve gereçlerini 9 Kasım 1912’de Yunanlılara teslim ediyordu. Öte yandan Epir cephesinde, Yanya Kolordusu başarıyla harekatı icra etmiş ancak 6 aya yakın mücadeleden sonra son kurşununu da atıp ve son lokmasını da tüketip 6 Mart 1913’de teslim olmuştu. Rumeli’de son silah seslerinin duyulduğu İşkodra’da 27 Nisan 1913 günü sabahı teslim olmuştu.

Süleyman Paşa’nın liderliğinde 1354’de iki sal dolusu bir avuç kahramanla Gelibolu kıyılarında başlayan Avrupa’daki Türk yayılması, Viyana’ya kadar ulaştıktan sonra, yine başladığı yere dönmüş oluyordu. 558 yıl süren bu hakimiyet artık son buluyordu. Ancak İttihat ve Terakki’nin ileri gelenleri bunu kabullenemeyerek, 23 Ocak 1913 tarihinde “Babıâli Baskını” ile yönetimi ele geçirmişti. Yeni hükümet, Edirne’yi kurtarmak için Şarköy bölgesine 10ncu Kor. ile çıkarma yapılmasını ve Gelibolu’da bulunan Mürettep Kor. ile koordineli olarak Edirne istikametinde taarruz edilmesini planlıyordu. Ancak bundan da sonuç alınamadı ve Edirne halkı ile Şükrü Paşa komutasındaki kahraman Türk askerleri, son lokmasını yiyerek ve son kurşununu da atarak 26 Mart 1913’de teslim oluyordu.

4.Edirne’nin Kurtuluşu :

Osmanlı Devletine karşı birleşen Balkanlılar, artık miras kavgasına tutuşmuş, birbirlerinin üzerine atılmışlardı. Balkan Savaşı’nın bitiminden 2,5 ay sonra, yani 29 Haziran 1913’de tekrar top sesleri duyulmaya başlamıştı. Balkan Savaşı’na öncülük eden Bulgarlar, savaştan önce Sırplarla toprak bölüşülmesi konusunda temelde anlaşmışlar, anlaşamadıkları yerler için Rus Çar’ının hakemliğini kabullenmişlerdi. Ancak Yunanlılarla bir anlaşmaya varamamışlardı. Bulgarlar, Doğu Makedonya’daki bazı toprakları istiyordu. Yunanlılar, Bulgarların çok yer aldıklarını, İstanbul yolunu kapattıklarını ileri sürüyor, Sırplar ise kendi paylarına düşeceğini umdukları bir kısım toprakları elde edemediklerini ifade ediyorlardı. Öte yandan Romanya, Bulgaristan’ın büyümesinden rahatsızlık duyuyordu. Böyle bir ortamda Yunanlılar ile Sırplar anlaşıyor, bu birlikteliğe Romanya’da katılıyordu.

Bulgarların, Sırp ve Yunanlılara karşı 29 Haziran 1914 tarihinde baskın tarzında icra ettiği taarruz başarısızlıkla sonuçlanıyor ve Romenler Sofya’ya doğru ilerliyordu. Durumu değerlendiren Osmanlı Devleti, 15 Temmuz1913’de ordunun ileri harekatına karar veriyordu. Ordu Midye-Enez hattında 4 gün bekledikten sonra Avrupalı büyük devletlerin tehdit ve protestolarına aldırmayarak 21 Temmuz 1913’de Kırklareli’ni, bir gün sonra 22 Temmuz 1913’de de Edirne’yi kurtarıyordu. Nihayet, Edirne’nin kurtarılışından bir ay kadar sonra 29 Eylül 1913’de Osmanlı ve Bulgar hükümeti arasında “İstanbul Anlaşması” ile barış sağlandı. Yunanlılarla 14 Kasım 1913 tarihinde Atina’da, Karadağ’la 14 Mart 1914’ de ayrı ayrı anlaşma imzalanarak Balkan savaşının hukuksal yanı tamamlandı.

Sonuç olarak; Balkan Savaşı, Türk tarihinde, benzeri olmayan büyük bir yenilgidir. Hatta yenilginin ötesinde facia ve bir tersyüz oluştur. Bu savaşlardan en karlı çıkan Yunanistan olmuştur. Osmanlı İmparatorluğunun Balkanlardaki dört ili, Selanik, Manastır, Kosova, Yanya, İşkodra’nın bölüşülmesinde;

a. Yunanistan 50 bin kilometrekare toprakla,1.600.000 nüfus,
b. Sırbistan 30 bin kilometrekare toprakla, 1.200.000 nüfus,
c. Bulgaristan 18 bin kilometrekare toprakla , 100.000 nüfus,
d. Karadağ 5 bin kilometrekare toprakla,150.000 nüfus kazanmışlardır.

Bu arada Arnavutluk bağımsızlığına kavuşmuş ve İşkodra içinde olmak üzere kendi topraklarına sahip çıkmıştır.

Balkanlarda post kavgası bitmiş gibi gözüküyordu. Ancak Avusturya-Macaristan ile Rusya’nın, Balkanları kontrol etme mücadelesi olağan hızıyla devam etmekteydi.

Sonuç olarak bu kitap da, siyasete bulaşmış, kendi içinde birlik ve bütünlüğünü muhafaza edememiş, eğitimsiz ve teçhizatsız ordu ile devletin bekası ve milletin geleceğini düşünmeyen, kifayetsiz, yeteneksiz, öngörüsü zayıf devlet adamlarının, ülkeyi ve milleti nasıl karanlığa sürüklediği, belgelerle anlatılmaktadır.